30 Aralık 2023

2023'ün ardından.... iç dökme


Sevmedim seni 2023. Hem de hiç sevmedim. İlk gününden son gününe kadar. Hayatım da yaşadığım en büyük fiziksel ve duygusal acıları yaşattın. Ölümün kıyısından döndüm, ki bende değişim sürecini başlatan ana etken o oldu. Hiç bilmediğim, çalışmadığım yerden sorumlu tuttuğun derslerde acı sınavlar verdin. Hırpaladın, sarstın yeri geldi al aşağı ettin, dibin dibini gösterdin gördüklerimden acıdan nefesim kesildi. Önceliklerim, değerlerim değişti. Hayata insanlara bambaşka pencerelerden baktım. Hiç ummadığım insanlardan ummadığım iyilikler, kötülükler, ihanetler gördüm. İçimden daha ağır kelimeler geçse de akışına bıraktım herşeyi. Kötülüklerden, kötü insanlardan arınma ve onları tanıma yılım oldun.

Otuzdokuz yıllık hayatım da, hiç bu denli sorunla uğraştığımı hatırlamıyorum. Olsa da dış kapının dış mandallarıydı, o kadar sarsmamışlardı. Hayatınızın için de olup, ummadığınız anda inen o darbe gerçekten can acıtıcı. Domino taşı gibi arka arkaya geldi herşey. Yıllarca sessizce kenarda bekleyen kişiler, konular olaylar hatta hiç olmayan gerçekleşmeyen şeyler bile konuşuldu. Patır patır tüm hançerler birbirini takip etti. İnsanların yüzü gülerken, meğersem için yıllarca için de ne kadar büyük nefret kin biriktirmiş.  Yıllarca bu an için hazırlanıp, sıralarını beklemişler. Kafaların da kurdukları senaryosunu yazdıkları saçmalıkların gösterileri için. Tam bir maskeli balo, söyleyeyim; filmin sonunda da hepsi düşüyor. Hakkını vermek lazım benim adıma iyi şeylerde oldu. Herşey de kötü diyemem sinir bozsa da iyi tarafından bakmak lazım.

Maskeler düştü bir bir, bazısı kibrine, bazısı o çok öğündüğü aklına, kontrolüne, bazısı da bu zamana kadar bu boyutta olduğunu göremediğim o pis egosuna yenik düştü. Araların da bir kaçı bunların hepsini yaşadı. Kimisi kendi menfaatleri için başkasının değerlerine, kutsalına, aklına kalbine saldırdı leke sürmeye çalıştı ama tüm pislikler ellerinde kaldı. Tahminen o pislikler görülmesin diye de kendi üstlerine sürdüler. Kara leke gibi kalsın üzerlerin de. Kıçlarına kına olarakta yakabilirler. Aslında içten içe hissettiğim ama adını koyamadığım, başkası fark edip uyarınca konduramadığım o kadarı da olmaz dediklerimin sandığımdan çok daha fazlasının olabilceğini gördüm. Sevmedim seni deyince alınma çokça konu da iyi dersler verdin. Hepsini not aldım. En güzel tarafı gözümü açtın, hayatım da toptan temizlik yaptın.

İnsanların kötülüğünün, iki yüzlülüğünün sahteliğinin boyutu konusunda ne kadar ileri gidebileceğini ve benim insanlara iyi bakma konusunda baya saf olduğumu gördüm. Bu gördüklerim olgunlaştırdı, canım yandı ama Anka kuşu misali kendi içimde hiç tanımadığım bilmediğim bir 'ben', ortaya çıkardı. Bu aralar onu tanımaya çalışıyorum, huyu suyu eski Kırmızı dan baya farklı. Şimdilik iyi anlaşıyoruz bakalım bana neler öğretecek ilerleyen yıllarda. En basiti normalde dokuz mahalleyi yakıp yıkacağım, hesabını sormadan acısını çıkarmadan bırakmayacağım şeylere mimik bile oynatmadım. Nedenini niyesini sormadım. Tek kelime bile etmedim. Sanırım herkesin dilinden düşürmediği, olgunlaşmak denilen şey böyleydi.

Hayat gerçekten hepimiz için sürprizlerle dolu. Düşünsenize on, yirmi yıl önce nasıl bir hayat hayal etmiştiniz ve şuan nerede ne haldesiniz. Ben tahminimin hayalimin ötesin de yaşadım birçok şeyi. Mükemmel bir eş, şahane çocuklar, hayatını çocukları için yaşayan, her daim arkamda olan bir anne baba. Bir çok konu da şanslıydım, hala da öyleyim. Hayatta ki tüm şanssızlıklarıma rağmen var ettiğim en büyük şanslar. Tüm bu yaşadıklarım bana hayatta ki en önemli şeyin doğup büyüdüğün aile, kendi var ettiğin aile ve sağlık olduğunu gösterdi..

Üst üste yaşadığım ve tam da geçen yılbaşı bu zamanlar domuz gribi ile birlikte yaşadığım covid sonrası, iki ay vahim boyutta olan ciddi bir hafıza sorunu yaşadım. Beş dakika öncene konuşulduğundan, çocuklarımın adından doğum tarihlerine kadar bir çok şeyi unuttuğum, hatta an gelip varlıklarını bile hatırlamadığım durumlar. Unutmanın yanında çok kötü bir algıda sorun süreç. Kimine göre bu benim için iyi birşeydi, herşeyi gereksiz ayrıntısıyla düşünen, kafası içinde çok kendi kendiyle konuşan biri olduğum için zihnimi rahat bırakmam dinlendirmem için bir fırsat olarak gördüler. Neyse ki geçti, akıl nimettir diye boşuna demiyorlar. İnsanlara sürekli aptal, anlayışı kıt derken aptal dediklerimden beter oldum.. Karma mı deniyordu buna? Ne derler. Kınadığın başına gelmeden ölmezmişsin.

