Georges Perec etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Georges Perec etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2024

Georges Perec / Şeyler (Alıntılar)


 Yaşam kolay, yalın olacaktı burada. Maddi yaşamın tüm sorunlarına, tüm yükümlülüklerine doğal bir çözüm bulunacaktı.

..düzensizliğinin bile çok büyük çekiciliği bulunacaktı.

Hiçbir tasarı olanaksız gelmeyecekti onlara. Ne hınç, ne acı, ne de çekememezlik duyacaklardı. Çünkü olanakları ve arzulan her zaman, her noktada uyuşacaktı. Bu dengeye mutluluk adını verecekler ve özgürlükleriyle, sağduyularıyla, kültürleriyle, ortak yaşamlarının her anında onu keşfetmesini, korumasını bileceklerdi.

Zaman zaman, kitaplarla dolu bu duvarların, tümüyle eve uydurulmuş, öyle ki sonunda kendi
kullanımları için yaratıldıklarına inandıkları bu eşyaların, bu güzel, yalın, tatlı, ışık saçan nesnelerin arasında tüm bir yaşam uyum içinde geçebilirmiş gibi gelecekti onlara.

Oysa arzu ufukları acımasızca karartılmıştı; gerçekleşemeyecek, dev düşleri, yalnızca ütopyaydı.

Hiçbir zaman yengiyle çıkamayacakları bir yıpranma savaşı başlıyordu.

Kendilerini garip bir gevşeklikle bıraktıkları bu aşırı büyük düşlerle gerçek eylemlerinin boşluğu arasında, somut gereksinimlerle parasal olanaklarını bağdaştıracak hiçbir akılcı tasarı yer alınıyordu. İsteklerinin enginliği onları felce uğratıyordu.

Rahatlık eksikliği korkunçtu —ki kuşkusuz en kaygı verici olanı da buydu. Maddi, somut bir rahatlık değil, bir çeşit serbestlik, aldırmazlık. Sinirlenmeye, gergin, açgözlü olmaya —kıskanmaya da denebilir— yatkındılar. Refaha, olduklarından daha iyi durumda olmaya karşı duydukları sevgi çok kez aptalca yapılan bir yandaş toplama çabasında kendini gösteriyordu.

Konforlu, güzellikler içinde yaşamak hoşlarına giderdi. Ama yanlızca çığlıklar atıyorlar, hayran kalıyorlardı, zenginlik içinde olmadıklarının en kesin kanıtıydı bu.


Lüks adını verdikleri olguda asıl sevdikleri, bu lüksün ardında yatan paradan başkası değildi çok kez. Zenginlik belirtilerine kaptırmışlardı kendilerini; yaşamdan önce zenginliği seviyorlardı.

Ne dönemecini, ne de sonunu bildikleri bir yol boyunca sürükleniyormuş duygusunu duymaya başlamışlardı şimdiden.

Kuşkusuz kendilerini bir şeye adamak, eğilim olarak adlandıracakları güçlü bir gereksinim, onları yükseltecek bir heves, tüm benliklerini dolduracak bir tutku duymak herkes gibi onların da hoşuna giderdi. Ne yazık ki tek bir hevesten, daha iyi yaşama isteğinden başkasını duymuyorlardı ve bu onları tüketiyordu.

İnsani olan hiçbir şey onlara yabancı değildi.

Değişiyorlardı, bir başkası oluyorlardı.

Herşey yeniydi. Duyarlıkları, zevkleri, yerleri, ne varsa onlan şimdiye değin bilmedikleri nesnelere götürüyordu hep.

İzledikleri yolun, açıldıkları değerlerin, bakış açılarının, arzularının, heveslerinin, bütün bunların zaman zaman umutsuzcasına boş göründüğü doğruydu. Nazik ya da anlaşılmaz olmayan hiçbir şey bilmiyorlardı. Oysa bu onların yaşamıydı, bilinmedik, baş döndürücü olmanın ötesindeki coşkuların kaynağıydı, engin yeğin bir şekilde açık bir şeydi.

