28 Ocak 2024

Altı Çizili Kitap Cümleleri - 28

 


Mutsuz insanın en büyük avuntusudur dua.
-
Marquis de Sade-

Ruhunu sıkı tut dostum, Dağılmasın!
-
Nikos Kazancakis-

Güçlü olmak denen şey, çaresizlikten doğuyor. Işığın, karanlığı beyaza boyaması gibi bir şey... Karanlık olmazsa ışığı hissedemeyiz ki...
-Hüsnü Arkan-


Farkında mısın, bazen hayat çekilmez oluyor, ama içince düzeliyor…
-
İvan Gonçarov-

Pek çok kez parmağımla kendi yaramı deştim, size daha fazla inanmak ve sizi daha fazla tanımak için.
-Halil Cibran-


Aptalı oynayan, ama kraldan daha akıllı olduğunu bilen saray soytarısını taklit etmek ara sıra akıllıcadır. Konuşur, konuşur ve eğlendirir; kimse de onun bir aptaldan başka bir şey olabileceğinden şüphelenmez.
-
Robert Greene-

Bazen yaşamı ciddiye alır gibi oluyordum. Ama ciddi şeyin kendisinin boşluğu çabucak gözüme çarpıyor ve elimden geldiği kadar rolümü oynamaya devam ediyordum.
-Albert Camus-


İnsanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine.
-
Louis Ferdinand Celine-

İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için ey iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.
-Sabahattin Ali-

Bazılarımız anadan doğma savaşçıyızdır. Özgürlüğümüzü korumamız gerek. Benim için siyasi partiler önemli değildir. Nerede bir kötülük görsem ona karşı çıkarım. Parti adlarının bir önemi yoktur. Özgürlüktür önemli olan
-
Anthony Burgess-

 
Her ne kadar tutkulu ve ateşli bir okur olduysam da okumuş olduğum hiçbir kitabı hatırlamıyorum, okumalarım o derece ruh halimdi, rüyalarımdı, daha çok da rüyalarımın tetiklenmesiydi. (+1 Ben de unutmamak için buraya yazıyorum )
-Fernando Pessoa-

"Beni korkutan şeylerle karşılaştığımda, eğer ben başka 1insanı korkutuyar olsaydım kendim daha çok korkardım herhalde diye düşünüp psikolojik olarak ra­hatlıyorum. Senin hiç taşıdığın en korkutucu duyguyu başka birinin zihnine yerleştirdiğin oldu mu?"
-
Kenzaburo Oe-

"Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim" dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda..."
-Oğuz Atay-


Zenginleri sevdiğini açıkca söylemekten hiç utanmayan bir adamın etkisine kapılıp para hırsına teslim olan, kültürü önemsemeyen, tiyatroya, klasik müzik konserine, resim sergisine gitmeyen, kitap okumayan bu gençlerin, sanatın insana verebileceği hazlardan yoksun kalmaları yüreğimi parçalıyor. Paranın yaşamlarını zenginleştirmediğinin, kişisel sorunlarına da bir çözüm getirmeyeceğinin iş işten geçtikten sonra farkına varacaklardır.
-Mina Urgan-


Sevgili dostum...
Bugün yokluğunun yüzüncü günü. Geçen yüz gün boyunca seni aramadığım yer kalmadı. Sen kitapları çok severdin ve ben de bu yüzden ilk olarak seni kitaplarda aramaya başladım. Belki yemyeşil kırlardan koparılmış ve kitabın arasında kurutulmuş masum bir papatya gibi sen de bir kitabın sayfaları arasında kalmışsındır.... Ah benim elleri kitap kokan sevgili dostum… Neredesin?
Sahi sen yıllanmış şarkılar dinlemeyi de severdin. Hani şu yıllar geçtikçe güzelleşen, dinledikçe bizi maziye alıp götüren o şarkıları...
-Berkay Çelik-






27 Ocak 2024

Hüsnü Arkan / Uyku (Alıntılar)

Uyku, ütopyayı sorgulayan bir ütopyada muhalif düşünceleri nedeniyle rüyaya sürgün edilmiş bir adamın hikayesi... “Uyku’da vicdan, adalet, ahlak, sorumluluk, yaşam-ölüm, inanç, aşk gibi insanlığın evrensel soru(n)larını düşle gerçek arasında gidip gelen bir anlatımla ve ustalıkla ele alıyor.” (arka kapak)

"Kadınsızlıktan... Uzun süredir nasıl yaşadığının farkında değil misin? Sabaha kadar oturuyor, bütün gün uyuyor, hiç bir iş yapmıyor... Hep kadınsızlıktan..." (s.10)

 Senin bir geleceğin mi vardı? (s.14)

"Burnuma kötü kokular geliyor... Bir erkek ve bir dişi, bir araya geldiklerinde koku salgılıyorlarsa, yalnızca tek bir yere gidebilirler..." (s.17)

"Müdür bey tuhaf bir adamdı... Hiçbir şeyden etkilenmezdi, hiçbir şeye zorunlu değilmiş gibi yaşardı. Yaşlıydı ama yaşlı görünmezi. Hep anlamaya çalışırdı; anlamak için yaratılmıştı sanki... Öldüğü dakikaya kadar konuşabiliyordu, kitap okuyabiliyordu, yazabiliyordu.. İnsan, ölüme bu kadar yakınken başka ne ister? Tabii, bir de çevresinde dostları olsun ister... Dostlarının hepsi gitmişti.  (s.21)

"Akıllı bir kadınla birlikte olmak istiyorsan, aptal olmaya bak! Çünkü akıllı kadınlar nedense aptal erkeklere bayılırlar, böylece kendilerini tamamlamış olduklarını düşünürler. Aptallık ve zeka bir bütündür çünkü. Biri var diğeri yoksa, yok olan kendini bir eksiklik olarak hissettirir." (s.22)

Bugün nasılsınız? Dünkü gibiyim.. Dün de evvelsi günkü gibiydim.. İnsan nasıl yıkıldığının farkına varamıyor ki.. Benim asıl hastalığım ne, biliyor musun? İyimserlik... (s.23)

"Aradan çok zaman geçti." (s.24)

Umudumu yitirdim.
Artık, yapılabilecek en iyi şeyin, sayfalarrı anılarımla doldurmak olduğunu düşünüyorum. Neye yarayacaksa!  Yaşadıklarım, yazdıkça kim bilir nasıl bir şeye dönüşecek! Abartacağım, yalan söyleyeceğim, unuttuklarımı anımsıyormuş gibi yapacağım. Sonunda, hikayemi bir başkası yaşamış gibi olacak. Kendimi, sözcüklerin arasında, cümlelerin içinde başka biri olarak bulacağım. Yalanlarıma inanacağım.
Bir zamanlar çocuk olduğuma inanamıyorum. Büyüdüğüme de inanamıyorum. İşe giden, işten dönen, içine kapanık, sessiz adamı sokakta görsem tanımam. Siz tanır mısınız?
Adamın içinde bir köpek havlıyor; hiç susmuyor. Bir parça kemik ele geçirdiğinde bir an yatışıyor ama sonra yeniden yaygaraya başlıyor.
Köpeğin adı Vicdan. (s.27)


Şimdi, kulübesinin önünde, çardağın altındaki koltuğunda asma kabağı gibi sallarak geçmişini seyreden yaşlı bir adamım. Her şeye uzaktan bakıyorum. Bir asma kabağının baktığı kadar uzaktan.. İçim boş.
Bence her insan iki kişidir. Birincisi önden gidip yolu açar. Ama belki de kapatır; emin değilim. Öteki bazen irkilerek, korkuyla; bazen de umut ederek onun peşine takılır. Önümdeki beni buraya getirdi; ya da arkamda ki adımlarımı izledi ve işte sonunda buluştuk. Geçip gitmiş zaman böyle bir şeydir; ayak izleri birbirine karışır. Köpek yaşlanır, susar. Adını seslendiğinizde başını bile kaldırmaz.... Artık önümde biri yok; kimsenin peşinden gitmiyorum. Biz, iki kişi, yıllarca birbirimize bakmaktan, birbirimizi anlamaya çalışmaktan yorulduk....
İşte ilk yalanımı söylüyorum; iyi bir hikayenin kahramanı başına buyruk olmalı, kalemi tutanın biçtiği role asla sadık kalmamalıdır!
Aslında en başa gidip her şeyi yeniden yaşamayı ve gerçekten başına buyruk olmayı dilerdim ama yazmakla yetinmek zorundayım. Yaşadıklarımı bir kez de böyle yaratmanın ne sakıncası olabilir ki? .. Biz ikimiz; ben ve beni izleyen ya da ben ve benim izlediğim adam; anımsızlığın keşfinden geliyoruz. Gemimiz bir yıkıntı halinde karaya vurdu. Bütün merettebat öldü; tanıdğımız yok.
Her şeyi baştan anlatmalıyım. (s.28)

Aslında çocukluğumdan söz etmeyi de isterdim ama yazarken ağlamaktan korkuyorum. Yaşlılık insanı sulugöz yapıyor.. (s.29)

Meğer ne derin bir kuyuymuşum ben! Kova, kalbimin, beynimin taş duvarlarına çarpıp durdukça gümbürtüsünü duyuyorum; yankı büyüyor, gerçeği örtbas ediyor. Artık anımsamak istemiyorum. Anımsamak, yaşlı bir adam için fazlasıyla can sıkıcı..
Son günlerimde yalnızca bir tanığım olsun istiyorum. Bir Tanrı ya da bir arkadaş; fark etmez... Benim yerime, o anımsasın... Uzun gecelerimde bana beni anlatsın, sorular sorsun, açıklamalar yapsın ve sözleri bittikten sonra, mümkünse saatlerce sussun.... Yaşım ilerledikçe önem verdiğim şeylerin sıralaması değişti. (s.29)

Neye ve kime ait olduğumu tam olarak kavrayamasam da, neye ve kime ait olmamam gerektiğini yeniden anlıyorum. Henüz, "ben yalnızca kendime aitim" önermesinin dışında bir fikre yakınlaşacak herhangi bir ses duymadım. Ayrıca sözüne ettiğim Tanrı ya da arkadaş henüz hanemize uğramadı. (s.30)

Büyük anlamlar yüklediğim hayatım, başkaları için, salladıkça içinde kar yağan küçücük bir cam kutuydu. Ben yalnızca bir kar tanesiydim. Gerçek bile değildim. Sentetik elyaftım. (s.30)


Yaşadığım çağın rengi çamur rengiydi. İç içe geçmiş tonlar kendilerine ait saf, doğal duyguyu anlatamaz hale gelmişler, karanlık bir bütün oluşturmuşlardı. (s.31)

Taciz ateşi altındaydım; kafamı içinde bulunduğum siperden kaldırmak istemiyordum. Siper iyiydi, sıcaktı, huzur vericiydi. Ama onu tırnaklarımla kazımış olmamın bir anlamı da yoktu; çünkü yalandı. Bunu bildiğim halde kendimi suçlu hissetmiyordum... (s.31)