Bu kadar mı? tabiiki de değil! O kadar okkalı giriş yaptık. Hayat insanlar, dersler, sağlık diye. Normalde beş saat diye planlanan ama sekiz buçuk saat süren bir takım operasyonlardan sonra hayatım kabusa döndü. Hiç böyle bir durumla karşılaştınız mı yada şey dediğiniz oldu mu, "evet ya tamam buraya kadarmış". Herşeyi kabullenip eşinizi çocuklarınızı sevdiklerinizi birilerine emanet edip, ne olur iyi bakın diyerek o anı beklediniz mi hiç? Geçen mart ayında bu durumu yaşadım. Bacaklarım da sinir hasarı ve pıhtı oluştu. Ameliyat öncesi vurulan kan sulandırıcılar ve giydirilen varis çorabına rağmen pıhtının oranı normalin üstündeydi.
Gözümü açtığım da iki ayak bileğimde oluşan o tarifsiz acı. Doktor iki gün boyunca resmen kaçtı benden, sürekli ameliyatta dediler, normalde sabah akşam kontrole gelirmiş. O gelmedi, geldiğinde de tabiiki saçma salak açıklamlar, çok panikti gözünü kaçırdı, o zaman anladım birşeyler olduğunu. Aynı şeyi farklı zamanlarda sorduğum, her defasında başka birşey dedi. O kadar yorgun ve halsizdim ki peşine bile düşmedim, yeter ki ayağa kalkayım dedim. Doktor kötü olduğundan değil ama birşeyler ters gitmiş. Sonrasında öğrendiğim kadarıyla kalbimle alakalı ciddi bir sıkıntı çıkmış. Onları asıl korkutan şey adliye personeli olmamdı. Savcılıkta çalışmam, müdürlerin ziyarete gelmesi savcıların araması baya korkutmuştu onları. Ha bu arada narkozdan çıkan bir şey hatırlamaz derler ya, hah inanmayın tam bir palavra. Dayanamıyorum nolur kesin ayaklarımı dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bir de eşime küfretmiştim :)

Kırkbir gün süren, özellikle ilk yirmibeş günü işkence gibi geçen. Deliksiz uykuya hasret bırakan, batmaları yanmaları dindirmek adına sürekli buz torbasında kalan. Hiç bir ilacın hatta morfinin bile işe yaramadığı tarifi olmayan bir acı ve o süre boyunca ayağa kalkamamak desteksiz basamamak. Meğer ayağının üstüne basabilmek ne büyük bir nimetmiş. Yürümek, ayağının yere basması sıradan birşey gibi ama bunu yapamayan için öyle büyük birşey ki..

Hayatın bize ne sürprizler hazırladığını bilemeyiz. Hayatım da hep kendi evlerim oldu, hiç kirada oturmadım ve otuzdokuz yaşında ilk kez kiraya çıktım. Dört ay oldu yeni eve yeni bir şehire geleli. Ve hayatım da en huzurlu olduğum zamanlardan birindeyim. Onbeş yıldır yaşadığım İstanbul'u terk ettim. Depremdi mülteciydi derken yaşanmaz olmuştu zaten İstanbul. Her yer o çöl faresi bedevilerle dolu. Süper kupa muhabbetinden sonra içimde ki Arap nefreti hortladı. Irkçı? Evet söz konusu araplarsa ırkçıyım. En azından nefretim de de, sevgimde de tatlı su hümanistliği yapmıyorum, dürüstüm.

İstanbul'dan, fazlasıyla dışlandığım hatta arada yakaladığım kadarıyla öcü gibi bakılan, bağnazlığın yobazlığın yaygın olduğu ve hayatta yaşamam yaşayamam dediğim bir kente yerleştim. Eşim ve çocuklar benden daha çabuk alıştılar bu düzene. Hayat insanı güzel terbiye ediyor. Olmaz dediklerin oluyor, yapmaz dediklerin yapıyor. İnsan hayatta herşeye alışıyor, asla yapmam olmasın dediğin şeylere gün gelip ne olur olsun diyorsun. Keşke dediğin şeye sonra iyi ki olmamış diyorsun. Birşey tüm çabalara, iyi niyetlere rağmen olmuyorsa zorlamamak gerek sanırım. Olmaması belki hayrımıza olandır..

Hayat insanı çok güzel terbiye ediyor dedik ya, sadece bununla da kalmıyor ederken de farkındalaştırıyor. Mesela asla büyük konuşmamak gerekiyormuş. Asla asla dememek gerekiyormuş. Kimseye en saf en şeffaf halinizle kalbinizi hayatınızı açmamanız, içinize sinmeyen insanlarla aynı sofraya dahi oturmamanız gerekiyormuş. İçinize sinmeyen birşey varsa onun altından kesin bir bokluk çıkıyormuş. Anneniz, eşiniz, arkadaşlarınız birileri hakkında sizi uyarıyorsa dinlemek, en azından göz ardı edip kimseye kör bakmamak gerekiyormuş. Kimse için o yapmaz dememek gerekiyormuş. Herşey insanlar içinmiş. Hayatımızdan gelip geçenler, iyi kötü, doğru yanlış bize bir şey öğretmek için varlarmış. Keza bizim de hayatından geçtiğimiz insanlar, insancıklar için de geçerli bir durum.

Hayatımın kıyısından köşesinden bir şekilde dahil olmuş, hala olan ve artık olmayan iyi insanlar, iyi ki tanıdım sizi. Bir şarkı, bir kitap, bir sohbet, bir öneri bazen sadece içimizi dökmek için buluştuk, yeri geldi yerden kaldırdık birbirimizi hiç görmeden. Bazılarınızı sadece resimlerde gördüm, bazınızı hiç görmedim, sesini bile duymadım. Oturup bir çay kahve içmedik ama bana kattıklarınızla hep yanımda oldunuz, iyilikle güzellikle anılarak büyümeme yardımcı oldunuz.

Hayatımın kıyısından köşesinden bir şekilde dahil olmuş ve artık olmayan, olamayacak olan insancıklar, size de sonsuz teşekkürler. Kime güvenip kime güvenmemem gerektiğini, kime iç açılıp açılmayacağını. Endişe etmeden kime sırtımı dönüp, ona yaslanmam yada yaslanmamam gerektiğini. Herkesin doğruluk dürüstlük ahlak dersi vermesine kanmamam gerektiğini, söz konusu insanların egosu ve çıkarları olunca canım dediğini bile arkasından canından vurabildiğini. İyiliği güzelliği hak eden ve kıymet bilen insanlarla paylaşılması gerektiğini. Adalet, hak, insanlık, dürüstlük dersi verenlerin sandıkları kadar, hatta hiç mükemmel olmadıklarını ve anlatılanın anlatılan da kalmadığını ego malzemesi için hayatınızı sizi hatta çocuklarınızı bile malzeme yapıldığını. Yine yeni yeniden, kime güvenip kime güvenmemem konusunda sağlam bir imtihan, ders olduğunuz bana.
Bana canım cicim deyip, beni en yakınlarıma olmayanşeylerle gömmek. Ben bir ömür geçse yine anlamazdım, hakkını vermek lazım güzel oyuncusunuz. Zaaflarınızın kibrinizin kurbanı olup, geçte olsa gerçek yüzünüzü göstermeseniz ben yine sizin sömürgeniz olup, üstünden ego kastığınız biri olmaya devam ederdim. Beni yormayıp kendinizi sonunda belli ettiğiniz ve hak ettiğiniz gibi hepinizi hayatımdan keyifle siktir ettiğim için sonsuz teşekkürler. Kimin hatalarıyla yüzleştiğini, kimin yüzsüzleştiğini görmek güzel..



