01 Şubat 2024
Simone De Beauvoir / Mandarinler (Alıntılar)
“Herşey değiştiği oranda birbirine benziyordu.” (s.16)
“Bu bir masal değildi. Deniz kızı bendim. Tanrı ise gökyüzünün derinliklerinde soyut bir kavrama dönüşmüştü. Sonra da tüm gücümle sildim bu kavramı. Tanrı'yı hiçbir zaman aramadım; benden dünyevi yaşamımı çalıyordu. Ama birgün ondan vazgeçmekle kendimi ölüme mahkum ettiğimi anladım.” (s.31)
".. yaşama, ölüme, dünyaya ve dünyanın tüm korkunçluklarına uyum sağladım. Bu, benim işte! Ben, yani hiç kimse!" (s.43)
“Kendi ölümüme veya onunkine boyun eğmeye hazırım; ama umutsuzluğuna asla! Hayır! Ufukta kocaman bir tehdidin belirdiğini bilerek yaşamaya, her sabah güneşin doğuşunu bu duyguyla karşılamaya tahammül edemem. Hayır! Bazı gerçekler ve inançlar vardır ki alt tarafı sizi ölüme götürür.” (s.62)
“İnsanın kendi kendini tanımlaması ve sınırlarını belirlemesi zordu. İçtenlik! Hedeflemesi gereken tek özgünlük bu olmalıydı. Kendine koyacağı tek kural…” (s. 64)
“Paylaşamadığımız acılar bizde suçluluk duygusu yaratır.” (s.88)
“Bazı insanlar vardır, onları gördüğünüz zaman kendilerine nasıl tahammül ettiklerini düşnürsünüz. Beyinleri sulanmadıysa eğer, kendilerinden nefret etmeleri gerek.” (s.89)
“Geriye dönüşü olmadan biten o kadar çok şey vardı ki!” (s.90)
“Bir erkek, insanı sağlığına kavuşturacak bir alet değildi. Bunu geç de olsa anlamıştım.” (s.93)
“Ve birden geçmişimin bana neden zaman zaman bir başkasının geçmişi gibi göründüğünü anladım: Şu an da bir başkası olduğumdan!” (s.98)
“Acaba onu artık sevmemekle alçaklık mı ediyorum diye düşünüyordu. Yoksa onu bir zamanlar sevmiş olmak mı bir suçtu?” (s.100)
“-Senin özgürlük dediğin bana acı çektirmek mi?
-Eğer her istediğimi yaptığımda acı çekeceksen, seninle özgürlüğüm arasında bir seçim yapmam gerekecek!” (s.104)
".. Yapmak isteyip de yapamadıklarınızı düşünün bir. Kaçırılan tüm o fırsatlar. Nedense o an düşünüp bir atılım yapamıyor insan. Açık olacağına anlaşılmaz davranıyor.."
“Varolan beş duyumuzla algıladıklarımızdan öyle çabuk sıkılır ki insan!” (s.119)
“Ah! Beni yaşamak öldürüyor.” (s.138)
“Bir insan ses tonuna, sözlerinin anlamlarından daha çok önem verirse dürüstlüğüne ne derece güvenilebilirdi?” (s.185)
“Onun yerinde olsaydım bu yaşama dayanamazdım diye düşündüm. Ama onun yerinde değildim ve o, buna dayanabiliyordu.” (s.221)
“Kendi yarattıkları kişiliklerini hep yanlarında taşıyan insanlar nedense pek sıkıcı olurlar.” (s.240)
".. İnsan birini görmekten artık haz duymuyorsa, çekip gider. Hepsi bu işte!" (s.245)
“Sınıfsız bir toplumda, insanlığın ödün vermeden kendi kendine varolabileceğine inanma ihtiyacındayım.” (s.248)
“Yeni bir hayata başlamak, bir yerde hayatta kalmak gibiydi. Ve ben, bunu becerebileceğimi umuyordum.” (s.274)
“Onu ilgilendirecek birşeyler bulmalıydı. Ama hangi konularda? Onunla konuşmaya, meraklarını ortaya çıkarmaya çalışmalıydı. Ama herhalde onu müzelere, konserlere götürecek değildi. Kitap okuyup dünyayı anlatmak da mümkün değildi. Saçlarını usulca öptü. Onu sadece sevmek gerekiyordu; kadınlarla nedense hep aynı noktaya varılıyordu. Onları sadece sınırsız bir aşkla sevmek gerekiyordu.” (s.357)