Benim yaşadığım çağda düşünce kör bir adamdı. İçimizde ürkek adımlarla yürüyor, bazen sopasıyla tesadüfen yaralarımıza dokunuyordu. O zaman köpeğim havlıyordu. (s.32) 

Körler için yapılmış delikli bir satranç tahtasının üstünde geziniyor gibiydim. Bir takım eller, bir takım duygular bana ait olup olmadıklarını hala bilemediğim art arda dizilmiş anlar, tuhaf bir ortamda, yakamdan tutup deliklere sokuşturmaya çalışıyorlardı beni. (s.33)

Duygularım, düşüncelerim geniş bir zamana, yüzyıllara yayılmıştı; zaman genişledikçe suçlarımı bağışlamam kolaylaşıyordu. (s.33)

Razı olmak var olmak gibi bir şeydi; ya da var olmanın kabul gören bir biçimiydi. Razı olduğumda ahlaklı da oluyordum. Seçimlerimin sahiciliğine olan inancım beni dindar yapıyordu. (s.34)

Bakışlarımı görmelerini istemiyordum, o yüzden hep yere bakıyordum. (s.34)

Ayaklarımın yere değdiğini hissetmiyordum ama kendi aramızda buna yürümek diyorduk. (s.34)

Uzak Asya'da geçen, hayal kırıklığıyla noktalanan bir aşk öyküsüydü bu. Düşünü anlatan kadın, aşkın yıkıcılığına dayanamayıp birçok kez uçurumdan atlıyor, ama her seferinde kendini o aşkın başlangıcında buluyordu. Uçurumdan atlamakla kendine karşı bir suç işlediğini düşünüyor olsa da, vicdani bir sorumluluk hissetmiyordu. Sık sık şu cümleyi söylüyordu: "ben mükemmel değilim ki..."
Sonunda, kendini değil de sevgilisini öldürmenin daha kesin ya da hiç olmazsa daha gerçekçi bir çözüm olduğunu anlıyordu. (s.35)

Az sonra zırhımı kuşanacaktım; birilerinin hayatını bağışlamayı düşünüyordum ama kimler olduklarını bilmiyordum. (s.37)

Vazgeçmiştim. Düşlerimi paylaşmak hoşuma gitmişti. Başka dünyalara yaptığım yolcukları anlatırken, kendi isteğimle otopsimasasına uzanmış gibi oluyordum. Yorumcular, orama burama neşter vuruyorlar, beni didik didik ediyorlardı.Giysilerimi çıkarıp, masumiyetin, açıklığın, vicdani hesaplaşmaların bağışladığı odışı hoşnutluğu giydiriyorlardı bana. Bütün fazlalıklarımdan arınıyordum... Düşlerimde yaşadıklarımı sözcükler haline getirirken, birinin beni okşadığı duygusuna kapılıyorum. (s.41)

Küçüklüğümden beri üstüme yapışan yalnızlık halimi aşmaya istek gösterebildiğimi şaşarak fark ediyorum. (s.42)

İş arkadaşlarım içeri bakmadan geçmezlerdi; selamlarını alır gülümserdim... Beynimin içine bakıyorlarmış gibi olurdum. Aklımdan kötü şeyler geçirmemeye çalışırdım; düşüncelerimi okumalarından korkardım. (s.44)

İş arkadaşlarımın sorgulayan bakışlarına takılıp tökezlememek içim başımı önüme eğip yürüdüm.... Daha önce hiç tutuklanmamıştım. Beni bekleyen geleceğin nasıl bir şey olduğu hakkında en küçük bir fikrim yoktu.... Şu kadarını söyleyebilirim ki, başıma gelecekleri pek umursamıyordum; çünkü yaşadığım hayat canımı sıkyordu.. Geride bırakacaklarımın beni tanımlayan şeyler olup olmadığı konusunda kuşkularım vardı. Bir sürünün içindeydim. sürü kurallarına uymam gerekiyordu. Uyumumu ilan etmek için evlenmiş, çocuk sahibi olmuştum. Sürüyle bir sorunum olmadığını herkesin bilmesi gerektiğini düşünerek işimde ilerlemiş müdür olmuştum. Herkes adımı unutmuştu; "Müdür Bey" diyorlardı bana. (s.45)

Beni sıradanlaştıran anların, alışmam için uydurulmuş pek çok duayı çocukluğumdan beri her gün yinelemiş olmama rağmen benimsemekte hala zorlandığım ilişkilerin ve onların hayat bulduğu mekanların; küçük odaların, geniş salonların, binaların, parkların, hatta kentim sevimli meydanlarının, hayvanat bahçelerinin dehşet verici bir öykünün sözcükleri olduğunu hissediyordum. Hep böyle hissetmiştim. Bu yüzden, başıma gelecekleri umursamayı, kendime karşı işlediğim vicdanı bir suç olarak görüyordum... Yaşamımda önemli birşeyler eksikti ama ben neyin eksik olduğunu bilmiyordum. (s.45)

Pangloss Karşıtları'na yazdığım düşler, boğulmak üzere olan ruhumu yalanın ve sahtekarlığın denizinden çekip çıkarmak için kendi kendime uzattığım bir yardım eliydi. Oraya yazan herkes aynı şeyi yapıyordu. Bulanık suyun içinde, onlarca el kendi gerçeğini ya da kendi düşünü yakalamaya çalışıyor, birbirlerine değince bir an irkiliyor; buna karşın gerçek hayattaki gibi birbirlerinden uzaklaşmıyor; dokunmaktan, buluşmuş olmaktan korkmuyorlardı. Ama herşeyin bir bedeli vardı. Dindar gibi hayatı hiçe saymanın erdemli olmayı gökyüzü ve yer altı hayaletlerini kutsallaştırır gibi kutsallaştırmanın, hayatın tanıdığı seçim haklarına ve onları sunanlara baş kaldırıp benlikten kurtulmanın açık bıraktığı kapıdan umutlu düşlerle birlikte acı ve mutsuzluk da giriyordu. (s.46)

Tek kişilik bir hücrede, sessizliğin büyük krallığın biricik tebaası olarak, yalnızlık bayrağını ruhumun gönderine çekmiştim. Daha iyisi ya da daha kötüsü olmazdı; tıpkı dışardaki yaşamım gibiydi... (s.46)

İlk duruşmada hiçbir şey konuşmadılar; dosyaları okur gibi yapıp başlarını salladılar. Hayat hakkında her şeyi biliyorlarmış gibi davranıyorlardı; kibirliydiler. Sonraki duruşmalarda onları daha yakından tanıma fırsaı buldum. Kibirlerinde ne kadar içten olduklarını gördüm. (s.47)

Gözlerine bakamazdım, ellerini tutamazdım; kabul etmem gerekiyor ki, o gerçekten vardı! (s.48)

Yollarda yüzlerce insan görüyorum. Yaşamlarının ne kadarının kendilerine ait olduğunu bilmiyorum; yürüyüşleri, dalgınlıkları, uykulu halleri bana hep bunu düşündürüyor. Kopya gibi görünüyorlar. Belki asılları başka bir boyutta, bilmediğimiz bir yerde yaşıyor. Yüzlerine baktıkça kendi düşkünlüklerimi görüyorum. Yenildiğimi; kavram ve nesnelere duyduğum ilginin azaldığını, gün boyu oradan oraya koşturan silüetlerden birine dönüştüğümü, giderek zayıflayan bir ışık demeti gibi yavaşça söndüğümü hissediyorum… Köpeğe sus diyorum, susmuyor… Başkalarından daha başarılı olmaktan vicdani bir kaygı duyuyorum... Savcının sesiyle gerçeğe döndüm. (s.50)

"Bu kadar mutsuz muydun?" dedi karım.
Sustum "Bunun mutsuzlukla bir ilgisi yok; mutlulula bir ilgisi var," demeyi çok istedi ama diyemedim. Elimi uzatıp yanağını okşadım ve hayretle gözlerine baktım. Ağlamıyordu, nefret etmiyordu, sevmiyordu. (s.51)

"Düş görmek suç mu peki?"
"Cezayı gerektiren şeyler gördünse, evet!" (s.54)

Daha önceki düşlerimde hiç tokat yememiştim, gerçekmiş gibi acı veriyor, gurur kırıyordu. (s.57)

"Efendim, ben hukuktan anlamam ama insan ruhunu çok iyi bilirim." (s.61)

Olacakları kabullenmiştim; hiç tepki göstermedim. (s.61)

"Gittiğiniz yerde vicdanınızın sesine kulan vermeyi unutmayın!" (s.63)

Yıllar süren bir yolculuktan sonra evime dönmüş, yatağıma uzanmış gibiydim ama yorgunluk hissetmiyordum. Biri, bütün bedenimi boşaltmış, içimi huzurla doldurmuştu. Ayağa kalkıp penceremi açmak, dışarı bakmak, neler olup bittiğini anlamak istemiyordum. Aslıma dönmüştüm; çam dallarıyla birlikte sallanıyor, kozalaklarla yere düşüyor, suyla akıyordum. Bir el, hiç incitmeden ruhuma dokunuyor, okşayışlarıyla yaşamımı yoğuruyor, biçim veriyordu. Rahattım; sonunda ortaya iyi bir sanat yapıtı çıkacağından hiç kuşkum yoktu. Iyi bir yaşam, iyi bir öykü, iyi bir son… Bir kitapta okumuştum; bir adam mutsuz biten öykülerin sonunu değiştiriyordu. İşi gücü buydu; öykülerin sonunu değiştirmek… Şimdi, elinde kalemle benim öykümün üstüne eğilmişti. Silgisi de vardı. Kargacık burgacık harfleri özenle siliyor; silgi parçalarını temizlemek için kâğıda üflüyordu. Bağlılıklarım, inandıklarım, önemsediklerim havada uçuşuyordu. Yeniden yaratılıyordum. (s.65)

Üstümden küçük bulutlar geçiyordu. Hayatımın içinden geçen küçük şeyler gibi... O güne kadar hiç önemsemediğim, içime gölgeleri düşen, kıpırtılarını hissettiğim ama bir türlü adını koyamadığım anlar, biçimler ve renkler gibi. Daha önce de bulut görmüştüm ama onları ruhumun gözleriyle hiç seyretmemiştim. Dünyaya, bir kar tanesi gibi, cam bir fanusun içinden bakmaya benzemiyordu bu. Duvarları olmayan bir evdeydi sanki. Doğanın evinde; asıl evimde... (s.67)

Bir insanın hızla yükselebilmesi için kararlılıktan başka neye ihtiyacı olabilir ki? Tabi, bir de ayak oyunlarını öğrenmem gerekiyordu. (s.75)

Artık gülen insanların, huzuru bağışlayan tepelerdeki ağaçların, böğürtlenlerinin, yaprakların, dalların, çiçeklerin arasındaydım. Kaderimi sevmeye başlamıştım. (s.76)