Hepsini bir oturuşta yazdım, noktalama imla anlatım bozukluğu vs şeylere bakmadım bile. O yüzden göz kulak tırmalayan şeyler için kusura bakmayın. Bir de alınan her ders için ayrı ayrı şarkılar seçtim..

   Umarım 2023'ü aramadığımız bir yıl olur. Sağlıklı huzurlu mutlu ve iyi insanlarla karşılaşacağınız, kötülerden arınıp, kötülüklerden korunacağınız çok güzel bir yıl olsun.. 2024 tüm güzellikleri getirsin ve artık şu arayı açan ve özlenen güzel dostlar da dönsün artık sahalara. Sarılacak bir yara, düzelecek bir durum, paylaşılacak iyi kötü bir an varsa, bana ulaşacağınız yolları biliyorsunuz..

Meri de kırismıs. Hepi de nüvyır. Cıngıl da bels..
Sağlıcakla, öpüldünüz.. çok çok kalp..


“Kızıyordum, artık kızmıyorum. Bir şey oldu epey önce, kimsenin beni öldüremeyeceğini fark ettim. Affedilmeyecek ihanetlere tanık oldum. Affetmeyeceğim. Affetmenin, ne büyük uyum isteği ve palavra olduğunu fark ettim. Çok uyumsuz muşum. Azıcık uyayım diye, ne fedakarlıklar yaptım, geçmiş olsun, affedemiyorum, etmeyeceğim de. Korku kendi cehenneminde debelensin, benim cehennemim başka..” Umay Umay- Röportaj










22 Aralık 2023

Dizi / Film Önerileri - 2

 Üç yıldır hiç öneride bulunmadığımı fark ettim. Son yıllar da çok dizi film izleyemesem de aklıma gelenleri ekledim. Bazıları keşke bitmeseydi deyip tekrar izlediğim diziler. Tanıdıklarım genel de benim izlediklerimi sıkıcı buluyor, çok yavaş diye ama bakalım belki aklınızı çelebilir. Bu arada Sanat Filmi sevdiğim doğrudur. :)

NORMAL PEOPLE
Sally Rooney'nin aynı adlı çok satan romanından uyarlanan dizi, İrlanda'nın küçük bir kasabasında yaşayan Marianne ve Connell'in arasındaki karmaşık ilişkiyi takip ediyor. Başrollerinde Daisy Edgar-Jones ve Paul Mescal'ın yer aldığı dizinin yönetmen koltuğunda "Room" filminin yönetmeni Lenny Abrahamson görev yapıyor.

Bu diziyi çok sevmekle birlikte hep neden dedim, neden hep insan bardağın boş yanını görür neden oluru olmaz yapar. Neden insan en mutlu olduğu zamandan yerden kişiden bile kaçma isteği duyar.
Marianne karakterine benzer birini tanımıştım, onu hatırlattı bana çokça. Keşke devamı gelse.
Platform: BLU Tv






THE END OF THE F***İNG WORLD
Charles Forsman'ın çizgi romanından uyarlanan bir kara komedi. Sorunlu bir ergenlik geçiren iki gencin, sıkıcı hayatlarından kurtulup, kendi özgür yaşamlarını kurma çabalarını konu alıyor.

Annesi gözünün önünde intihar eden yeni yetme bir psikopatla hatta sosyopatta diyebiliriz. Asi uyumsuz bir başbelasının kara mizahı. Öldüreceğim diye fırsat kollarken onun için ölmeyi göze almak, ah hayat..
Platform: Netflix





ABSENTİA
Bir seri katilin peşinden giderken iz bırakmadan kaybolan bir FBI ajanını konu alıyor. Altı yıl sonra ormandaki bir kulübede ölmek üzereyken ve geçmiş yıllara dair hafızası gitmiş hâlde bulunur. Eve döndüğünde, kocasının tekrar evlendiğini ve oğlunu başka bir kadının yetiştirdiğini, adının birkaç cinayete karıştığını öğrenir.

Castle dizisinden tanıdığımız Stana Katic'in başrolünü oynadığı ve (bence) oyunculukta en üst seviyeye ulaştığı 3 sezonluk bir dizi. Gerilim gizem, kasvetin bol olduğu. Bazı mantık hatalarını da barındıran ağır ilerleyen ama kendini izlettiren bir dizi. Seveni de çok sevmeyeni de. Ben severek izledim.
Platform: Amazon Prime






2:37
Altı liseli genç, her zamanki günlük rutinleri içinde yeni bir güne daha başlamışlardır. Bugunü diğerlerinden farklı kılan tek olay, saat 2:37'de hepsinin hayatını sarsacak önemli bir olayın gerçekleşecek olmasıdır.Aynı zaman dilimi içerisinde bu altı gencin de hayatlarına girmeye başladıkça, teker teker bütün gizleri ile yüzleşmeye başlarız. Ama bu gizlerin altından ortaya çıkacakların her biri birbirinden sarsıcıdır.

Finaliyle oldukça sarsan ve üzen 2006 yapımı bir Festival filmidir.