“Bedeninden başka verecek bir şeyi olmayan bir kadının duygularını anlamak hiç kolay değildi.” (s.361)
“Zenginlik her zaman ortadadır; gözler önündedir yani… Yoksulluk ise daha özeldir, daha kendine dönüktür.” (s.384)
“Bedenlerimiz birbirini hissetmedikten, bakışlarımız birbirimizin bakışlarına dalıp gitmedikten sonra, ortak neyimiz kalıyordu ki? Yo, hayır! Ondan bana uzayabilecek bir köprü asla kurulamayacaktı. Zorlukla bastırdığım bu hıçkırıklar dışında…” (s.432)
"Mutlu olman için neye ihtiyacın var?" (s.445)
"Kuşku insanların aklına gelen ilk savunma mekanizmasıdır." (s.447)
“Senin olduğun gibi değil de düşlediğim gibi olmanı istemem, kendimi sana tercih etmek gibi birşeydi. Kendini beğenmişlikti yani…” (s.484)
“Günün birinde, yaşamını tümüyle değiştirmeden birini sevmiş olmanın cezasını çekecek miydim acaba?” (s.543)
"Bir zamanlar insanlar dostlarını düşmanlarından ayırt edebilirler, birbirlerini yaşamı bitirme pahasına severler, ölesiye nefret ederlerdi. Şimdiyse tüm dostluklara belli bir yanılma payıyla bakılıyordu. Nefret o eski şiddetini kaybetmişti; kimse artık yaşamını ne bir şeyler uğruna yitirmeye ne de başkasını öldürmeye fazla istekliydi." (s.582)
"Aşk gibi duygular aldatıcıdır, dostluksa yaşam gibi geçicidir. Ama nefret, birini yakaladı mı bırakmaz ve ölüm kadar kesindir." (s.619)
“İnsanın birini sevebilmesi için onu kendi kafasında biraz büyütmesi gerekir. Rolü iki kişi karşılıklı oynarsa buna değer. Ama tek başına kalınırsa iş saçmalığa dönüşür.” (s.658)
“İnsan artık sevmek istemediği zaman, gerçekten de sevgi duymazdı… Yine de bu; insanın isteğine bağlı olmamalıydı.” (s.673)
“Ne bekliyordum ki sanki? diye düşündüm. Geçmişi tekrar yaşama umudunu çoktan yitirmiştim; o halde ne umuyordum? Yitip giden bir aşkın yerini alabilecek bir dostluk mu? Ama yerini başka duygu almışsa, aşk ne ifade ederdi ki? Bir hiç! Yo, hayır, herşey ölüm kadar kesindi. En azından ortada ölü bir beden kalsaydı diye düşündüm yeniden…” (s.676)
“Dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan! Ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.” (s.682)
“Dudaklarımı ısırdım… Hayır, ağlamayacağım! Aslında ağlamıyorum, dedim kendi kendime: içimde titreşen sadece gecenin ışıkları… Kirpiklerimin ucunda damla haline dönüşenler, onların parıltısı. Çünkü şu an buradayım, ama asla geri dönmeyeceğim; çünkü dünya hem çok zengin hem de çok yoksul, geçmiş ise hem çok yoğun hem de çok hafif; çünkü şu güzelim anı mutluluğa dönüştüremiyorum… Çünkü aşkım öldü ve ben ona rağmen yaşamımı sürdüreceğim.” (s.686)
“Belki de hiçbir şey istemediğimiz için hiçbir şeyden yoksun değildik.” (s.688)
“Belki de yalanlara hiçbir zaman kanmadığımdan kendimi hep özgür hissettiğimi söylesem daha iyi ederim…” (s.691)
“Birini mutlu edebilmek! İşte somut olan budur. Bu sağlam duyguya insan kendini tüm içtenliğiyle verseydi, karşılığını mutlaka alırdı.” (s.698)
“Eskiden mutluluğun dünyaya sahip olmanın bir biçimi olduğuna inanırdı: Oysa bu, dünyadan korunmanın bir biçimiydi sadece…” (s.698)