İlk gördüğümde, Cambaz'ın garip davranışlarını yadırgamıştım. Daldan dala atlayarak durmadan konuşuyor, kafasında uçuşan düşüncelerin hepsini aynı aynda dile getirmeye çalışıyordu. Konuşurken karşısındakinin yüzüne bakmıyordu, söylenenleri dinlemiyordu... Sonraları, onun bu haline alıştım. Kötü bir niyeti yoktu; insanları önemsemiyormuş gibi davranmasının altında yatan nedenler, sandığımdan çok farklıydı. İlişkilerinde, kurallara ve biçimlere bağlı kalmaktan hoşlanmıyor, kırıcı olmak pahasına, içinden geldiği gibi hareket ediyordu. (s.91)
                                                                                                                                                 
"Ona eskiden her şeyin daha iyi olduğunu söyle! Bir de erdemden ve sorumluluktan söz et! Ama lütfen her zamankinden daha inandırıcı ol!" (s.94)

Ne yazık ki, çabalarımın bir değer taşımadığına tanık oldum...
(s.103)

O zaman şunu anladım; bilgi, başkaları için bir ihtiyaç değilse hiçbir şey yapamazsınız. Dar bir ırmağın üstünde, küçük bir kayıkla kendi kendinize gider gelirsiniz. (s.103)

O zaman şunu anladım; bilgi, başkaları için bir ihtiyaç değilse hiçbir şey yapamazsınız. Dar bir ırmağın üstünde, küçük bir kayıkla kendi kendinize gider gelirsiniz. Siz okuduklarınızla parmak kadar da olsa yol aldığınızı düşünedururken, neredeyse kendi kendinize yarattığınıza inanmaya başladığınız sorunların içinde anlamsızca debelenirken, onlar hayattan öğrendikleriyle size tur bindirirler.... Kadınlar birer mutfak faresiydi. Erkeklerinin geçmişlerine, geleceklerine sıkıca tutunmuşlardı ve çoğunlukla bu yazgının dışında bir yaşamı hayal etmeyi başaramıyorlardı. Başlarını o delikten bu deliğe sokuyorlar, tencereleri, toprak çanakları şehvetle yalıyorlar, koku alma duyularını erkeklerinin çoraplarını koklayarak örseleyip, eskimiş ayakkabılar gibi ışıltısız ve terk edilmiş bir halde, günlerin tozuna, toprağına karışıyorlardı. (s.104)

Kalabalıkta yaşamanın kurallarını, insanların davranışlarına bakarak öğrenebiliyordum. Daha önce, ait olduğum ya da bana ait olan, benimsediğim ve beni benimseyen insanların dışında, kimseyle yaşamamıştım. (s.106)

Karım yüzündeki aydınlığı kaybetmiş ya da ben yeniden körleşmiştim. Bilmiyorum; belki bu durumda aşk adıyla uydurduğumuz yalanların ayakları altında ezilen duygulardan biridir. Ya da belki aşkı ezen şeydir... Bir aydınlık, bir ışık; dokunmak ve her zaman yanınızda, arkanızda, önünüzde olmasını istediğiniz bir şey... Her neyse, çabucak yok oluvermişti. Nereye gittiğini ne ben biliyordum ne de karım... (s.109)

"Ben senin vicdanının değilim"... (s.112)

"Yarın var!" dedi. "Çünkü hepimiz bunun için yaşıyoruz. Başka şeylere olan inancımızın, aidiyetimizin artık bir anlamı kalmadı. Güzellik, doğruluk, iyi ahlak sahipliği eğer bugüne aitlerse, onları düşüncemizden silip atabilme cesaretine sahip olmalıyız. Artık yalnızca yarın var.. Bize ait bir yarın var!" (s.115)

Burada bir avuç insanız. Bir gemi battı ve kurtulduk; böyle düşünün.. Birbirimize sarılmak, birbirimizi anlamak ve desteklemek zorundayız. Çünkü birbirimize aidiz ve gerçekte birbirimizden başka hiçbir şeye sahip değiliz.. (s.115)

Aynı zamanda hem siyahın hem de beyazın haklılığını; hem başkaldırının hem de boyun eğmenin erdemlerini savunan biri olarak, birbirine karşıt durumların iç içe geçtiği bir tablonun tam ortasında duruyordu. Sözleri bir değer taşımıyordu. Kötü bir resmin içinde, önemsiz bir renk ya da ışık yanlışı gibiydiler. (s.116)

Bazen, çok eski gecelerin köpekleri havlıyor içimde. Hareketsiz gölgeler ayaklanıveriyor; salyalarının boşlukta ışıldadığını görüyorum. Eski evlerin , eski ilişkilerin karanlığına meydan okuyorlar. Düşman belledikleri şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki bir hırsız, belki yalnızca ağaçların hışırtısı... Belki yıllarca yaşamadığım şeylerin, geciktiğim buluşmaların, ruhumun derinliklerindeki pişmanlıkların baş kaldırısı... Adı ne olursa olsun, bu sesleri kendime karşı bir isyanın başlangıcı olarak algılıyorum. Susmuyorlar, yırtınıyorlar; bağırmaktan ciğerleri parçalanıyor. O zaman, akıl çıkınımda ne varsa ortaya döküyorum. İdeallerim, bağlandığım, aldandığım, büyüsüne kapıldığım görüntüler, bugünün gerçekliği dediğimiz her şeyin dışında kalan her şey... Önlerine atıyorum. Ama yine susmuyorlar...
Aslına bakılırsa gece de yok, köpeklerde yok; yalnızca ben varım. Kendimi aşıyorum, kendimi yadırgıyorum. Kendimi düşman bellemişim; kendimi ısırıyorum... Geçmişte ne oldu derseniz, yanıtım şudur; geçmişte hiçbir şey olmadı... (s.121)

Bunca yıl sonra anladığım tek şey şu; ben bir açım ve yalnızca kendi hayatıma diş geçirebilirim. Yasallığı olan biricik suç biçimi budur. (s.122)

Zamanın kanatları açılıp kapandıkça, anladıklarımız, anlamadıklarımız birbirine benzemeye başlamıştı. (s.125)

Uzakta kalan şeyler, gitgide daha da uzağa çekiliyorlardı. Yakınlaştıklarım, gitgide daha da yaklaşıyorlardı. (s.125)

"Eskiden her şey daha iyiydi," diyordu ihtiyar.
Hangi eskiden, neye benzeyen bir geçmişten söz ettiğini bilmiyordum; çocukluğundan mı, gençliğinden mi, on yıl öncesinden mi? Yok daha dün, kemanın tellerinden biri kopmadan hemen öncesi mi? (s.125)

Hayat böyle bir şeydi. Bazı duygular, bazı istekler zaman zaman ötekileri yeniyor, ruhumuzu yoldan çıkarıyor ya da yola getiriyordu. (s.126)

Zamanın kanatları açılıp kapanıyordu.
Bazen hepimizi içine alıyordu; karanlığa gömülüyorduk. Bazen de dışında kalıyorduk. Yağmur aldında...
Kış Bahçesi'ndeki ilk yıllarıma ilişkin çok az şey hatırlıyorum. Ama gecelerimiz uzundu, arkadaşlığımız iyiydi. Şarabımız boldu. (s.129)
                                                                                                                  
"Böyle bir yağmuru daha önce görmedim," diyordu ihtiyar. Sonra ekliyordu: "Eskiden her şey çok daha iyiydi". Her şeyin çok daha iyi olduğu zamanlara hala uzaktım. Geçmişe değer vermenin bir anlamı olduğu konusunda da kuşkularım vardı. (s.130) 

Anlamadıkları bir gerçeği anlamayı umut ediyor gibiydiler. (s.135)

Yeniden doğmuştuk. Birbirimize yaslanmayı, birbirimizden hız almayı yeniden öğreniyorduk. (s.159)

"Sana güvenmemeliydim." (s.167)

"Sen küçük bir adamsın; çünkü vicdanın var." (s.167)

"Bunları seni kötülemek ya da çocukça bir intikam almak için söylemiyorum... Yalnızca anlamını istiyorum; ben gerçeğe ilk kez tanıklık etmiyorum... Kusura bakmayın, birbirimizi yanlış tanımayalım istedim..."
Acı birşey di bu. Sessizlikten başka hiçbir yanıtım yoktu. Dilim ağzımda büyümüştü. Kekre bir tat alıyordum; bu benim kendi tadımdı.... Başka bir şey söyleyemedim. Yaşamımda ilk kez yenilmiştim. (s.168)

Zorluklarla savaşmayı bilmiyordum. Yalnızca kendime ait zorlukların gerçek olduğuna inanıyordum. (s.169)

Siz insanlar, doğaya ait olduğunuzu düşünüyorsunuz ama aslında buna bir değer biçmiyorsunuz. Değer biçiyormuş gibi davranıyorsunuz! Sizin düşünceleriniz, benim de ait olduğum doğanın değil, kendi doğanızın bir ürünü.. Siz yağmuru gördüğünüz, kokusunu duyduğunuz an, ondan yararlanmanın yollarını arıyorsunuz. Siz rüzgarı hissederken değirmenleri varsayıyorsunuz. Güneş doğarken kafanızda o günün telaşı uçuşuyor. Niyetlerinizi, geleceğinizi, amaçlarınızı çok önemsiyorsunuz.. Ancak, arada bir takım şeyleri atlıyorsunuz. (s.196)

Ama bazen öyle bir an gelir ki, sahip olduğunuz her şey sizin düşmanınız olur... Yarattığınız bütün şeyler, ideolojiniz, mükemmelliğiniz ahmaklıktan başka bir şey değil... Doğadan başka bir ütopyaya hiçbir zaman sahip olamayacaksınız... (s.198)

"Korkuyorsunuz değil mi? Geleceğinizden korkuyorsunuz... Sizi olumlayan, arkanızda duran hiçbir düşünce yok! Tanrınız, aşkınız; bütün bunlar yalan... Kıçıkırık bir köyde yaşıyorsunuz, doğa size değer vermiyor, aşağılıyor; kendi anlamınızı gerçekleştiremiyorsunuz... Çünkü sizin dışınızda bir güç, size bir anlam yüklemiyor... Bir tanrınız bile yok! (s.198)

Bir de şunu diyeceğim; aslında gerçek diye bir şey yoktur. Sana ait bir şey vardır.Yeni bir tanrı icat etmeyi aklından bile geçirme... (s.203)

Yıllar nasıl akıp gitti, farkında değilim.
Sanki yalnızca unutmadığım şeyler gerçekti; bazı isimler, bazı yollar, bazı çiçekler, bazı düşünceler. (s.206)

Aslında hiçbir şeyin derin, tanrısal bir anlamı yoktu. Çünkü Tanrı yoktu; derinlik yoktu. Anlam yoktu. Hepimiz, yok olup gitmenin baskısı altında, böyle bir anlama ihtiyaç duyuyorduk.Başkalarıyla dayanışmanın, başkalarına kol kanat germenin çekiciliğine kapılıyorduk. Dünyanın nesnel varlığının bizim dışımızda da hükmünü sürdüreceği gerçeği gözümüzü kamaştırıyordu.Ama yalnızca o kadar...Gözümüzü kamaştıran ışığı da aslında biz yaratıyorduk. (s.207)