MİLLON YEN WOMEN
Manga uyarlaması olan oniki bölümlük Japon dizisi. Güzel ve gizemli beş kadın, tuhaf ev işlerini yerine getirmesi karşılığında düzenli bir aylık ödedikleri başarısız roman yazarı Shin ile aynı evde yaşamaya başlar.
Gizemli bir davetiye üzerine başarısız bir yazarın evine 5 kadın taşınır. Kadınlar adama aylık kişi başı 1 milyon yen kira ödeyecek ve bunun karşılığında adam onlarla ilgilenecek, fakat odalarına girmeyecek ve kesinlikle hiç birşey hakkında soru sormayacaktır. Akşam yemeklerinin birlikte yenmesi de zorunludur.
Platform: Netflix





EUPHORİA
Yönetmen koltuğunda Augustine Frizzell'in oturduğu aynı isimli İsrail yapımı diziden uyarlanan Euphoria'da 17 yaşındaki Rue'nun hikayesi anlatılıyor.. Zendaya'nın hayat verdiği Rue'nun anlattığı hikayeler; seks, kimlik arayışı, travma, sosyal medya, uyuşturucu, aşk ve arkadaşlık gibi temaları ele alıyor.
17 yaşındaki rehabilitasyondan yeni çıkmış bir uyuşturucu bağımlısı olan Rue karakterinin etrafında dönen hikayede. Kimlik aidiyet arayışın da olan transseksüel Jules. Öfke sorunuyla cinsel güvensizliklerini saklamaya çalışan Nate dizinin ana karakterleri.
İnsanların asıl tramvaları kendi aileleridir sözünü özetleyen bir dizi.
Platform: Amazon Prime





BEN SENİN BİLDİĞİN ERKEKLERDEN DEĞİLİM

Utanmaz bir şovenist, kadınların egemen olduğu bir dünyada uyanıp, güçlü bir kadın yazarla karşı karşıya geldiğinde kendi silahıyla vurulur.
Kafasını direğe vurduktan sonra tabir yerindeyse kadınların egemen olduğu paralel bir evrende kendine gelir. Keser döner sap döner hesabı kendinin ve diğer erkeklerin yaptıklarını kendileri yaşar. :) Eğlenceli bir film
Platform: Netflix


20 Aralık 2023

Simone de Beauvoir / Ayrılmaz İkili (Alıntılar)


  Simone de Beauvoir’ın fazla kişisel bulduğu için yayımlamamayı tercih ettiği, manevi kızı Sylvie Le Bon de Beauvoir tarafından kısa bir süre önce gün yüzüne çıkarılan Ayrılmaz İkili, ikonik yazarın ergenlik döneminin, çocukluk arkadaşı Zaza Lacoin’le kurduğu dönüştürücü ve trajik dostluğun hayatını ve yazarlığını nasıl etkilediğini hissettiren otobiyografik bir roman. (Arka Kapak)

Zaza'ya
Gözlerim yaşlı bu akşam, siz öldüğünüz için mi yoksa ben yaşıyorum diye mi? Bu öyküyü size ithaf etmem gerekiyordu: Ama biliyorum, artık hiçbir yerde değilsiniz, sizinle bu edebî kurgu aracılığıyla konuşuyorum. Üstelik, gerçek anlamıyla sizin hikâyeniz değil bu, sadece bizden esinlenen bir hikâye. Siz Andrée değilsiniz, ben de kendi adıma konuşan o Sylvie değilim. (İthaf)


Dokuz yaşındayken çok uslu, küçük bir kızdım ama her zaman öyle değildim, çocukluğumun ilk yıllarında yetişkinlerin zorbalığı beni öyle şiddetli kaygılara sürüklerdi ki günün birinde teyzelerimden biri ciddi ciddi, "Sylvie'nin içine şeytan girmiş," dedi alenen. Savaş ve din beni mağlup etti. "Alman malı" plastik bir bebeğin üzerinde tepinmek suretiyle hemen örnek bir vatanseverlik gösterdim, zaten bebeği de sevmezdim. Fransa'nın kurtuluşunun benim iyi bir çocuk olmama ve iman gücüme bağlı olduğunu öğrettiler bana; bundan kaçamıyordum. (s.17)

İnsan inandığı şeye kasten inanmaz. Aklınıza bazı fikirler geldi diye cezalandırılabilir misiniz? (s.18)

Kavaklarla vedalaşırken bir kaç damla göz yaşı döktüm: Yaşlanıyordum, duygusallaşıyordum. (s.27)


Daha kaç yıl böyle geçecek? Kaç akşam? Yaşamak bundan mı ibaret? Birbiri ardına günleri devirmek mi demek? Ölene kadar böyle sıkılacak mıyım? (s.28)

Yetişkinler gibi havadan sudan konuştuk ama birden bire şaşkınlık ve sevinçle anladım ki kalbimdeki boşluğun ve keyifsiz geçen günlerimin tek bir nedeni varmış: Andree'nin yokluğu. Onsuz yaşamak, yaşamak değildi artık. (s.29)

Andree'nin çevresini saran duvarları ve nesneleri kaygıyla inceliyordum. Yayını kemanının tellerinin üzerinde gezdirirken kendi kendine ne söylediğini anlamak isterdim. Kalbi bunca sevgiyle doluyken, onca meşguliyeti varken, böylesi yeteneklere sahipken, çoğunlukla neden bu denli uzak ve bana melankolik görünen bir havaya büründüğünü bilmek isterdim. (s.32)

"Çocuk olmaktan yoruldum" dedi birden. "Bir türlü bitmek bilmiyor, size de öyle gelmiyor mu?"
Şaşkınlıkla baktım ona, Andree benden çok daha özgürdü, ev pek eğlenceli olmasa da ben yaşlanmayı hiç istemiyordum. On üç olmuştum bile ve bu fikir beni ürkütüyordu. (s.34)


Kitaplarda insanlar birbirlerine aşklarını, nefretlerini ilan ederler, kalplerinden geçenleri anlatma cesareti bulurlar; gerçek hayatta bu neden mümkün değil? Andree’yi bir iki saat olsun görmek, onu bir acıdan kurtarmak için iki gün iki gece yemeden içmeden yürürdüm: Ama onun bundan haberi yoktu! (s.35)

Bugün, bu ihtiyatlı kadının iç görüsüne hayranlık duyuyordum: Gerçek şu ki ben değişiyordum. (s.36)

"Tanrı'ya inanmıyorum!" dedim içimden. İnsan hem nasıl Tanrı'ya inanır hem de bile bile O'na itaatsizlik etmeyi seçer? Bu gerçekliğin karşısında bir an afalladım: Ben Tanrı'ya inanmıyordum. (s.37)