“Tümüyle bağlanmak için oturup mutlak bir kusursuzluğu beklersek, ne kimseyi sevebiliriz ne de bir şey yapabiliriz…” (s.708)
“İnsanın düşlerini her şeyin üstünde tutması, aslında kendini beğenmişliktir. Ama bunun farkına bile varılmaz. Daha ölçülü olunsa da bir yanda gerçeğin, öte yanda da kocaman bir hiçin yer aldığı anlaşılır. Bence en büyük yanılgı da boşluğu gerçeğe yeğlemektir.” (s.709)
“Savaş ölüm gibidir ve ona hazırlıklı olmanın hiçbir anlamı yoktur. Ama uçak başaşağı gitmeye başlayınca, dehşete kapılmış bir yolcu olmaktansa, durumu kurtarmaya çalışan bir pilot olmayı yeğlerim.” (s.730)
“Küllerimizi karıştırmış bile olsala, biz yine de birlikte olamayacağız. Yirmi yıl boyunca birlikte yaşadığımızı sanmıştım. Ama hayır, her birimiz yalnızız! Kuruyan tenlerin altında donup kalan damarlarıyla, giderek yıpranan ciğerleri, böbrekleri ve çekilen kanıyla; içinde taşıdığı, sinsi sinsi hazırlanarak onu başkalarından ayıran ölümüyle, her insan yalnızdır.” (s.736)
"Dost edinmenin bedeli çok ağırmış." (737)
“İnsan ya kayıtsızlığa kapılıp gider, ya da etrafındaki her şeye yeniden kavuşur: Kayıtsızlığa kapılmamıştım! Madem ki yüreğim çarpmaya devam ediyor, bir şeyler için, birileri için çarpmak zorunda. Sağır olmadığıma göre yeniden çağrılar alacağım. Kim bilir belki bir gün yeniden mutlu olacağım. Belki de… Kim bilir?” (s.741)
"Dünyayı fazla ciddiye alıyorsun" (s.744)
"Diğer günlerden hiçbir farkı olmayan bir gün ve görünürde gök masmavi. Ama devasa bir boşluk bu. Her şey sessizlik içinde. Belki de kalbimin sessizliği bu. İçimde artık kimseye ve hiçbir şeye karşı sevgi kalmadı. Bir zamanlar "Dünya kocaman, zenginliklerle dolu; onları tatmak için bir ömür yetmez," diye düşünürdüm. Şimdiyse kayıtsızlıkla bakıyorum çevreme. Sanki kocaman bir sürgün alanıymış gibi. Beni asla tanımayacak milyarlarca insandan, uzaktaki galaksilerden bana ne! Benim için tek önemli olan, kendi yaşamım; o da artık önemini yitirdi. Bu dünyada yapacak hiçbir şey bulamıyorum." (s.919)
20 Aralık 2023
Simone de Beauvoir / Ayrılmaz İkili (Alıntılar)
Simone de Beauvoir’ın fazla kişisel bulduğu için yayımlamamayı tercih
ettiği, manevi kızı Sylvie Le Bon de Beauvoir tarafından kısa bir süre
önce gün yüzüne çıkarılan Ayrılmaz İkili, ikonik yazarın ergenlik
döneminin, çocukluk arkadaşı Zaza Lacoin’le kurduğu dönüştürücü ve
trajik dostluğun hayatını ve yazarlığını nasıl etkilediğini hissettiren
otobiyografik bir roman. (Arka Kapak)
Zaza'ya
Gözlerim yaşlı bu akşam, siz öldüğünüz için mi yoksa ben yaşıyorum diye mi? Bu öyküyü size ithaf etmem gerekiyordu: Ama biliyorum, artık hiçbir yerde değilsiniz, sizinle bu edebî kurgu aracılığıyla konuşuyorum. Üstelik, gerçek anlamıyla sizin hikâyeniz değil bu, sadece bizden esinlenen bir hikâye. Siz Andrée değilsiniz, ben de kendi adıma konuşan o Sylvie değilim. (İthaf)