Ahlaki bir doğru var mıdır? Varsa gerçekle ilişkilendirilebilir mi? Bütün bunlardan emin değilim. (s.213)

Gerçek olmak için yanlış yapmayı öğrenmelisin... Gerçeğin yolu tek kişiliktir. O yolda bir tek şeyi gerçekleştirebilirsin; kendini… Başkalarını da gerçekleştirmeye kalkışırsan, asıl gerçeğin, yani nesnel gerçeğin hükmüne tabi olursun… Ve biliyor musun, o gerçek, daima, senin tasarladığından farklı bir yolda yürür. Apışıp kalırsın. (s.214)

İnsanların birlikte yapamayacağı şeyler vardır; işemek de bunlardan biridir. (s.215)

Biliyor musunuz, hep şu duyguyla yaşanır; biri gelip sizi bulacak... Bütün yaşadıklarınızı aklayacak ve gerçekten yaşamış olduğunuza sizi inandıracak. Oysa hepsi bir yalandır. Bir ölüyü elinden tutup kimse ayapa kaldıramaz. Onun konuştuklarını kimse anımsamaz. Sözcükler ormandaki yapraklar gibi çürür. Var oldun ve ormana gömüldün! Demek ki artık kuşların kursağındasın...
İnsan, aklanmayı, olumlanmayı, bağışlanmayı kendi uyduruyor. Cennet ve cehennem gerçekten olsaydı suç işlemezdik, kırmazdık, öfke diye bir şey olmazdı. Bütün bunları yaptığımız için bu masallara gereksinmemiz var. Çünkü cadılarla, kötü devlerle, zebanilerle, şeytanla, yani uydurduğumuz yalanla savaşarak kendimizi iyi hissetme olanağına sahip oluyoruz. Gerçek savaşların ve gerçek barışların yerine bunları koyuyoruz. Hiçbir masala gerçekten inanmıyoruz; inanıyormuş gibi yapıyoruz; ahlaksız birinin korkularına sığınıyoruz. Düzmece, vicdanı dışlayan, biçimsel bir ahlak uyduruyoruz ve bu ahlak korkularımızla besleniyor. (s.217)

Eksilince anladık ki, arkadaş denen şey bir sakidir; ruhumuzun kadehini doldurur. Bizi yatıştırır, bize boyun eğer, bizi reddeder, hasta eder, iyileştirir, arkamızda durur, terk eder... Bazen çekip gittiğini unuturuz, hala varmış gibi davranırız. Çünkü o kadehi doldurmaya devam eder. Çünkü biz hep içeriz. (s.218)

Yaşlılık! Bütün defterlerin son sayfası! Açmaya korkarsınız. Kendiliğinden açılır.. (s.218)

İnançsızlar inancı övüyor, yüreksizler sevgi aşılıyor; bu nasıl iş? (s.220)

Kendiyle derdi olmayanların başkalarıyla da derdi yok, biliyor musunuz? (s.223)

Bakışlarında ki hüznün yok olması için günlerce bekledim. (s.225)

               
                   Şarkıları bu kez eşim seçti, benim eski paylaştıklarımı çok bunalım bulmuş paşam :)




25 Ocak 2024

Altı Çizili Kitap Cümleleri - 27

 
Biliyor musun, insanın kendi kendini saçlarından kavrayıp, topraktan söker gibi çekip atması, kimi zaman yararlı oluyor.
-
Ivan Turgenyev-

İnsan bazen kendisini köşeye çekip dinlenmeli, ruhunu hissetmeli.
-Özgür Bacaksız-


Kendime bile tam açıklayamadığım bir şeyleri başkaları için anlaşılır kılmak gibi niyetim yok.
-
Stefan Zweig-

Ben de burada, hala kulak vermek isteyenlere, hala kuşku duyabilenlere, hala incinebilir olanlara, acılarını bastırmayı henüz alışkanlık haline getirmemiş olan ve bu sayede de acıyı taşıyabilenlere sesleniyorum. Umudumuz onlardadır.
-
Arno Gruen-

 "Sence çok korkunç biri değil miyim? Taş kalpli?"
"Eminim bunun için sebeplerin vardır."
-Haruki Murakami-

Aşırı doğruluk, aşırı haksızlık getirir. Yasa koyanın aklı o kadar yanılmaz, o kadar kesin midir ki, buyruğunu dinlemeyen kılıcı hak etsin? Yasa bütün suçları bir kaba koyacak, çalmakla öldürmeyi aynı gözle görecek kadar katı ve duygusuz değildir. Doğruluk boş bir laf değilse, bu iki suç arasında dağlar kadar ayrılık vardır.
-
Thomas More-

Hayat planlarımızda en sık, hatta neredeyse zorunlu olarak dikkate almadığımız ve hiç hesaba katmadığımız şey, zamanın bizzat bizde meydana getirdiği değişimlerdir. Elde ettiğimizde artık bize uygun olmayacak şeyler için didinip durmamız ya da bir işin farkına varmadan gücümüzü çalan hazırlık çalışmalarıyla yıllarımızı harcamamız bundandır.
-
Arthur Schopenhauer-

İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlar adına uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.
-
Charles Bukowski-

Benim için bütün oyunlar, romanlar, hikayeler herkesin anladığından başka bir anlam taşıyor. Bütün hayat, bütün insanlık bu kitaplarda anlatıldı, bitirildi. Yeni bir şey yaşamak, yeni bir kitap tanımak oluyor benim için. Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum. Hiç bir yazar şaşırtmıyor beni: çünkü hayatlarını sonuna kadar biliyorum. Gerçek dediğiniz dünyada ise kimin ne yapacağı belli değil. Her gün şaşırtıyorlar beni.
-Oğuz Atay-

Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayallerin neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatrını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında ufacık bir şey danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.
-Emrah Serbes-

İnsanın karşısındakine duyduğu güven ve inancın eşlik ettiği bir uyuşmazlık neden olmasın? Görüş ayrılıkları ve uyuşmazlıklar neden karşıdakini reddetme anlamına gelsin? Yıllar yılı hemen hemen her konuda anlaşan iki insanın belirli bir konuda şiddetli bir uyuşmazlığa düşmesi neden bir felaket olarak görsün ve bu durum neden onların birbirlerini hiç tanımamış olduklarının belirtisi sayılsın? Birbirinden farklı iki insanın, zevklerden ideolojilere varıncaya kadar akla gelen her konuda sonsuza kadar uyuşması nasıl mümkün olabilir? Birlikte olmak neden birbiriyle anlaşmak anla mına gelsin? Sağlam bir ilişkiye neden “Ne kadar da iyi anlaşıyorlar” gözüyle bakılsın? Atomun pozitif protonu ile ne gatif elektronunu ele alalım: Bunlar arasında ahenkli bir ilişki yok mu? Hele bir de, ancak madde ile birlikte var olabilen anti-madde düşünülecek olursa.
-Gündüz Vassaf-




24 Ocak 2024

Karikatürler - 1











 

Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi!

Bugün Uğur Mumcu'nun katledilişinin 31. yıl dönümü. Hangi gerçekleri söylediği ya da söylemek üzere olduğu için sustuluruldu hala muamma. Onunla birlikte cemaatler tarikatlar tarafından hedef gösterilmiş, katledilmiş onlarca isme saygılar. Işıklar için de uyuyun.
Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Türkan Saylan, Turan Dursun, Ali Tatar ve niceleri...


"Düşünenlerin öldürülmemesi, öldürülenlerin hiç unutulmaması dileğiyle"....

"
Bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır derler ya, inanmayın sakın".

"
Koyunlar için değişen bir şey yoktu, nasıl olsa, bu düzende de bir başka düzende de kendi ayaklarından asılacaklardı"

"
Devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır azgelişmiş demokrasimizde"..

"
Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler; fırıldak olurlar".

"Kıssadan hisse: Görünüşe aldırmayacaksınız ve aldanmayacaksınız!"

"Niye bu kadar cahilsin evladım? Niye hiç okumuyorsun yavrum? Niye hiç okumadan, araştırmadan hep küfrediyorsun canım evladım?"

"Domuzlar, oldum olası, olacakları bilirler, ancak domuzluklarından ses çıkarmazlardı".

"Çağlar boyunca daha iyi, daha güzel, daha aydınlık bir dünya isteyen insanlar, düşünceleri uğruna çok eziyet çektiler, öldürülmeyi göze aldılar, öldürüldüler".

"
Nasıl bir duygudur bu?. Bir insan, hiç gözünü kırpmadan, bir başka insanı nasıl öldürebilir? Nasıl bir kin yerleşmiş katillerin yüreğine?. Kim yetiştirmiş bunları böyle?"

"Türkiye, az gelişmiş değil geri bırakılmış bir ülkedir".

"
Anayasaya bakarsanız , yasa önünde herkes eşittir.Uygulamaya göz atarsanız , insanlar çeşit çeşittir."

"Yaşamın katı gerçeği, bütün uydurmaların sınırını aşar. İnsanoğlu öyle katı gerçekler yaşar ki, bunları yaşamadan uydurmanın olanağı yoktur. İşte bu yüzden, yaşanmış kimi olaylar, anlatınca kimsenin inanamayacağı denli, gerçekten daha gerçektirler".

"Muhafazakârlık, "muhafaza" ve "kâr" hecelerinden oluşuyordu"...

"
İslamcı gençlik, Necip Fazıl’ın Demokrat Parti döneminde Başbakan Adnan Menderes’in emri ile örtülü ödenekten para aldığını bilir mi? Nereden bilecek, bilmez!"

"Vicdan sustu.
Hukuk sustu.
İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım,unutma bizi"...