"Hayvanların ruhu olduğunu düşünüyor musunuz?" diye sordu Andree.
"Bilmem." "Eğer yoksa, bu büyük bir haksızlık! Onlar da insanlar kadar mutsuz. Ayrıca neden mutsuz olduklarını anlamıyorlar. "Anlamamak daha da beter." (s.47)

Asla! Bu kelime yüreğime ilk kez tüm ağırlığıyla taş gibi oturdu, uçsuz bucaksız göğün altında sözcüğü kendi kendime tekrarladım ve avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. (s.49)

"Eğer Tanrı iyi değilse, onun cennetine gitmeyi istemiyorum". (s.50)

“Beni sevmeye başladı,” dedi Andree. Başını benden yana çevirdi. “Bunun hayatımda nasıl bir değişiklik yarattığını size anlatamam! Beni kimsenin sevemeyeceğini düşünmüştüm hep.” (s.56)

"Siz bunu hiçbir zaman bilmediniz: Ama tanıştığımız günden itibaren varım yoğum siz olmuştunuz." (s.57)

Sevgimi ona hissettirmeyi nasıl becerememiştim? Bana o kadar büyüleyici geliyordu ki onun mutlu olduğunu sanıyordum.Hem kendim hem onun için ağlamak istiyordum.
"Tuhaf, bunca yıldır ayrılmaz iki dostuz ve sizi hiç de iyi tanımadığımı fark ediyorum. İnsanlar hakkında çok çabuk karar veriyorum," dedi pişmalıkla. (s.57)

Andree genellikle, benim kendi kendime güç bela kısık sesle ifade ettiklerimi, yüksek sesle, dobra dobra dile getiriyordu. (s.65)

Andree'ye gelince, yeni biriyle tanıştığında ilk tepkisi güvensizlik olurdu. Büyürken incil öğretileriyle, muhafazakarların çıkarcı, bencil ve bayağı davranışları arasındaki uçurumu utançla keşfetmişti, onların ikiyüzlülüğüne karşı katı, sinik bir tutum benimseyerek koruyordu kendini. (s.69)

O benim için hala son derece değerliydi ama artık dünyanın geri kalanı ve ben de vardım: Artık her şey ondan ibaret değildi. (s.70)

"Düşünme hakkına kaç yaşında erişilir? Sonsuza kadar böyle mi devam edecek?" (s.74)

"Neden onu öpmüyorsun?"
"Çok sevdiğimiz ama öpmediğimiz insanlar vardır."
"Öptüğümüz ama sevmediğimiz insanlar da vardır." (s.77)

Katı kurallarla düzenlenmiş bir hayatın ortasına düştüğüm aşikardı. (s.78)

Hayatımı sevdiğim insanlarla savaşarak geçirmek zorunda mı kalacağım? (s.102)

Mutluluk, mutsuzluk her şeyden önce kişinin ruhsal eğilimiyle ilgili bir meseledir. (s.106)

"Sevmek bahnesine sığınarak neden mantıksız davranmak zorundayız?" dedi Pascal. "Romantik önyargılardan nefret ediyorum." (s.106)

"Andree o kadar yüce gönüllü ki aşk yüzünden cehennemlik olacak. Zavallı Andree! Herkes onun ahirette mutlu olmasını istiyor. Oysa o bu dünyada birazcık mutlu olmayı öyle arzuluyor ki!" (s.109)

Andrée sıkça geç kalırdı; ahlaki kaygıları olmadığından değil, birbiriyle çelişen kaygılar arasında kaldığı için. (s.111)

"Bütün mutsuzluğumun nedeni yeterince inancımın olmaması", diye ekledi. "Anneme, Pascal'a ve Tanrı'ya inanmam gerekiyor: İşte o zaman birbirlerinden nefret etmediklerini ve hiçbirinin benim kötülüğümü istemediğini hissedeceğim."

Mezar beyaz çiçeklerle kaplıydı.
Andree'yi boğarak öldürenin bu beyazlık olduğunu gizliden gizliye,için için anladım. Trene binmeden önce o el değmemiş çiçeklerin üzerine üç kırmızı gül bıraktım. (s.118)

Bir kız çocuğunun yönlendiririldiği yol, evliliğe ya da manastıra çıkar; kendi kaderine, arzularına ve duygularına göre karar veremez. (s.123 Sonsöz)

04 Aralık 2023

Altı Çizili Kitap Cümleleri - 16

 


Hiç kimse insanların hepsini sevmez, İsa bile onları öyle safça sevmedi. Biz, çeşitli görünümlerle bize benzeyenleri severiz. Arzularımızı severiz..
-
Panait İstrati-

Dünyanın bütün dağlarında, ormanlarında, bir tek yaprağı bile bir başkasının tıpkısı olarak yaratmamıştır Tanrı. Oysa siz farklı olmayı delilik sayıyorsunuz.
-
Paulo Coelho-


Bir senelik bir zaman dilimi içinde kadınlarla alakalı kaç kitap yazıldığından haberiniz var mı? Peki kaç tanesinin erkekler tarafından kaleme alındığından haberiniz var mı? Evrendeki belki de en çok tartışılmış hayvan olduğumuzun farkında mısınız?
-
Virginia Woolf -


Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
-Sabahattin Ali-


"Aramızdaki temel fark ne, biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!" "Peki, sen ne görüyorsun bakalım?" "İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan."
-Zülfü Livaneli-


"Üstümdeki bu gökle yaşayamıyorum'' diyerek ağlayan kör kadına ne söyleyebiliriz?
''Biz de ayaklarımızın altındaki bu yeryüzüyle artık yaşayamadığımızı söyleseydik, bu onu rahatlatır mıydı?"
- E.M. Cioran -

İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.' Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet kim düşünürse, kim düşünceyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri noktaya ulaşabilir, ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.
-
Hermann Hesse-


Dünyada varoluşumun bu kadar sorunlu olacağını hiç tahmin etmezdim. Yirmi yaşında, kalıbı, rotası, adı gayet belli bir hayata yazılıydım. Otuz yaşına geldiğimdeyse, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk kadar şaşkındım. Ne bir rotam, ne kalıbım, ne de adım kalmıştı artık. Bildiğim, öğrendiğim hiçbir şeyden emin değildim. Ağzımı araladığımda, dudaklarım yuvarlaklaşıp bir balık misali ağır ağır açılıp kapanıyor, beynimde cümle fikrimi felç eden sıcak, koyu sıvılar dolaşıyordu. Oysa yaşlandıkça, en azından birkaç şeyden emin olması gerekmez miydi insanın?
-Murat Uyurkulak-