Dokuz yaşındayken çok uslu, küçük bir kızdım ama her zaman öyle değildim, çocukluğumun ilk yıllarında yetişkinlerin zorbalığı beni öyle şiddetli kaygılara sürüklerdi ki günün birinde teyzelerimden biri ciddi ciddi, "Sylvie'nin içine şeytan girmiş," dedi alenen. Savaş ve din beni mağlup etti. "Alman malı" plastik bir bebeğin üzerinde tepinmek suretiyle hemen örnek bir vatanseverlik gösterdim, zaten bebeği de sevmezdim. Fransa'nın kurtuluşunun benim iyi bir çocuk olmama ve iman gücüme bağlı olduğunu öğrettiler bana; bundan kaçamıyordum. (s.17)
İnsan inandığı şeye kasten inanmaz. Aklınıza bazı fikirler geldi diye cezalandırılabilir misiniz? (s.18)
Kavaklarla vedalaşırken bir kaç damla göz yaşı döktüm: Yaşlanıyordum, duygusallaşıyordum. (s.27)
Daha kaç yıl böyle geçecek? Kaç akşam? Yaşamak bundan mı ibaret? Birbiri ardına günleri devirmek mi demek? Ölene kadar böyle sıkılacak mıyım? (s.28)
Yetişkinler gibi havadan sudan konuştuk ama birden bire şaşkınlık ve sevinçle anladım ki kalbimdeki boşluğun ve keyifsiz geçen günlerimin tek bir nedeni varmış: Andree'nin yokluğu. Onsuz yaşamak, yaşamak değildi artık. (s.29)
Andree'nin çevresini saran duvarları ve nesneleri kaygıyla inceliyordum. Yayını kemanının tellerinin üzerinde gezdirirken kendi kendine ne söylediğini anlamak isterdim. Kalbi bunca sevgiyle doluyken, onca meşguliyeti varken, böylesi yeteneklere sahipken, çoğunlukla neden bu denli uzak ve bana melankolik görünen bir havaya büründüğünü bilmek isterdim. (s.32)
"Çocuk olmaktan yoruldum" dedi birden. "Bir türlü bitmek bilmiyor, size de öyle gelmiyor mu?"
Şaşkınlıkla baktım ona, Andree benden çok daha özgürdü, ev pek eğlenceli olmasa da ben yaşlanmayı hiç istemiyordum. On üç olmuştum bile ve bu fikir beni ürkütüyordu. (s.34)
Kitaplarda insanlar birbirlerine aşklarını, nefretlerini ilan ederler, kalplerinden geçenleri anlatma cesareti bulurlar; gerçek hayatta bu neden mümkün değil? Andree’yi bir iki saat olsun görmek, onu bir acıdan kurtarmak için iki gün iki gece yemeden içmeden yürürdüm: Ama onun bundan haberi yoktu! (s.35)
Bugün, bu ihtiyatlı kadının iç görüsüne hayranlık duyuyordum: Gerçek şu ki ben değişiyordum. (s.36)
"Tanrı'ya inanmıyorum!" dedim içimden. İnsan hem nasıl Tanrı'ya inanır hem de bile bile O'na itaatsizlik etmeyi seçer? Bu gerçekliğin karşısında bir an afalladım: Ben Tanrı'ya inanmıyordum. (s.37)
"Hayvanların ruhu olduğunu düşünüyor musunuz?" diye sordu Andree.
"Bilmem." "Eğer yoksa, bu büyük bir haksızlık! Onlar da insanlar kadar mutsuz. Ayrıca neden mutsuz olduklarını anlamıyorlar. "Anlamamak daha da beter." (s.47)
Asla! Bu kelime yüreğime ilk kez tüm ağırlığıyla taş gibi oturdu, uçsuz bucaksız göğün altında sözcüğü kendi kendime tekrarladım ve avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. (s.49)
"Eğer Tanrı iyi değilse, onun cennetine gitmeyi istemiyorum". (s.50)
“Beni sevmeye başladı,” dedi Andree. Başını benden yana çevirdi. “Bunun hayatımda nasıl bir değişiklik yarattığını size anlatamam! Beni kimsenin sevemeyeceğini düşünmüştüm hep.” (s.56)
"Siz bunu hiçbir zaman bilmediniz: Ama tanıştığımız günden itibaren varım yoğum siz olmuştunuz." (s.57)
Sevgimi ona hissettirmeyi nasıl becerememiştim? Bana o kadar büyüleyici geliyordu ki onun mutlu olduğunu sanıyordum.Hem kendim hem onun için ağlamak istiyordum.