Altı Çizili Kitap Cümleleri - 26


Ne demek istediğimi açıklayamam.
Açıklayabilseydim bile, bunu yapmak içimden gelir mi, pek emin değilim.
-Oruç Aruoba-


Kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu olan, insanların alçak sesle konuştukları, kendilerinin ve düşüncelerinin temiz olduğu bir havayı solumak istiyorum.
-Jack London-


Sabahları uyandığında hayatta olmanın, sevmenin, mutlu olmanın ve düşünmenin nasıl bir ayrıcalık olduğunu düşün.
-
Marcus Aurelius-

Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın. Nüks ederken raksına mahallenin maşallahı, eyvallahı, güzelleş be oğlum şimdilik ölümüne kadar hayattasın. Şimdilik, ölümüne kadar hayattasın.
-Metin Kaçan-

Tutku kendi karanlığını en çok gizlediği zaman belli eder kendini, tıpkı en karanlık göğün en azgın fırtınayı bildirmesi gibi.
-
Stendhal-

İdrak yanılsaması... Ne güzel bir hastalık. Bulduğum beş kişinin dosyasında da aynı şey yazılıydı. Onların idrakleri yanılıyor. Ne bildiklerini biliyorlar ne bilmediklerini. Her şey bir muamma onlar için, ama bunun bile farkında değiller.
-Mine Söğüt-


Herkes dedi ki otuzlar çok rahat. Otuzlar şahane. Bu rahatlama yaşı ben kaça gelirsem bir sonraki on yıla taşınıyor olmalı. Şimdi de 'of , asıl kırklar... Kırklarda başlıyor hayat,' diyorlar. Tüm dünyanın örgütlenip bana toplu şaka yapacağı kadar da değerli değilim üstelik.
-Sinem Sal-


Bir kişinin bir kelimeyle kastettiği bir diğerininkiyle tam tamına aynı değildir ve her farklılık, ne kadar küçük olursa olsun, sudaki bir halka gibi yayılır dilin bütününe. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamama, düşünce ve duygulardaki her mutabakat aynı zamanda bir ayrılıktır.
-
Byung-Chul Han-

Kalabalığın o yersiz, lüzumsuz neşelerine, kahkahalarına aldırma. Hepimiz kavruk hayatlar yaşıyoruz...
-Selim İleri-

Gerçek dünyada, her ne kadar mutlu, adil ve hoş olduğu ileri sürülebilirse de, her zaman sürekli karşı koymamız, üstesinden gelmemiz gereken çekim yasasının hakimiyeti altında yaşarız. Fakat düşünce dünyasında çekim yasasının denetiminden kurtulmuş, düşkünlük ve sefaletten azade bedensiz ruhlar gibiyizdir. Dolayısıyla bu yeryüzünde soylu ve verimli bir kafanın umutlu ve iyimser bir anda kendisinde bulacağı mutlulukla kıyaslanabilecek bir mutluluk yoktur.
-Arthur Schopenhauer

"Sevmeyi özledim biliyor musunuz?" Kayıtsız şartsız bir gülüşü. Bir doğruya sevinmekten çok bir saçmalığa gülümseyebilen hoşgörüyü. 'Nerde kaldın' ayazını değil, 'hoş geldin' iyiliğini. Hiçbir şeyle yatışmayan yürek telaşını. Kapı zilleriyle telefon arasında tükenmeyi. Geceyi bir hayal hazinesine çeviren uykusuzluğu. Kendimi severek yürümeyi kalabalıkta. 'Göğe bakma duraklarını' özledim. Yağmuru kirpiklerden içmeyi. Yumruk kadar bir yüreğe dünyayı sığdırma hünerini. 'Sana sevinç verdiğim sürece ben buradayım' zenginliğini özledim. Başka kentlere vuran rengini güneşin. Başka sokakların telaşıyla çoğalmayı. Dünyayı yudum yudum aşka çeviren yalnızlığı...
-Şükrü Erbaş-





23 Ocak 2024

Altı Çizili Kitap Cümleleri - 25


Tek pişmanlığım, kelimelerimi bile hak etmeyen insanlara saatlerce cümleler kurmaktır.
-İlhan Berk-

 
Sakin ol hiçbir şey için üzülme ama bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme. İnsanı üzüntü çürütür.
-Zülfü Livaneli-


Sanırım benim en büyük derdim, hiçler arasında bir hiç olduğumu kendime yedirememek..
-Henry Miller-

Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına
karanlığına boş bir dolabın.
Omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
uyusam gölgesinde bir haftalığına.
-Nazım Hikmet Ran-


İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunçlar.
-Spinoza-


Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçimi değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik değil, hiçlik bilincidir.
-Şems-i Tebrizi-

Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.
-Dostoyevski-


Bazen deliliğim başlıyor. Uzağa, çok uzağa, kendimi unutacağım bir yere gitmek, unutulmak, kaybolmak, yok olmak istiyorum. Kendimden kaçıp, çok uzaklara, mesela Sibirya'ya gitmek, ahşap evlerde, çam ağaçlarının altında, gri gök ve karın, lapa lapa yağan karın altında, gidip kendi hayatıma yeniden başlamak istiyorum.
-Sadık Hidayet-


Her gün hata üstüne hata yapıp utanırsam belki biraz ağırbaşlı olurum. Ama yok, böyle bir başarısızlıkta bile bir şekilde bahaneler üreterek, her şeyi güzelce kalıbına uydurarak arkasında ayakları yere basan bir teori varmış gibi gösteririm.
-Osamu Dazai-


Şey, zamanın 'geçtiğini', önümüzden akıp gittiğini düşünürüz; ama ya biz öne doğru, geçmişten geleceğe, sürekli yeniyi keşfederek gidiyorsak? Böyle bir zaman akışı, biraz kitap okumaya benzerdi, anlıyor musunuz? Kitap orada, tümüyle, kapağının içinde. Ama öyküyü okumak ve anlamak istiyorsanız, ilk sayfadan başlamalı, sonra ilerlemeli, hep sırayla gitmelisiniz. Böylece evren çok büyük bir kitap, biz de onun çok küçük okuyucuları olurduk.
-Ursula K. Le Guin-

Her gün birlikte yaşadıkları yılları düşündü. Nasıl bu duruma geldik Selim? Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi yaklaştıran? Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım? Sen olmadan seni nasıl öğrenmeliyim? Belki de, bu kısa huzursuzluğu duyduğum için, dantelin kıvrımlarından gözümü bir türlü ayıramadığım için benimle övünürdün. Koca ayı, derdin, düşünür gibi bir halin var. Dikkat et midene dokunur sonra. Zarar yok; yaşasaydın da beni yerin dibine batırsaydın. Bin kere esir alsaydın beni, Selim! Öyle durma hiç konuşmadan. Ağır bir söz söyle; utandır beni. Söyle, de ki: bin tane kitap okumak gerek. Geceleri de uykusuz kalınacak.
-Oğuz Atay-



22 Ocak 2024

Ağaç Ev Sohbetleri - 231

 


Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri'nin bu hafta ki konusu oldukça ilginç. İzlediği bir filmden yola çıkarak, konu sevgili Manxcat'ten gelmiş.


Ölümle burun buruna olduğunuz bir anda normal koşullarda asla yapmam dediğiniz bir şeyi yapar mısınız? Hayatta kalmak için ölmüş bir insanı parçalayıp yiyebilir misiniz? Hayatta kalma iç güdünüz ağır basar mı yoksa ben insanlığımı (nedir insanlık?) kaybetmeden ölmeyi yeğlerim mi dersiniz?

Derin dışında henüz kimsenin yazısını okuyamadım, kim ne yazdı bilemiyorum ama verilecek cevapları en merak ettiğim konulardan  haftadan biri olacağı kesin.

Öncelikle hiç yaşamadığım, bilmediğim sınanmadığım bir konuyla ilgili, olur olmaz, yaparım yapmam dememem gerektiğini geçen yıl acı tecrübelerle öğrendim. Bunlar beni daha da katılaştırdı, o yüzden bu yazıyı geçen yıllarda çok başka cevaplardım. Neyse, söz konusu ölümle burun buruna gelmekse (ki hayatım da çok yaşadım bu anı) o an ki ruh hali, şartlarla davranış şekliniz de değişir.
Köpekten korkmam dersiniz ama köpek dibinize kadar geldiğinde belli olur korkup korkmadığınız ya da cesaretinizin süresi. Ama şu su götürmez bir gerçek. çaresizken yapmam olmaz dediğiniz herşeyi öyle bir güzel yapıyorsunuz ki. Bunun en iyi örneği Sophie'nin Seçimi filmidir. İzlemeyen varsa izlesin, o seçim yapmaya zorlandığı an ki çaresizlik ve anlık verilen seçim. Spoiler olmasın izleyin, benim içime öküz oturdu o an, izleyin sizin de otursun.

Hayatta kalmak için ölmüş birini yer miyim? Yaşamak gibi bir derdim yoksa eğer ya da yaşaması gereken çocuklarımsa kendimi öldürür yem ederdim, geride kalana afiyet olsun :) Demesi ne kolay değil mi? Peki o an geldiğinde onlar o cesareti gösterebilir mi? Sizce?

Kendi adıma konuşmak gerekirse eğer. Hayatım da bir cesede dokunmamış ya da ceset kokusunun nasıl birşey olduğunu bilmemiş olsaydım, düşünmeden evet diyebilirdim. Ama o herkesin kaldırabileceği bir koku değil. Kedi köpek ölüsü insan bedeninin yanında parfüm sayılır. O iş, yerim yemem demeyle olmuyor. Ki hayvanlara göre insan vücudu daha çabuk çözüldüğü için kokma ve çürüme evresi daha hızlı, öyle düşünmek gibi bir zamanınız da çok olmaz.

İnsan hayatta herşeye alışır. Ölüm müş, ayrılıkmış bunlar bile 10 dakikalık gündem konusu artık. En alışılmaması gereken şeyler bile artık sıradanlaştı. Kendi adıma konuşmak gerekirse otopsi odasına ilk girdiğim ve cesede ilk dokunduğum da tansiyonum düşüp olduğum yerde donup kalmışken, sonrasın da eliniz de yemekle cesedi izliyorsunuz. O kadar sıradanlaşıyor herşey. Ceset kokusuna alışılmıyor ama. Kırk yıllık adli tıpçılar bile alışamamış ki.

Hayatta kalma iç güdünüz mü ağır basar, insanlık mı? Cevabı içinde vermiş aslında Manxcat. İnsanlık nedir? Neye göre kime göre? Eğer benim ölümüm bir amaca insanlığa hizmet edecekse o ayrı. Ama böyle bir durum da neyin insanlığı? Herkes insanlıktan çıkmış halde. Jose Saramago'nun Körlük kitabı gibi düşünün. Herkes hayatta kalma peşinde, insanların çaresizlilkeri ilerleyen zamanlarda nasıl sıradanlığa dönüşüyor. Millet başlarda tuvalet ararken, bir süre sonra nasıl olsa herkes kör diye yattığı yere bile yapıyor.