İlk karşına çıkanla tartışma; yalnızca iyi tanıdığın, saçmasapan şeyleri savunmayacak kadar anlama yetisine sahip olduğunu düşündüğün ve utanılacak durumlara düşmeyeceğini bildiğin kişilerle tartış; otoritenin dikte ettiklerine göre değil, nedenlere, gerekçelere dayanarak tartışmayı bilenlerle; sunulan nedenleri dinleyip dikkate alanlarla; ve nihayet, gerçeğe değer veren, karşı tarafın ağzından bile olsa iyi nedenleri memnuniyetle dinleyen ve doğruyu karşı taraf söylediğinde, yani kendisi haksız olduğunda da bunu hazmedebilecek kadar adalet duygusuna sahip olanlarla tartış. Demek ki yüz kişi içinde tartışmaya layık bir kişi bile zor çıkar. Geri kalanı ise bırakın ne isterlerse onu konuşsunlar, çünkü budalalık insan hakkıdır.
-
Arthur Schopenhauer-


02 Aralık 2023

Mine Söğüt / Başkalarının Tanrısı (Alıntılar)



Ben doğumu ve ölümü düşünüyorum, onlar hayatta kalmanın yolunu. Benim aklımda olanlar ve olmayanlar, onların aklında olacaklar ve olmamışlar. Ben hep şimdiki zamandayım, onlar hep gelecek zamanda.   Bu mudur hayat Efsun abla? (s. 9)

Bu noktada daha önce çömelmiş, vapurlara, karşı kıyıya, saraya, köprüye, camilere, martılarave denizanalarına bakarak tuhaf şeyler düşünmüş, dilenmiş, kendisini acındırmış, dünyayı umursamamış, herkesin utandığı şeylerden utanmamış, herkesin yaşadığı şeyleri yaşamamış bizim gibi insanların ve bizlere bakan ve bizlerin yanından geçip giden ve bizlere karşı acımayla öfke arası duygular besleyen başkalarının varlığının ebediliği bir bulut gibi tepemizde. (s.10)

Hepimizin geçmişinde yarım yamalak bir gerçeklik ve bolca hayal var. Anlattığımız hikâyelerden birbirimizi yarım yamalak tanıyoruz. Hepimiz birbirimizin hikâyelerine, hiç sorgulamadan, olduğu gibi inanıyoruz. Bizi bir arada tutan tek şey bu inanç. Aramızdaki bağ aslında pamuk ipliğine bağlı. Birimiz sussa, anlatmasa, kopar. Kopmuyor daha. O incecik bağın gücüne şaşırmadan, sanki her şey olağanmış gibi hep birlikte yaşıyoruz ve her şey ama her şey hakkında durmadan konuşuyoruz. (s.13)

Evet, bacakları olmayan ve yaşı yaşımın iki katı olan, zargana gibi zayıf ve yarı kaçık bir kadına aşık olabilirim ben. Farkında değilsin. (s.15)

Efsun Abla'nın geçmişi, hangisi gerçek hangisi hayal anlaşılmaz kahramanlarla dolu. (s.16)

Aklımı ne zaman terk ettim de bu kara deliğe düştüm ben? (s.16)

Kimin kim olduğuna önem veren bu dünyanın kimseye önem vermemesi üzerine düşünmeye başladığımız anda her şeyin altüst olacağını bildiğimizden olsa gerek, hiçbirimiz gerçekten kim olduğumuzun peşine düşmüyoruz. sadece hayali bir tanrının kulu olduğunu sanmak yetiyor insana. (S.17)

Şiiri sadece yazılır bir şey sanıyor Efsun Abla. Yaşanbileceğinden habersiz. Oysa kendisi bir şiirin içinde yaşıyor ama umurunda değil. Ne yaşadığı şey ne de kim olduğu. Kimsede onu umursamasın istiyor. Şimdiki zamanın insanı. Ne geçmişle bağ kuruyor ne gelecekle. “Kimsin?” desen, “Benim!” der o kadar. Hangimiz “Kimsin?” dendiğinde sadece “Benim!” diyebiliriz?
"Kimim ben?"
"Benden başka herkes."
Bu soruya her seferinde başka bir cevap buluyorum. Ama buluyorum, asla cevapsız kalmıyor soru. Bir sürü şeyim ben. (s18)

Ben Esfun Abla'yı, kendimi kaybettiğim yerde buldum. Ya da o beni kendisini aradığı yerde buldu. Emin değilim. İkisinden biri gerçek. Ve gerçek diye birşey yok. (s.19)

Her şey tam ve bir şey hep eksik. Çıkamıyorum işin içinden. Çıkamıyorum bu şehirden. Bu ölümden. (s21)

Benim gibi işe gitmek için erkenden uyananlar ve ev halkını uyandırmamak için parmak uçlarına basarak kendi evlerinde birer hırsız gibi dolananlar, hâlâ uyuyan çocuklarına odanın kapısından şöyle bir göz atanlar, mutfakta hızla bir şeyler atıştıranlar, vapuru, metroyu, servisi, otobüsü, minibüsü kaçırmamak için sık sık kolundaki/duvardaki/telefonundaki/masasındaki saate bakanlar, biz hepimiz, kadınlar ve adamlar, gençler ve yaşlılar, tembeller ve çalışkanlar, hevesliler ve bitkinler, hızlılar ve yavaşlar, şuurlular ve şuursuzlar, başarılılar ve başarısızlar, inançlılar ve inançsızlar, akıllılar ve aptallar, kurnazlar ve saflar, aldatanlar ve aldananlar... Biz hepimiz hep ve hâlâ o evlerden/evden/evlerimizden çıkıp işe/o işe/işlerimize gitmek için her sabah aynı saatte aynı şeyleri yapanlar, devamlı ve de hep birlikte aynı inançla/şuurla/korkuyla yaşamaya hazırlananlar... Her birimiz, bu döngünün dışına çıkarsak hayatta kalamayacağımızdan adımız gibi eminiz. Döngünün içinde olmakla dışında olmak arasındaki farkı düşünmek için ne zamanımız var ne de cesaretimiz. Ama heyula gibi korkularımız var. O döngüden çıkacak olursak başımıza korkunç şeyler geleceğinden eminiz de muhteşem şeyler de olabileceğini aklımız almıyor. (s. 23)