"Yeni insanlar"dı onlar; henüz her yana diş geçirmemiş genç kadrolar, başarı yolunun yarısına
gelmiş teknokratlard

Çağlarının insanlarıydılar. Hallerinden memnundular. Tümüyle de kandırılmış sayılmayacaklarını söylüyorlardı. Mesafelerini korumasını biliyorlardı. Rahattılar ya da en azından öyle olmaya çalışıyorlardı. Mizah duygulan vardı. Aptal olmaktan çok uzaktılar. ileri düzeyde bir analiz, oluşturdukları gruptaki farklı akımları, içten içe var olan çelişkileri rahatlıkla onaya çıkarabilirdi. Kılı kırk yaracak, ince ayrıntılara dek inecek bir sosyometri farklılaşmaları, karşılıklı dışlamaları, gizli kızgınlıkları çok çabuk ortaya koyardı. Az çok beklenmedik bazı olayların, minicik kışkırtmaların, incir çekirdeğini doldurmayacak sorunlarda yanlış anlaşmaların ardından, içlerinden birinin tüm grup arasında geçimsizlik yarattığı da oluyordu. O zaman güzelim dostlukları yıkılıyordu. Cömert sandıkları birinin tam bir cimri olduğunu ya da bir başkasının katıksız bir egoist olduğunu yapmacık bir şaşkınlıkla farkediyorlardı. Anlaşmazlıklar çıkıyor, kopmalar oluyordu. Zaman zaman da birbirlerini kışkırtmaktan şeytanca bir zevk alıyorlardı. Ya da çok uzun süren somurtkanlık, soğukluk, araya uzaklık koyma dönemleri oluyordu. Birbirlerinden kaçıyorlar ve
karşılaşmamaya çalışmakta kendilerini haklı görüyorlardı, ta ki bağışlama, unutma, sıcak barışma anları gelip çatıncaya dek.. Çünkü ne de olsa birbirlerinden vazgeçemiyorlardı.

En büyük zevkleri birlikte unutmak yani eğlenmekti.

..yaptıkları küçük yolculuktan söz ediyorlardı. Zaman zaman da bu ortak düşlere giderek daha çok gömülerek düşlerden kopmamak istercesine sessiz bir işbirliğiyle onları yenilerler, sonunda da gerçekle tüm bağlarını koparırlardı. Böylesi zamanlarda, ara sıra gruptan yalnızca bir el uzanırdı: garson gelir, boşalmış seramik kupaları götürür, yenilerini getirirdi, çok geçmeden de sohbet koyulaşır, az önce içtiklerinden, susuzluklarından, sarhoşluklarından, mutluluklarından başka konu konuşulmaz olurdu.
Özgürlüğe vurgundular. Dünya onlara göreymiş gibi geliyordu; tam susuzluklarının ritmine göre yaşıyorlardı, taşkınlıktan da dindirilecek gibi değildi; coşkulan sınır tanımıyordu artık. Bütün gece boyunca yürüyebilir, koşabilir, şarkı söyleyebilir, dansedebilirlerdi.

Kendilerini bomboş, aptal gibi hissederlerdi ve unutulmaz içki aleminin anısına, sanki onları içmeye iten hareketin kendisi, dağıtamadıktan çok daha derin bir anlayışsızlığı, daha diretici bir sinir oluşu, daha kararlı bir çelişkiyi körüklemişcesine belli belirsiz bir duygu, anlaşılmaz bir öfke, bir nostalji duygusu karışırdı.