Felaketlerin, ölümlerin, çocuklar üzerinden yapılan iğrençliklerin bile sıradan geldiği bir dünya da, hayatta kalabilmek için birini öldürmek ya da yemek düşünülmesi olanaksız birşey değil. Ha dinozorlar gibi herkes birbirini yedikten sonra tek kalıp kendi kendimi yemektense ölmek iyidir sanırım. "Bir de bayıl istersen Feriha" gibi oldu bu da sanki :)  Özetle; midem ne kadar kabul eder bilmiyorum ama hayatta kalmak için yapardım sanırım.
Son yıllarda yediğim kazıklardan sonra, amaan bana ne tohumuna para mı saydım modundayım :)

                                               Ölmek, öldürmek deyince pek severim bu şarkıyı :)


Altı Çizili Kitap Cümleleri - 24

 
Neyin iyi neyin kötü olduğunu ilan etmek size mi düştü?
-
Marquis de Sade-

İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.
-
George Orwell-

Olduğum söylenen kişi ile olduğumu bildiğim kişi arasındaki bir savaşın ortasında gibiyim.
-
Wladyslaw Szpilman-

Kötülük bir hiçten öte bir şey değil, iyiliğin gururunu taşıyalım, her şeyden önce de umudumuzu yitirmeyelim.
-
Alexandre Dumas-

Başıma gelenleri, hayatın bana yaptıklarını, kayıtsızca ve yüzümde hafif bir gülümsemeyle seyrediyorum.
-
Fernando Pessoa-

Hiçbir şey saklamadan, hayatımı, apaçık önüne serdim. Bu yüzden çözemiyorsun beni.
-
Rabindranath Tagore-

Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli! Ortada hiçbir hastalık yok. Yalnızca çıkışı olmayan bir kısır döngünün içine düştüm. Hiçbir şey umrumda değil. Her şeye hazırım.
-
Anton Çehov-

Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer…
-Nilgün Marmara-


Bir katil olmaktan daha aşağılık bir şey varsa, o da bir başkasının canını dahi yakamayacak bir insandan bir katil yaratmaktır.
-
Albert Camus-

Yedi kez aşağıladım ruhumu:
Birincisi, yükseklere ulaşmak için, onun itaat ettiğini gördüğümde.
İkincisi, sakatlar karşısında topallıyormuş gibi yaptığını fark ettiğimde.
Üçüncüsü, kolaylık ve güçlük arasında seçim yapıp kolaylığı seçtiğinde.
Dördüncüsü, bir hata yapıp başkalarının da hata yaptığı düşüncesiyle avunduğunda.
Beşincisi, sabrını kendi gücüne mal ederek zayıflıktan dolayı hiçbir şey yapmadığında.
Altıncısı, kendi maskelerinden birinin söz konusu olduğunu anlamadan bir yüzün çirkinliğini hor gördüğünde. Ve nihayet yedincisi, bir ilahi okuyup bundan bir erdem sahibi olduğunu sandığında.
-Halil Cibran-

Diğer günlerden hiçbir farkı olmayan bir gün ve görünürde gök masmavi. Ama devasa bir boşluk bu. Her şey sessizlik içinde. Belki de kalbimin sessizliği bu. İçimde artık kimseye ve hiçbir şeye karşı sevgi kalmadı. Bir zamanlar "Dünya kocaman, zenginliklerle dolu; onları tatmak için bir ömür yetmez," diye düşünürdüm. Şimdiyse kayıtsızlıkla bakıyorum çevreme. Sanki kocaman bir sürgün alanıymış gibi. Beni asla tanımayacak milyarlarca insandan, uzaktaki galaksilerden bana ne! Benim için tek önemli olan, kendi yaşamım; o da artık önemini yitirdi. Bu dünyada yapacak hiçbir şey bulamıyorum.
-
Simone de Beauvoir-

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakışı bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklımıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.
-Behçet Necatigil-





Elizabeth Smart / Merkez İstasyonu'nda Oturup Ağladım (Alıntılar)



Elizabeth Smart, 30 yıl arayla çıkardığı ve birbirinin devamı olan iki kitabına rağmen hep merak ettiğim bir yazardı. Hayatı ve özellikle şair George Baker'a olan tutkulu aşkı, tanışma süreci sonrası merak uyandırdı. Kitap şiirsel düzyazı klasikleri arasında yer alır. Bu kitapta anlattığı öykü kendi hayatıdır. Bir kadın ne kadar aşık olabilir? Bir kadın aşk uğruna kendini ne kadar perişan edebilir? Bütün bunlara cevap verirken kalbinden çok şey katmış Elizabeth Smart. Eğer hayatını bilmeden bu kitabı okursanız " yauv ablacım bu nasıl bir sevgi, mazoşist misin az kaldı bayılazzaamm" dersiniz. Ki bildiğim halde ben bile arada "ay yeter bacım" dedim. Şaka bir yana bu kadar yoğun bir aşk, tutku beklemiyordum. Ben hiç sevmem aşk meşk kitaplarını, daral gelir. Ha kitabı sevmedim mi, sevdim o ayrı. Başlarda doludizgin bir aşk tutku görülürken, sonrasında bu yasak ilişkiye gelen tepkilerle mutluluğun yerini melankoli alıyor. Kendi şiirsel diliyle bu aşk üçgenini, acıyı, vicdan muhasebesi ve bitmeyen aşkı anlatıyor Smart.

Elizabeth'in hikayesine gelince; Londra'da bir kitapçıda tedadüfen bulduğu şiir kitabı onu çok etkiler ve kitabın yazarı George Baker'a
hiç görmediği tanımadığı halde sırılsıklam aşık olur. Onunla tanışmayı hatta evlenmeyi kafasına koyar ama adam evlidir. Adam karısıyla birlikte Japonya'da yaşamaktadır, İngilizce öğretmenliği yapar ve Smart onları Amerika'ya davet eder. Aralarında hemen bir aşk doğar ve ikisi de adamın evli olmasına aldırmaz. Şair evliliğini asla bitirmez ve Smart'la olan ilişkisi de ömür boyu devam eder. Dört çocukları olur ve Smart ailesinden hiç birşey kabul etmez çocukların hepsini tek başına büyütür. Adama olan aşkından tutkusundan hiç vazgeçmez. Baker'la olan ilişkisi1941'de başlar ve kitabı 1945 yılında çıkar Kanadalı yazarın.
Siz düşünün artık o dönemin olanaklarını imkanlarını. Cep telefonu, internet yok. Nasıl bir aşk, tutku, azim ya da saplantı ne derseniz artık, kadın istediğini yapmış ve mutlu olmuş.. Şimdi, iyi de Kırmızı bize ne bundan derseniz de, kitabın hikayesini, koşullarını ve kadının ruh hali bilip ona göre yorumlamak daha sağlıklı olur diye düşünüyorum..
Bu arada Elizabeth Smart deyince isim benzerliğinden 2002'de 14 yaşındayken, karılı kocalı pedofili sapık tarafından kaçırılan Elizabeth Smart sanılmasın. En çok onun kitapları hikayesi çıkıyor isim aratıldığında.


Gökteki aydan tiksinerek kendimi neden üzerinde yattığım bu kayadan aşağı atmıyorum? Biliyorum, bugünler geleceğim için bana yalnızca cinayet sunuyor. (s.16)

Gün bir şekilde geçse de gece sanrılardan kaçış yok. (s.18)

Günlerin uzunluğu, düşünceleri baştan çıkarıyor, güneşin altında kertenkeleler gibi uzanıp yaşamayı belirsiz tarihlere erteliyoruz. (s.18)

Çemberin dışında pusuda huzursuzluk bekliyor. aramızdaki bu sessizlik, herhangi bir yakınlıktan kaçış; bu sırf bir isim olarak bile gecelerce uykusuz bırakıp yakınında olma arzusu ile titretirken şu an çok daha tehlikeli. Aramızda görünür olan uzaklık artıyor. (s.18)

Aklım gerginliğimin kayıtsızlıktan kaynaklandığı sonucuna varabilir ama yüreğim gerçek kayıtsızlığın bunca tutkulu olamayacağını biliyor. (s.18)

İçimden sordum. Kadınlığımla böyle apaçık damgalanmış olmanın, bir rastlantıdan ibaret olsa da hemen göze batan, cinsiyetim nedeniyle Vesnüs'ün Adanis'le uğradığından çok daha beter bir hakarete uğramanın öfkesiyle kıpkırmızı kesilerek kızıl meselerin içine daldım. (s. 19)

"İnsan cinsiyetleri ne olursa olsun bütün canlıları sevmeli." (s. 19)

Gece kıyı boyu arabayla giderken alnımı öptü, şimdi nereye gidersem gideyim lanetli başımın üzerinde, daha yücesi hiç kimseye bahşedilmemiş olan o öpücüğü Demokles'in kılıcı gibi taşıyorum. (s.21)

Yatağımda, un ufak olmuş yatıyorum, bütün arzuların saldırısı altındayım: Yüreğimi bir güvercin yemiş, cinsel organımın oyuğunu bir kedi tırmalıyor, saatler giderek artan işkencelerle sabrımı sınarken kafamın içindeki tazılar sürekli saldırı buyruğuyla kırbaçlayan efendilerine boyun eğiyor. Bağırsam hangi melek duyar ki sesimi? (s.22)

Bir zamanlar, belli ki, bir çiçeğin büyüyüşünü izlediğim, güneşin adımlarını saydığım, belleğimin bir oyunu değilse, saati geldiğinde gülümseyen hayvanı doyurduğum o günlerin adasından çok ama çok uzağım artıık. Her yanımdan yaralar almışım, yaraların gözleri var; bütün dünyayı iyileşmesi olanaksız bir hüzün yumağı olarak gören gözleri ve kandan oluşan bir gök yüzüne asılı anlatılmaz ağızları var. (s.22)

Nasıl nazik olabilirim? Her gün yuvasını yeniden yapan bir kuşun huzuruna nasıl kavuşabilirim? Mecburiyet kaçmaya yarayacak kadife kanatlar sunmuyor insana. Aşkın tohumlarıyla, tam anlamıyla ölümüne, paramparça bedenim. (s.22)

Her zaman kurban olmaya aday bir günahsız o. Yaşamın deli akışından zarar gören her şeyin tanrıçası o. Kolları neden böyle bomboş? (s.23)

Gece, penceremin dışında derenin sesiyle çağıldıyor, bir zamanlar dokunuşunu tattığı ve aklından hiç çıkaramadığı çocuğu arıyor: Doğanın yasalarına uymayı kendisinden daha iyi başarmış olan o çocuğu. (s.23)

Omuzları hep acı çekiyormuş gibi,
basık göğüsleri yağlanmış Bakire Meryem Tapınakları gibi acınası. Nasıl konuşabilirim onunla? Nasıl rahatlatabilirim onu? Kırda yürürken ayağımın altında ezilen çiçeklere söyleyebileceğimden fazla ne söyleyebilirim ona? (s.23)

Sevgilim, sevgilim gel bizim yanımıza yat, çünkü sen de aşktan başka hiçbir şeyin tohumunun ekilemeyeceği bir topraksın. (s.24)

Doğanın yas tutmaya ayıracak vakti yok, her şey dünyanın dönüşüne bağlı, başına ne felaket gelirse gelsin, o var gücüyle yer altı törenlerini ve kendisinden beklenen bütün kehanetleri yerine getirir. (s.24)

Hayat ne kadar durağanlaştı, saatler inanılmayacak kadar uzadı. Kayalıkların dibindeki altın renkli çimenlere oturduğumuzda aramıza giren güneş, boş yere aradığımız bir çözümü ayağımıza getiriyor ama bu çözümün hemen uygulanması gerektiğini biliyoruz. Daha önce hiç ölüme aşık olmamıştım ya da aşağıdaki kayalıkların mutlak ölüm anlamına geldiğine sevindiğim olmamıştı. Oysa şuan ölme fikri cazip bir melankoli tülüne sarılı, her tür ayartıya eşlik eden bir şey olup çıktı. Çünkü aşkı inkar etmenin - belki ölümle inkar dışında - bir güzelliği yok, aşkın önünde başka hangi yol uzanabilir ki? (s.25)