Geride kalanın ne olduğunu düşünesim yok. Önüme çıkacak olanın ne olduğunu da. Geçmişi ve sonrayı yok sayan zihnim sadece şimdiki zamanda. (s.24)

Her şeye gerçekten sahip olabildiğim tek zaman. Benimle soluk alan, benimle var olan, benim olan tek zaman. Hep içinde durabildiğim, gerçekten ve gerçek halimle var olabildiğim şimdiki zaman, şu an. Geçmişin devamlı elimden kayıp gittiği ve geleceğin de olamayacak hayaller yalanında devamlı eriyip bittiği bir hayatı terk ettiğim anda varlığını iliklerime kadar hissettiğim o muhteşem zaman. (s.24-25)

Şimdiki zamanın içinde nereye gideceğimi ya da nereden gittiğimi düşünmeden yürüyorum. (s.25)

Durup dururken, nedensizce, tüm bağlarından silkinivermiş, köklerini kendi kendine sökmüş, kendi iradesiyle toprağından kopmuş bir ağaca benziyorum. Ya devrileceğim ya da beklenmedik bir şekilde kanatlanıp uçacağım. (s. 25)

Sistem içine içine devamlı çöküyor. yeryüzünde gördüğümüz her şeyin temelinde bir enkaz. Tüm medeniyetler kendilerinden önce yıkılmış başka medeniyetlerin üzerine kurulu. Geçmişin kaderi gelecekte mütemadiyen tekrarlanıyor. İnsanlar baştan beri yeni şehirlerin hep yıkılmış eski şehirlerin üzerine kuruyor. O Yüzden en modern yapının bile hücrelerinde yıkılmış eski bir yapının izi var. Yara gibi. İnsan, o yaraların ıslaklığında yaşayan parazittir. Hayal kırıklıklarıyla geleceğe dair umutlarının birbirine göbekten bağlı olmasına umursamadan, yenenle yenilenin aynı şey olduğunu kaale almadan, çökmüş hayatlarını üzerine çöke çöke kurduğu yeni hayatları kutsamak için uydurduğu metinlere tapa tapa geldiği şu medeniyet noktasında, tarihin asalağı olarak var olmaktan başka seçeneği yoktur. (s.47)

Çünküler yok zihnimde. Geçmiş zaman kipi kayıp. Gidiyorum dedim gittim, dönüyorum dedim döndüm, diyerek yeniden katılamayacağım kadar katı kuralları olan bir dünyadan kaçıp geldim ben bu sınırsız boşluğa. Bu boşluk iyi. Bu yokluk muhteşem. Bu hiçlik büyüleyici. Hesap vermek zorunda olmadığım bir hayatın içinde, dünü de yarını da yok sayarak ve sadece şimdiki zamanda yaşayarak var olmanın büyüsünden çıkarsam, yüzleşeceklerime katlanamam. (s.64)

Matruşka, bir şairden korkunç masallar dinleyerek büyüyeceksin. Dünyanın tüm kötülüklerini bir şairin dilinden öğreneceksin. Şanslı bebek. Kıymetini bil, kimse korkunç gerçekleri çocukların yüzüne yüzüne anlatmaz. Kandırırlar çocukları Matruşka. Büyükler çocukları hep kandırırlar. Biz seni hiç kandırmayacağız. (s. 73)

Hülya'nın en vahşi hikayesi belki de şimdilerde kendisini ehlileştirmek istemesi. Ve bunu asla becerememesi. Peki nasıl böylesine vahşileşmişti? (s.75)

Aklımdan geçenin vahşeti kalbime işler diye çok korktum. Hala da korkarım. Emin olamam kendimden. Bir gün benden adalet dağıtmam istense kasılır kalırım. Bilemem haklı kim haksız kim. Doğru ne yanlış ne. İyi nerede kötü nerede? Bunları bilmemek benim en vahşi hikayem şair. Belki de o yüzden unuttum her şeyi. (s. 77)

Sadece dinliyoruz birbirimizi . Gerçekleri anlamak zorunda değil kimse. Biz de gerçeğin peşinde değiliz zaten. Birbirimizin peşindeyiz. Birbirimizin gerçeği her neyse, onu öylece kabullenebiliriz. (s.79)

Efsun Abla'nın her ânı vahşi. Hiçbir şeye boyun eğmiyor. Hiçbir şeye eyvallahı yok. Sözünü sakınmıyor. Kendisini ezdirmiyor. Ve herkesi, her şeyi eziyor . Kensi bacaklarını kesmiş bir kadın o, bizi neden biçip doğramasın? (s.79)

Önemli olan insanın kendisinden başkasına bakmayı bilmesi. O zaman biz de bir başkası olduğumuzu anlarız. İnsanın en büyük meselesi kendisini anlamlandırmasıdır şair. (s. 86)

Sen kendini ne kadar anladıysan, başkalarını da o kadar anlarsın. Kendi aklının sınırlarını aşamazsın. Kim olduğunu anlamak istediğin her insanda, kendinde ne kadarını anladıysan o kadarını anlarsın. Yok, illa başkalarını anlayacağım diyorsan, önce kendini unutacaksın. Kendini!
Sen unutabiliyor musun kendini? (s.86)

Unutmayı bir erdem, bir üstün yetenek, bir ayrıcalık olarak görmek istiyor.  Hiçbirimizin ulaşamayacağı bir mertebe. Ondan başka kimselerin yakasına iliştirilmiş biricik rütbe. (s.91)

.. hatırlamakla lanetliyiz biz. (s.91)

Bu hayatı göklerde uçarak ya da toprak altına girip çıkarak yeniden ve bambaşka bir yerden anlamaya çalışmakla şehrin içinde sürünerek, evsiz kalarak, kendisini öldürmekle öldürmemek arasında bocalayarak, yaşlı bir orospuya aşık olarak, genç bir orospuya kapılarak, çöpte bulunmuş bir bebeğe sahip çıkarak  ve her şeyi unutmuş bir adamın yedek hafızası olmayı göze alarak geçirmek arasındaki farkı  düşüne düşüne, bir yere bir gökyüzüne bakarken tepemde bir martı beliriyor
. Kanatlarında müşfik bir beyazlık, sesinde nobran bir hoyratlık. Bağırıyor bana yukarıdan yukarıdan. (s.94)