Filmden çıkıyorlardı; mutsuz oluyorlardı. Düşledikleri film değildi bu. Her birinin kendi içinde taşıdığı,
tüketemeyecekleri tam ve mükemmel film değildi. Yapmak istedikleri ya da kuşkusuz içten içe yaşamak istedikleri film değildi bu.
Böylece onlar ve dostları, sevimli ve tıklım tıklım dolu dairelerinde gezileriyle, filmleriyle, kardeşçe bir dostluk içinde geçen ziyafetleriyle, kusursuz tasanlarıyla yaşıyorlardı. Mutsuz değillerdi. Kaçamak, anlık bazı yaşam sevinçleri günlerini aydınlatıyordu. Bazı akşamlar yemeği yedikten sonra masadan kalkmaya karar veremiyorlardı; bir şişe şarabı bitiriyorlar, cevizleri kemiriyorlar, sigaralarını yakıyorlardı. Bazı geceler gözlerine uyku girmiyordu; yan oturur halde, yastıklara dayanarak, aralarında bir küllük sabaha dek konuşuyorlardı. Bazı günler saatlerce sohbet ederek dolaşıyorlardı.

Herşeyin bir anda yerle bir olması için çok büyük bir olay gerekmiyordu: en küçük uyumsuzlukta, basit bir kararsızlık anında, fazlaca kaba bir işaretle mutluluktan paramparça oluyordu.

Otuz yaşına gelmemiş insanların belli bir bağımsızlığı korumaları ve keyiϐlerine göre çalışmaları kabullenilse de, hatta zaman zaman serbestlikleri, açık görüşlülükleri, deneyimlerinin çeşitliliği ya da "çok yönlülük" diye adlandırılan nitelikleri takdir edilse de, otuz yaş dönemecini bir döndüler mi (böylece otuz yaş da bir dönemeç gibi görülmeye başlanır), çok çelişkili bir davranışla, müstakbel işbirlikçilerden her birinin kesin bir istikrarlılık göstermesi, kesinlikle dakiklik, disiplin, ciddiyet ve sadakat duygusuna sahip olması şart koşulur, işverenler, özellikle reklâm dünyasındakiler, otuz beş yaşını geçmiş kişileri işe almamaktan başka, otuz yaşında hiçbir yere bağlanmamış bir kişiye güven duymakta da tereddüt ederler. Bu gibilerden, her zamanki gibi geçici süreler için yararlanmaya gelince, bu bile olanak dışıdır; istikrarsızlık ciddiyetten uzaktır; otuz yaşındaki insan artık bir yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir yer edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz.

Kendilerini fareler gibi kapana kısılmış, tuzağa düşmüş hissediyorlardı.

Aptaldılar —aptal olduklarını, yanıldıklarını, ne olursa olsun ötekilerden, dolu dizgin gidenlerden, tırmananlardan daha haklı olmadıklarını kaç kez yinelemişlerdi kendilerine.

Yeryüzünün en adi, en berbat durumundaydılar. Gelgelelim, durumun adi ve berbat olduğunu bilmelerinin bir faydası yoktu, öyleydiler işte: Epeydir, "çalışmayla özgürlük arasındaki zıtlık artık güçlü bir kavram oluşturmuyor," diyorlardı; ama yine de onları en başta belirleyen buydu.

En mutsuz insanların kendileri olmadıklarını söylüyorlardı. Belki de haklıydılar. Ne ki modern yaşam, başkalarının mutsuzluğunu yok ederken onların mutsuzluklarını göklere çıkarıyordu: ötekiler doğru yoldaydılar. Odžtekiler önemsiz insanlardı.

Zaman zaman önceki kuşakların hem kendileri, hem de yaşadıkları dünya hakkında daha kesin bir bilince sahip olduklarını düşünüyorlardı

Vicdanları rahat değildi kuşkusuz. Ama sonuçta anımsadıkları kadarıyla, bir zamanlarki katılımları ne ölçüdeyse, şimdi de o kadar sorumluluk hissediyor ya da çok genel bir düzeyde ahlaki zorunluluklara uyuyorlardı. Bu kayıtsızlıkta yakıcı birçok isteklerinin boşluğunu, hatta belki de yakışıksızlığını görebilirlerdi.