Dünyanın, bütün dünyaların, merkezinden ne kadar uzaklaşırsam o kadar kolay olacak kendimi kandırmam ama ben güneşin kollarında yanıp tutuşurken bir kibrit alevini görebilecekmiyim? (s.26)

Tanrı'nın sabrının iyiden iyiye taştığını gösteren cezanın gümbürtüsünü bekliyorum. (s.26)

Siagara içmeyi öğrendim çünkü tutacak bir şeye ihtiyaç vardı. Elimde sigara olmadan durmaya korkar oldum. (s.27)

Gökyüzünde bulutlar ağır ağır ve kümeler halinde hareket ediyor. Bir araya toplanıyorlar ve ben onların dağın arkasında siyah uzun bir gökkuşağı oluşturarak denizin üzerinde kayboluşunu korkuyla izliyorum. Artık çok yakın o Şey. Çömelip Tanrı'nın gazabını beklemekten başka yapılacak bir şey yok. (s.27)

Doğa basıl bir unutma düzeneği geliştirebilir ya da Tanrım, sen, hangi akla sığmaz gerekçeleri öne sürerek sabrımın gücünü tüketen bu tutkuyu bastırabilirsin? (s.31)

Odamda kadının ağzından hiç çıkmamış çığlıklar yankılanıyor, vicdan azabının asmaları döşemeyi ve altındaki nemli mahzeni delip gecek gibi hızlı büyüyor. Cırcır böceği, gözüm döner de şeytan beni yine kışkırtır diye, kulağıma hiç durmadan uyarılar gönderiyor. Tuzak kuruldu ve ben tuzağa düştüm. (s.32)

Kör oldum ama gözümü göre eden şey kan, aşk değil. Aşk kılıcını çekti, suçuma kılavuzluk etti, kadın, denizde boğulmak üzereyken o tek can kurtaran botunu seçen biri gibi imdat diye çırpınıp bağırarak elimi kolumu bağladı, suyun üstündeki o yüzle benim tutkumun puslu maskesi üst üste bindi artık. (s.32)

Kapımı kilitledim ama korku dışarıda pusuda. (s.32)

Bütün çığlıklar fırtınanın kargaşasında yitiyor. (s.33)

Kibrimi kayalığın tepesine ayağa dikip benliğimi yalnızca intiharın buluşturabileceği o benlikle başbaşa bırakıyorum. (s.33)

Yaşam zaten korkunç tehditler altında, o yaraladığım kadın, acısını seyretmesi benim için bir ceza olan kadın, güçlükle nefes alarak kıyıda yatıyor ama hala yaşıyor. Bir korkak gibi tir tir titriyorum, o gulyabaninin açık duran avucundan ne yaşamı çekip alabiliyorum ne ölümü. (s.34)

Korku, üstümdeki davranış denen giysinin altında içorganlarımı kemiren bir kurt gibi. (s.34)

Tanrı'ya inanmayanlar cesaretimi kırıyor, Tanrı sesimizi duyurabileceğimiz bir uzaklıkta değil. Pencereme üşüşen kalabalıkla baş edebilmek için umudumu yitirmeden iyi melekleri toplamalıyım. İçeriyi gözleyenler kapıya engeller yığdığımı anlarlarsa bundan yararlanıp hep birden üstüme atlayabilirler. (s.35)

Bir ardıç kuşu yumurtası gibi kırdım kalbini. Kırıklar onun sonlu ufkuna kadar uzanıyor. (s.35)

Baş aşağı duran adamın hangi palangası seni yukarıya çekti de kaşla göz arasındaki o anlamsız gülüşlerin başladı ve sen güneşten beslenir oldun? Benimki gibi bir umutsuzluğun üstesinden gelebilmekmiydi yoksa senin ödülün? (s.36)

Ayağımla yanlışlıkla çaresizlerin üzerine bastım, bu cinayetimin avuntu götürür hiçbir yanı yoktu. Acım suçumu hafifletecek kadar güçlü değildi. Okaliptüs ağacında gelecekteki intikamın gök gürültüsüyle öten güvercin, söyle bana, nasıl bağışlatayım kendimi? Bu volkanın benim mucizemin habercisi olduğunu söyle. (s.36)

Yüreğim kendi kendini tüketiyor. Gerçeğin zehirli ritmiyle atıyor. (s.36)

Islak bir kanat ürkek geceyi süpürüyor, sabah, ruhları bekleyen zihnime soğuk çözümlerini üflüyor. (s.36)

Ama benim umut kadar cılız, ölüm kadar kaçınılmaz anka kuşu aşkım, sabah gökyüzünde bir put gibi işe koyulan bir işçi gibi soluk soluğa, pırıl pırıl parlıyor. (s.36)

Bir yabancıdan gelen en basit soru karşısında bile büyülenmiş gibi kalıyor, yüzümde anlamsız bir gülüşle, sadece bu ateşli sıvının gözlerimden dışarı akışını hissederek, aptal aptal bakıyorum. Aşkın elinde tutsağım artık, hiçbir kurtuluşum yok. (s.39)

Onun bir işaretiyle, yeni doğmuş bir kuştan daha ilkel bir güdüyle baştan ayağa ağız kesilerek gözlerimi kapatıyorum, titreyerek o cennete eş dokunuşu bekliyorum.  (s.40)

O gelgitlerin üzerindeki ay, çiy, yağmur, aşkın bütün tohumları ve özü. Kemiklerim bambu ağacı gibi çıtırdıyor. Ben üzerinde bitkilerin yetiştiği toprağım. Ama Filizlendikleride bende bir tanrı olacağım.
O kadar çok şey var ki elimde, birden çok zenginleşiyorum, bunu hak edecek, bu kadar çok şeye sahip olmamı haklı kılacak hiçbir şey yapmadım. Hem de öyle bir boşluğun ardından. Ben hiçbir şeyim, hiçbir şeye layık değilim, demeyi öğrenmişken hem de. (s.40)

Oldu işte, mucize gerçekleşti, herşey bugün başlıyor, dokunduğun herşey yaşam buluyor; yeni aya iki büyük yıldız eşlik ediyor; güneşli gün coşkulu bir parıltıyla sona eriyor; şu son yirmi yıldır bana yoldaşlık etmiş kederli dostlarım, yol yol uzanan sokaklar, solmuş sardunyalar, çocukların cılız bacakları, bütün dünya beni neşeyle kucaklıyor, üzerime atlıyor, sonunda gerçekleşen doğuşu müjdeliyor. (s.40)

Ne olacak şimdi? Hiçbir şey. Herşey oldu zaten. Zaman şimdiyle sınırlı ve zamanın getirebileceği başka birşey yok. Hiçbir şey bu şimdiki zamandan daha değerli olamaz, daha önce de olmadı hiç. Hayatta küçük gerçekler yok, sadece kocaman bir tane var. Dünyayı aşkımıza katabiliriz, hiçbir öfke zarar veremez ona, kıskançlık bile. (s.41)


Size göre Aşk diye bir şey var demek? (s.41)

Ama benim içdenizlerimdeki gürültü, içimdeki bu doğumun, aşkın kıyameti anımsatan doğumunun, göz kamaştırıcılığı onun söylediklerini anlamamaı engelliyor. Bir tepki vermek, çok derin uyuyan ve uyumaya devam etmek isteyen bir insanı uynadırmak kadar zor. Gülümsüyorum ama ayakarım yere basmıyor, aşktan başka gerçeklil yok. (s.41)

Onun o uçucu sözcüklerinin arasında bütün dünyanın düşmanlığını kazandığımızı, sıradan insanların - her türlü mucizeye olan - nefretini harekete geçirdiğimizi fark edememişim. Tek istediğim herkesin başımdan gitmesi, beni bu tamamlanmışlık duygusuyla içine dalıp gideceğim, öylece dalıp gideceğim bir yaşamla baş başa bırakması.   O kadar uzun zaman aşağılandım ki. Anlam denen şey başımın üzerinde sürekli kanat çırpıp durdu da bir türlü tutamadım onu. Şimdi de geldi başıma kondu. Dairenin ta merkezine çöreklendi. Aşığım, aşık, aşık - ama aynı zamanda da herşey bu adam. (s.42)

Dövünmeye zaman yok ki, hiçbir şeye yok. Kanayan bir kalple coşkuyu sadece kırmızının zenginliğinde bulmalıyım. (s.42)

Bir süre loş sokaklarda bu bilinmezin acısıyla dalgın ürkek yürüdüm, ..... acıyı böylece çevreye hiç belli etmeden aşmayı umuyordum. Ama korkuyordum ürküyordum ve inanmıyordum, umut ediyordum. Beni bir gemi gibi batıran azgın bir deniz değil ele konan bir kuş sanmıştım ben onu. (s.42)

Yerkürenin bir parçası oldum artık : Onun coşup taşan dalgalarından biriyim. Ağaçlarla, sinekkuşlarıyla, gökyüzüyle, meyvelerle ve karıklardaki sebzelerle hep bir ağızdan şakıyorum. Onların hepsi ya da hiçbiriyim. İsteğe göre şekil değiştiriyorum. (s.42)

Biraz coşku ya da sevgiye mi gerek duydunuz? Bomboş bir bahçenin ıslak yaprakları mısınız? Yüzüstü mü bırakıldınız, üşüyor musunuz ya da aç, felçli, kör müsünüz? Avuç avuç alın, alın, artanını saklarsınız!
(s.43)

Bu, Bugün. Bütün yolların ulaşmayı istediği, bütün ayakların varmaya çalıştığı nokta. Dünyanın dertleri, tasaları, yanlışları neler? Adete denizdeyim, cebirle ilk tanıştığım günkü kadar vahil be büyülenmiş gibiyim.(s.43)

İmrenilecek ne varsa alın götürün: Üzerinde adımın olduğu gümüş taraklar,uzun tuvalet, araba, yüzlerce hayran, lokantada iyi karşılanmak - ben en arsız gönüllerin hayal edebileceğinden bile daha zenginim, her yanımdan taşıp akan iyilik duygusuyla en asık suratları bile yıkayabilirim. Elimde ne varsa, ne olabilecekse, dünya bana ne verebilecekse hepsini alın, ben yine de yeni keşfedilmiş bir ülkenin imparatoriçesiyim, ne Kolomb'un ne Cortez'in hayalini bile kuramayacağı bir ülke. (s.44)

Beni kalbinin üzerine bir mühür gibi bas, kolunun üzerine, bir mühür gibi, çünkü aşk ölümden güçlüdür. (s.44)

Beni konuşmamak ve sevmek suçlarından yargılıyorlar. (s.48)

Kıskanç dünyanın gözleri gardiyanın gözleri olmuş, kapıdaki gözetleme deliğinden içeriye bakıyor. Yine de tek işkence erkeğinden yoksun olmak. (s.48)

Bizi birbirimizden ayırırken onun dizine dokunduğumu görmüşlerdi, gözlerimizdeki şey yüzünden bakışlarımızı da ayırmaya karar verdiler. Ne için yaşar insan o zaman? (s.48)