Ben ne kadar kendime ait olmayan bir hayat yaşıyorsam o da o kadar kendine ait olmayan bir hayat yaşıyor. (s.97)

Öldürdüğüm adamın hayaleti peşimde. Polisin değil bir ölünün beni kovaladığı sanrısıyla kendimi bambaşka bir yerden, korkularımdan yeniden tanıyorum.  Hayat bana bir cinayet işleyebileceğimi ve yakalanmaktan değil yüzleşmekten korkacağını anlatıyor. Ben anlamak istemiyorum. (s. 98)

Ben olsam sana tüm ödülleri veririm. Bütün birincilikleri. Bütün nişanları takarım, bütün madalyaları. Başını, omuzlarını, kollarını rengârenk çiçek lerden taçlarla donatırım. Bir taht yaparım sana, bir baht yazarım sana, bir krallık kurarım sana. Yaşadıklarının hepsini anlat, o anlattıklarının içinde ben de olayım isterim. Senin hikayenin son kahramanı olabilmek için canımı veririm. (s.102)

Bizi duymuyor gibi, gözlerini ileri doğru uzattığı ellerine sabitlemiş, belki de ilk kez, "Kendim ben?" diye düşünüyor. Oysa kimse kimdi, bunu en iyi o biliyor. Bazen en iyi bildiklerimiz hiç bilmediklerimizdir. (s.102)

Biz birbirimize bir şey sormadığımız için, biz diye bir şey var. Kimse kimsenin gerçeğiyle ya da yalanıyla ilgilenmiyor. Bu küçük klanda herkes o yüzden dilediği haliyle var olabiliyor. Ben bile. (s.103)

Ben hiç korkmadım ama korku saldın mı desen, çok derim. (s.116)

Sen kimsin Efsun Abla? Sen nesin? Bu ağır hikayenin hayatta kalabilmiş tek kahramanı olmanın acısını, ölmüşleri zihninde hala canlı tutarak mı çıkıyorsun? Hiçbir yeri ve hiç kimseyi terk etmiyorsun. (s.117)

Ölülerini gömmüyorsun. Öçlerini alıp bitirmiyorsun. Acılarını bile çekmiyorsun Efsun Abla. Kestiğin bacaklarını köpeklere atan adamı ben öldürdüm, sen öldürmüyorsun. O bacakları yiyen köpekleri ellerinle beslemeye devam ediyorsun. Hayaletlerle sarılı her yanın. O hayaletlerin çekip gitmesine izin vermiyorsun. (s. 117)

Hadi, bir şairin yapacağı ve yapamayacağı şeyleri düşünelim. Şair her şeyi ama her şeyi yapabilir. Hırsızlık yapabilir, cinayet işleyebilir, yalan söyleyebilir, ailesini ter edebilir, olmayacak insanlara aşık olabilir, sevişilmeyecek insanlarla sevişebilir, gidilmeyecek yerlere gidebilir, dönülmeyecek yerlerden dönebilir, kurulmayacak hayaller kurabilir, görülmeyecek rüyalar görebilir. Bir şairin her hangi bir insandan tek fazlası vardır. Kelimelerle sadece büyü yapmayı değil kara büyü yapmayı da bilir. İnsanlığın aklı olsa, Ortaçağ'da kadınlardan önce şairleri yakarlardı. (s.120)

Öfke onun en gösterişli sevme biçimlerinden. (s.121)

İnsan ilişkilerinin mikro boyutta tüm çıkmazlarını deneyimlemek için iki kişinin kısa bir süre bir araya gelmesi yeterli. (s.125)

Ne doğumumuz ne ölümümüz ne de doğumla ölüm arasında can çekişerek sürdürdüğümüz hayatlar bize ait. Başkalarının isteklerinden doğuyor, başkalarının istediği gibi yaşıyor ve başkaları yüzünden ölüyoruz. Bizim sandığımız hayat bizim değil, bizim sandığımız beden bizim değil. (s.126)

Senin bir bir tanrın mı var?
Benim tanrım falan yok. Ama başkalarının var. Kendi günahlarını temizlemek için bize para verenlerin tarısı bizimde tanrımız sayılır. (s.127)

Hayat ona ne kadar acımasızsa o da bize o kadar acımasız. Tutarsızlıklar üzerinden bir adalet kuruyor ve o adaletin üstünlüğünden zerre taviz vermiyor. Sadece doğru bildiğini savunmak için hepimizi bir kalemde eziyor. (s.128)

Ben aşık olduğum kadının aşık olduğu adamı öldürdüm. Ben aşk için aşkı öldürdüm. Bir sineği bile öldüremeyen ben, öldürdüğüm adamın cesedini köpeklere yedirdim. Ve dinlere karşı verilen bireysel, küçük ve nafile bir savaşta gerçekliğe kurban gittim. (s.128)

Hayat yine hep birlikte gördüğümüz ve hep birlikte dirilip dirilip öldüğümüz tuhaf bir rüya. (s.132)

Bir koca/baba olmanın ağırlığıyla hafifliği, ikisi birden üzerime aynı anda çöküyor. Terk ettiklerimle terk edemediklerim, sorumluluklarımla sorumsuzluklarım, varlığımla yokluğum hep birlikte hem büyük bir anlam yükleniyorlar hem de dibine kadar anlamsızlaşıyor. (s.137)

Kalabalıkların ortasında saklanmak bazen kuytularda saklanmaktan daha güvenlidir. (s.145)

Aklımda, cevabı kendisinden daha önemsiz yığınla soru. (s.152)

Başı kopmuş ama kalbi henüz durmamış bir hayvan gibiyim. Kendimi yok ederek yeniden var olmak hevesiyle şehrin bir ucundan diğer ucuna doğru yürüyorum ve denize varmak istiyorum. (s.153)

Sezgileri körelmiş insanlar, sadece kendi adımlarının derdinde, ulaşmak istedikleri hedefe gitme gayretiyle yanı başlarında olup biten onca şeyi görmeden, hiçbir şeyi görmeden, kör gibi, akılsız gibi, kötü gibi sadece kendilerini düşünerek, ilerliyorlar. Yoksa geriliyorlar mı? (s.154)

Küllerinden yeniden doğmaz kimse. Bir kere tutuştun mu, artık bitersin. (s.154)