Yeni şeyler öylesine aldatıcı, öylesine bulanık, tek öykülerine, düşlerine öylesine bağlıydı ki. Bezmişlerdi. Yaşlanmışlardı, evet. Bazı günler daha yaşamaya başlamadıkları izlenimine kapılıyorlardı. Ama sürdürdükleri yaşam giderek geçici, kırılgan gibi geliyordu onlara ve sanki bekleyiş, sıkıntı, darlık onları yıpratmış; doyurulmamış arzular, yarıda kalmış sevinçler, yitirilmiş zaman, herşey doğalmış gibi kendilerini güçsüz hissediyorlardı.

Ama dostluklar da dağılıyordu.

Hemen hemen tüm dostlar birbiri ardından yenilgiye uğradılar.

Yaşamları aşk ve sarhoşluktan oluşuyordu. Tutkuları sınır tanımıyordu: özgürlükleri sınırsızdı. Ne ki ayrıntılar yığını altında boğuluyorlardı. Iǚmgeler siliniyor, bulanıklaşıyordu; ancak ϐlu ve karmaşık, kırılgan, saplantılı, aptalca, zayıf birkaç parçacık kalıyordu akıllarında. Artık bütünlüklü bir hareket değil teker teker tablolar, dingin bir birlik değil kaskatı parçalar vardı.

Sayıklamalar içinde uzun zaman yaşanamazdı. Çok şey vaadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı

Ne sevinç, ne üzüntü hatta ne de sıkıntı duyuyorlardı, ama hâlâ varolup olmadıklarını, gerçekten varolup olmadıklarını kendilerine sordukları oluyordu; düş kırıklığına uğratıcı bu sorudan, hiçbir özel hoşnutluk çıkaramıyorlardı, şu ayrıntı dışında: zaman zaman, belli belirsiz, bu yaşam uygun, yerinde, tuhaf ama, gerekliymiş gibi geliyordu: boşluğun ortasındaydılar, dik yollardan, sarı kumlardan, lagünlerden, gri palmiyelerden oluşan insansız bir dünyaya, anlamadıkları, anlamaya da çalışmadıkları bir dünyaya yerleşmişlerdi, çünkü geçmiş yaşamlarında bir gün bile belli bir görünüşe, ortama, yaşam tarzına göre biçimlenmeye, değişmeye kendini uydurmak zorunda kalmaya hazırlanmamışlardı.


25 Kasım 2020

Georges Perec / Uyuyan Adam (Alıntılar)

 Yeniden merhaba.
Eğer bir kitap yazmış olsaydım kesinlikle bu kitap olurdu. Bu zamana kadar okuduğum yüzlerce kitap içinde benim yazdıklarıma en benzeyen kitap bu oldu. Siddhartha'yı paylaştıktan sonra başlamıştım, Kafka ile açılış ve tek kelimesini asnlamadığım 3 sayfadan sonra, sebebini bilmediğim bir şekilde bende bambaşka duygular uyandırıp içimi ısıtan bir kitap oldu. Eskiden Radikal blogda yazdığım yazılara çok benziyor sanırım o yüzden. Fazla beklemeden paylaşmak istedim.

Altını çizdiğim alıntılar..


"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde." - Franz Kafka- (Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler) (Giriş)

Oysa sen, uykusuz geçen saatlerini, var mıyım, neden varım, nereden geliyorum, ben neyim, nereye gidiyorum gibi soruları kendine sorarak geçirenlerden değilsin. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı sorusu üzerinde hiçbir zaman ciddi olarak düşünmedin sen. Metafizik kaygılar soylu yüzünün çizgilerini adamakıllı derinleştirmedi. Ama, o ok gibi kararlı çizgiden eser yok. (s.18)

Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin bir kaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın hiç çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne de tasalarını. Yolculuklara çıktın ve dönüşte yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin.
Dostlarını görmüyorsun. Kapını açmıyorsun. Postada bir şey var mı diye inip bakmıyorsun. (s.19)