Bütün insanlar bize düşmansa kim yanımızda olacak? Bütün dileklerimiz özeldi, kendimizden başka kimseyi katmadık tutkularımıza. Yalnız göz göze bakışmakla gençlerin ahlakını bozmuş olabilir miyiz? Kimsenin başka işi yok mu? Büyük zararlara mı neden olduk? (s.52)

"Bana yemin ettirdiler--!"
"Usul gereği!"
"Ama Gerçeği istiyorlardı--!"
"Gerçek nedir ki?" (s.52)

Yani aşk, anne ve babanın gözündeki beklentileri kör edebiliyor; ya da benim aciliyetimin zarif dili onları merhametten eritiyor. (s.56)

İşlemediğime inandığım günahlar için kimseden af beklemiyorum, öyleyse bir sevgili gibi bağlandığım o yerleri bırakıp eve döndüğüm için neden ağlıyorum? (s.56)

"Aşk mı? Saçma sapan bir şey!" diyecekti annem, " önemli olan bağlılık, ahlak ve alışılmış davranış kalıpları." ama gözleri kafasında ortaçağ delilerininki gibiydi. Oysa babamdan daha fazlasını beklemiştim. Zihnini bir davanın kanıtı gibi gözler önüne serebilirdi o. Yalnız herhangi bir duygusallağın yaklaştığını görecek olursa döner sandalyesinde sallanarak acı acı gülümser, geçmesini beklerdi: "Bu işe aklını fazla takmışsın bence." Ardından bütün karşıt görüşler ordusu geçide başladı. (s.61)

Ben efsanedeki kapı kapı dolaşıp ekmek isteyerek kimlerin iyi yürekli olduğunu bulmaya çalışan yeşil cinim. İnsanların hepsi kötü aslında, hiçbiri iyi yürekli değil.(s.62)

Hayır, aşkın hiçbir savunması yok, gözyaşları olsa suçluluğu arttırır. Akıllı ol. Normal davran. Sen akıllı bir kızsın. Aklını kullan. Kedini oyala, bir işe yaramaya çalış. (s.63)

Ne akıl, ne duydu, ne açgözlülük, ne acıma, ne zeka, ne kurnazlık, ne çıkar ne de evlatlık görevimdi elimi seninkiyle birleştiren. O an düşünmeden hareket ettiğimi kimse iddia edemez. (s.65)

Ben onu hüzünle, pişmanlıkla, özlemle ya da umutsuzlukla yaşamıyorum. Ben onu yarınsız ve zambaklar beklemeden yaşıyorum. O yetiyor, o şu anım, yanında birşey getirmese de herşeyi veriyor bana. (s.66)

Aşk ölüm kadar güçlüdür. (s.66)

Yazık, bu düşünceler senin günahın, senin utanç giysilerin. (s.69)

Tanrı karşısında savaşı kaybettiği için Lucifer'i sevenler var. Şeytanın da kendisine göre haklı olduğu noktalar vardı, belkide eskiden cennet ülkesinde çürümüş birşeyler vardı. Hayatlarını kurtarsınlar diye kütüklerin üzerine bırakılan sincapların kuyruklarını ya da kapandaki tavşanların çeliğe karışmış, kemirilmiş pençelerini görmediğimi sanma. (s.69)

Benim melekliğe heveslendiğim filan yok. Ama insanın sırf hafif bir coşku ve mutluluk hali içinde görünmekle bile düşman kazanabileceğinmi iyi bilirim.
Yanlızca şunu hatırla: Ben bir rahatlık değil, ulaşılacak son noktayım.
Ben seni kör etmeye değil bulmaya çıktım. (s.70)

O olağanüstü yüz de bir utanç numarasıyla damgalanmış olarak suçlular galerisine iliştirildi. Deli gömleğiyle yatağa atıldı hemen. Burası hastane mi yoksa hapishane mi? Bilemiyorum. (s.73)

Karının çığlıklarını duydum: Neden çocuğu doğurmama izin vermedin, ah neden çocuğu doğurmama izin vermedin? (s.74)

Sana inanıyorum elbette, sana inanıyorum, çünkü senin için yalnız ben vardım, böyle dememiş miydin? Evet, demiştin, bu kıza iyi bak, çünkü o damarlarımdaki kanın akışını, yıldızların hareketini, mevsimlerin geri gelişini sağlayan kişidir.(s.76)

Dünyanın on asırlık acıları bile benim aşık olduğum gerçeğinin önemini azaltabilir mi? (s.80)

Bütün bildiklerimi getiriyorum gözümün önüne ama hiçbir anlam çıkaramıyorum. (s.80)

Ben hala VARIM, buradayım, hep var olacağım, diyor: belleğin ölümcül bir darbe alacak: unutacaksın, silineceksin, ama ben yok olmayacağım. (s.81)

Kim güneşli bir havada otururken intiharı düşünür ki? (s.84)

O aşka karşı günah işledi, bunu Acımak adına yaptığını söylese de; Acımak, Aşkla, kaybedilmesi kaçınılmaz bir savaşa girmek demektir, acımakla işi olmamalıydı onun, kararsızlığıyla, uğruna herşeyini, elinde avucundaki kumar oynamaya gelmeyecek herşeyi tehlikeye atmakla Aşkı yaraladı. (s.85)

Yani kutup yıldızsız kaldım. Umutsuzluğuma hangi yasak gem vurabilir? Beni ne durdurabilir artık? (s.86)

Herşey bu kadar basit ve açıkken kendini yok etmeye niyetli, gözü donmuş umutlarımı aşkı nasıl telkin edebilirim: Her gece onun göğüsüne damlayan gözyaşları kadının gözyaşları; karısı için endişeleniyor; yirmi dört saatini dolduran duyguda acıma duygusu zaten, aşk değil.
Belki onun umudu benim. ama karısıda içinde yaşadığı an. eğer içinde yaşadığı an karısıysa, ben içinde yaşadığı an değilim. Değilim işte, öyleyse nasıl oluyor da kimse benim ölü olduğumun farkına varmıyor, kimse beni görmeye kalkmıyor. Çünkü kelimenin tam anlamıyla bitmiş haldeyim. Boş bakışlarla amaçsız geziyor. Güçsüzlüğümü göz önüne seren yaşlar döküyorum. (s.86)

Herkesi kendime uzak buluyorum. Herkesi, her şeyi görmezden geliyorum, çürüyüp bir leşe dönüşmeme engel olmaya kalkan herkesten nefret ediyorum. Doğa yalnızca bunaltıcı bir hava, çiçeklerse varoluşun bezginliğini insanın yüzüne vuruyor. (s.86)

Son on gündür hissettiklerim aşktan çok umutsuzluk. Aşksız ben bir hiçim, hem de onun düşünebileceğinden de ölümcül durumum, o doğanın beni dirilteceğini düşünüyordu oysa. Doğa bana iyi davrandı aslında, mucizeler yarattı benim için, ama sonuçta bu noktaya gelimdi işte, doğanın beni tutsal aldığı bu ana. (s.87)

Bazen kafese sıkışmış başımın ağrısını bir yandan öbür yana iterken, benim acım buysa eğer, diyorum, kimbilir o kadın ne acılar çekti - yüz katını bunun, bir umut ışığı olmadan, bense onun derin ve dayanılmaz kederinin tepesinde mutlu umutlu oturdum. (s.87)

İşte zihnimde inatla boy veren umudun çimi bu, belki de bu gece onun ağzının, bütün güllerin ortası gibi görünen o ağzın, benimkinden başka bir ağzın üzerine kapanacağını, özürlerle, sevgiyle, meme emen bir bebek gibi o ağza yapışacağını aklıma getirmemeye çalışıyorum hiç. (s.89)

Siz sadece gerçeğe olan inancımı geri verin bana, ben kansere, dedikoduya, savaşa çare bulayım. Siz bana o gerçeği verin, ben de ellerimi kesip o kadına vereyim ki bir saatliğine de olsa huzura kavuşsun. Yaralayın beni, aldatın ama yeter ki aşktan emin olayım. (s.91 )

Söyleyeceğimiz bir şey var mı acaba, çok bildiğini sanan bizlerin? (s.93 )

Nasıl da amaçsız sürükleniyorum. Ne kadar tehlikeli bir boşluktayım. (s.98)

Çok kötü bir haldesin değil mi, tatlım? Çok feci lekelendin? (s.101)

Ah! Benim seksle filan işim yok aslında, öpüşüp koklaşmaktan çok sıkılırım. (s.102)

Ben yalnızım. Bir azize olamam ben. Ben istediğim adamı istiyorum. Dünyadaki herkesin içinden onu seçtim ben. Buz gibi kararlılıkla seçtim onu ben. Ama tutku buza benzemez. Beni tutuşturdu. Dünyayı tutuşturdu. Aşk, aşk, yüreğim rahat bırak, kollarınla sar beni, yüreğimi rahatlat. O küçük piçi hisset. (s.102)

Yazgı, bu son bildirgemi duy, onu bugün elimle imzaladım, imzalı, ayrıntılı, herşeyi anlatıyor, en son ve değişmez vasiyetim. (s.104)

Merkez İstasyonu'nun oraya oturup ağladım. Varoluşun mekanik akışı beni rahatlatamaz, perişan yüzümü farkeden garsonların yakınlığı avutamaz. (s.107)

Benim bentleri yıkıp taşan kederimin ırmağında nereye sürükleniyoruz hep birlikte? Ah kasırga, karar ver artık. Neresi olursa olsun, yeter ki bir yerde karar kıl. (s.108)

Kendini bir bırakabilse ağlayacak. Bir zaman o da insanca duygular taşıyordu. Ama ne hale geliniyor görüyorsunuz? (s.110)

Aşka ne zaman vaktin olacak, tatlım? (s.111)

Bütün kutup yıldızlarım kayan yıldızlara dönüştü. Zihnim büyük bir selde gemi enkazı gibi sürükleniyor. Hiçbir bunalımlı ergen bir acı sona doğru böylesine çılgınca sürüklenmemiştir dünyanın gürültüleri sürüyor. (s.112)

Kanımın aktığı her yara onun öpüşleriyle açılmışken orada zalim rüzgarların önünde çaresiz sürüklense de nasıl acıyabilirim ben ona? (s.114)

Ve yüzeye çıkamadan boğuluyorum. Dipteki su yosunlarına ulaşamadan boğulıyorum. Irmağın bakışını görmezden geliyorum. Oysa ömünde dans ediyor. Şehvetle bakıyor bana. artık iyice tükendim. (s.115)

Bütün gece ağladıktan sonra yüzüm ne kadar beyazsa sayfada o kadar beyaz. Harabeye dönmüş zihnim kadar da kısır. Bütün şehitlikler boşuna. Kendini gereğinden fazla kurban etmenin kanında boğuluyor o da. Silahları bir kenara koy aşk, çünkü bütün savaşlar kaybedildi. (s 118 )

Canım, sevgilim, uyuduğun yerden duyuyor musun beni? (s.119)