Dostların bıktı artık, kapını çalmıyorlar. Onlarla karşılaşabileceğin sokaklarda pek yürümüyorsun artık. Sorulardan, rastlantı eseri karşına çıkan birinin bakışlarından kaçıyor, sana ısmarlamak istediği birayı ya da kahveyi kabul etmiyorsun. Sadece gece ve odan, üstüne uzandığın dar sedir, her an yeniden keşfettiğin tavan seni koruyor. (s.21)

Tanı koymaya alışık değilsin ve bunu yapmak da istemiyorsun. Seni rahatsız eden, seni duygulandıran, seni korkutan, ama bazen de coşturan şey başkalaşmanın aniliği değil, aksine, bunun bir değişim olmadığı, hiçbir şeyin değişmediği, -bunu ancak bugün bilsen de- öteden beri böyle olduğun duygusu, o belirsiz ve ezici duygu; çatlak aynadaki bu yüz senin yeni yüzün değil, maskeler düştü sadece, odanın sıcaklığı onu eritti, uyuşukluk onları yerinden söktü. Doğru yolun, güzel kanaatlerin maskeleri. Bugün artık pençesine düşmüş olduğun şey hakkında yirmi beş yıldır hiç mi bir şey anlamadın? Kendi tarihinde hiç mi çatlaklık, zayıf nokta görmedin? (s.21)

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet. (s.32)

Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de. Bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar. Serüvenlerin öyle iyi betimlenmişler ki, en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacaktır. (s.33)

En yüksek tepelerin doruklarına ne diye tırmanasın ki, sonra inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin? Neden sürünesin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı...(s.33)

Hayır. Sen, yap-boz oyununun eksik parçası olmayı yeğliyorsun. Tasını tarağını topluyorsun. Şansını hiç
denemiyor, hiçbir işe hiçbir umut bağlamıyorsun. (s.34)

Odan dünyanın merkezi. (s.37)

Öğrenecek çok şeyin var, öğrenilmeyen her şey: yalnızlık, kayıtsızlık, sabır, sessizlik. (s.41)

Kendini koyveriyorsun; senin için neredeyse kolay bir şey bu. Çok uzun süredir izlediğin yollardan kaçınıyorsun. Yüzlerin, telefon numaralarının, adreslerin, gülümsemelerin, seslerin anısını silmeyi geçip giden zamana bırakıyorsun. Unutmayı öğrendiğini, günün birinde unutmak için kendini zorladığını unutuyorsun. (s.42)

Dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. (s.48)

Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. (s.56)

Kayıtsızlığın ne başlangıcı vardır, ne de sonu; değişmez bir durumdur kayıtsızlık; bir ağırlık, hiçbir şeyin sarsamayacağı bir kıpırtısızlık, bir cansızlıktır. (s.64)

Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. hiç dinlemeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun:tavanlardaki çatlakları, parkenin dilimlerini, gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları, ağaçları, suyu, taşları, geçen arabaları? artık tükenmez olanın içinde yaşıyorsun. her bir gün ses ve sessizliklerden,ışık ve karanlıklardan, yoğunluklardan, bekleyişlerden, ürpermelerden oluşuyor. olan tek şey, her seferinde biraz daha yitip gitmen, sonu olmadan başıboş dolaşman: vazgeçme bıkkınlık, uyuşukluk, kendini koyveriş? artık sen dünyanın adsız efendisisin, tarihin üzerinde artık etki yapmadığı kişisin, yağmurun yağdığını artık hissetmeyen, gecenin gelişini artık görmeyen kişisin. ne bir aşama sırası, ne bir tercih. dingin bir kayıtsızlık seninki. (s.64)

Sen ulaşılmazsın. (s.67)

Gözünden bir şey kaçmıyor, ama yakaladığın bir şey de yok, yakalasan da çok geç, hep çok geç, gölgeler, yansımalar, çatlaklar, savuşmalar, gülümsemeler, esnemeler, yorgunluk ya da vazgeçiş. (s.78)

Mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi.. (s.78)

Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Var olan tek şey yalnızlık, her seferinde er ya da geç karşında bulduğun, dost ya da yıkıcı yalnızlık; onun karşısında, her seferinde yalnız kalıyorsun, yardımdan yoksun, şaşkın ya da afallamış, umutsuz, sabırsız. (s. 79)

Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden? (s.79-80)

Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin? (s.80)

Sabit fikirleriyle yaşayan herkes; insan müsveddeleri, insan kalıntıları, kahvelerde, barlarda patronların tepeleme doldurdukları bardakları ağızlarına götüremeyip onların eğlencesi olan zararsız, bunak ucubeler, saygıdeğer görünmeye çabalayarak Marie Brizard'larını bir dikişte yuvarlayan kürklü, geçkin orospular...
Ve tüm diğerleri, en kötüleri, alıklar, hınzırlar, kendinibeğenmişler, bildiklerini sananlar, bilgiççe gülümseyenler.  (s.82)

Sanki her an, kendine şöyle demek ihtiyacını duyuyormuş gibisin: Bu böyle, çünkü ben böyle istedim; ben böyle istedim yoksa ölürüm. (s.85)

Onun yürüyüşünü, yüzünü, ellerini, ne yaptığını, yaşını, düşüncelerini hayal etmeye çalışıyorsun sık sık. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, onu hiç görmedin bile, olsa olsa bir gün onunla merdivende karşılaşmışsınızdır belki, geçebilsin diye duvara yapışmışsındır, ama bilmeden, o olduğunu kesin olarak söyleyemeden.... onu dinlemeyi, ona kendi istediğin biçimi vermeyi tercih ediyorsun. (s.87)

Ama belki de bilmeden, sırt sırta sessiz bir yaşamda sen de ona aitsindir. Belki o da senin gibidir, sen nasıl onun öksürüğünü, ıslıklarını, çekmece gürültülerini kolluyorsan, belki onun için de senin etajerin üzerine koyduğun fincanın sesi, alıp alıp bıraktığın gazetelerin hışırtısı, dar sedirin üzerinde yerlerine yerleştirdiğin oyun kâğıtlarının kayışı, su seslerin, soluğun, su damlasıyla, çanla, sokak ve şehrin gürültüleriyle birlikte, akan zamanın, süreduran yaşamın kalın dokusunu oluşturuyordur. Belki de umutsuzca seni tanımaya çalışıyor, algıladığı her işareti sonu gelmez biçimde yorumluyordur. Gazeteleri buruşturan sen, dışarı çıkmadan günlerce odanda kalan ya da odana dönmeden günlerce dışarda kalan sen kimsin, ne yapıyorsun? (s.90)

İnsan ne harikulade bir buluş! Isınsın diye ellerine, soğusun diye de çorbasına üfleyebilir. (s.99)

Dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. Ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine..... Günahkar adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günahlarının bağışlanması için yaratılmışlardır. (s.100)

Ne var ki hiçbir şey olmadı: hiçbir mucize, hiçbir patlama. Birbiri ardınca sıralanan her bir gün, gülünç çabalarındaki ikiyüzlülüğü ortaya sermekten, sabrını aşındırmaktan başka işe yaramadı. (s.101)

Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup yıktın: düzen ya da eylemsizlik, başıboş sürüklenme ya da uyku, geceleyin devriye gezmeler, yansız anlar, gölgelerin ve ışıkların kaçışı. Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi, kendini sersemleştirmeyi, kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki. Ama oyun bitti, büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.
Ölmedin. Delirmedin. (s.102)

Eğer çirkin olsaydın, belki çirkinliğin gözalıcı olurdu, oysa çirkin bile değilsin, (s.102)