"Tuhaf, bunca yıldır ayrılmaz iki dostuz ve sizi hiç de iyi tanımadığımı fark ediyorum. İnsanlar hakkında çok çabuk karar veriyorum," dedi pişmalıkla. (s.57)
Andree genellikle, benim kendi kendime güç bela kısık sesle ifade ettiklerimi, yüksek sesle, dobra dobra dile getiriyordu. (s.65)
Andree'ye gelince, yeni biriyle tanıştığında ilk tepkisi güvensizlik olurdu. Büyürken incil öğretileriyle, muhafazakarların çıkarcı, bencil ve bayağı davranışları arasındaki uçurumu utançla keşfetmişti, onların ikiyüzlülüğüne karşı katı, sinik bir tutum benimseyerek koruyordu kendini. (s.69)
O benim için hala son derece değerliydi ama artık dünyanın geri kalanı ve ben de vardım: Artık her şey ondan ibaret değildi. (s.70)
"Düşünme hakkına kaç yaşında erişilir? Sonsuza kadar böyle mi devam edecek?" (s.74)
"Neden onu öpmüyorsun?"
"Çok sevdiğimiz ama öpmediğimiz insanlar vardır."
"Öptüğümüz ama sevmediğimiz insanlar da vardır." (s.77)
Katı kurallarla düzenlenmiş bir hayatın ortasına düştüğüm aşikardı. (s.78)
Hayatımı sevdiğim insanlarla savaşarak geçirmek zorunda mı kalacağım? (s.102)
Mutluluk, mutsuzluk her şeyden önce kişinin ruhsal eğilimiyle ilgili bir meseledir. (s.106)
"Sevmek
bahnesine sığınarak neden mantıksız davranmak zorundayız?" dedi Pascal.
"Romantik önyargılardan nefret ediyorum." (s.106)
"Andree o kadar yüce gönüllü ki aşk yüzünden cehennemlik olacak. Zavallı Andree! Herkes onun ahirette mutlu olmasını istiyor. Oysa o bu dünyada birazcık mutlu olmayı öyle arzuluyor ki!" (s.109)
Andrée sıkça geç kalırdı; ahlaki kaygıları olmadığından değil, birbiriyle çelişen kaygılar arasında kaldığı için. (s.111)
"Bütün mutsuzluğumun nedeni yeterince inancımın olmaması", diye ekledi. "Anneme, Pascal'a ve Tanrı'ya inanmam gerekiyor: İşte o zaman birbirlerinden nefret etmediklerini ve hiçbirinin benim kötülüğümü istemediğini hissedeceğim."
Mezar beyaz çiçeklerle kaplıydı.
Andree'yi boğarak öldürenin bu beyazlık olduğunu gizliden gizliye,için için anladım. Trene binmeden önce o el değmemiş çiçeklerin üzerine üç kırmızı gül bıraktım. (s.118)
Bir kız çocuğunun yönlendiririldiği yol, evliliğe ya da manastıra çıkar; kendi kaderine, arzularına ve duygularına göre karar veremez. (s.123 Sonsöz)
29 Ekim 2021
Simone de Beauvoir / Yıkılmış Kadın (Alıntılar)
Eskiden ihtiyarları umursamazdım; onlara bacakları yürümeye devam eden ölüler gözüyle bakardım; artık görüyorum onları: erkekler, kadınlar, benden yalnızca biraz daha yaşlılar. (s.8)
Eskiden, bir gün gelip kilomu dert edeceğim hayatta aklımdan geçmezdi. (s.17)
Hayır artık bana ait değildi, hiç değildi. ...... Onun hayatını ben biçimlendirmiştim. Şimdiyse dışarıdan, uzak bir tanık olarak katılıyordum. Bu bütün annelerin ortak yazgısıdır. (s.23)
Aşktan doğan ve aşkı öldüren çfkenin doğal çelişkisi. (s.38)
Bir çocuk meydana getirmek öyle labaratuvarda deney yapmaya benzemiyor. Ebeveyni nasıl şelil verirse çocuk ona dönüşür. Sen yenilgiyi baştan kabul ettin, bununda yardımı olmadı. (s.40)
Bir insana güvenmek hata değldir! (s.40)
Gençliğimde beni öyle çok haksız buldular ki, haklı olmak bana pahalıya mal oldu ki kendimi elekştirmekten tiksiniyorum. Ama bunları kabul edecekte ruh halinde değildim. (s.40)
İnsanın sevdiği birinden nefret etmesi öyle yorucu ki. (s.42)
İki kişilik hayat karar vermeyi gerektirir. "Yemek saat kaçta? Ne yemek istersin?" Tasarılar dile getirilir. Oysa yalnızken eylemler önceden tasarlanmaz, bu öyle rahatlatıcıdır ki. (s49)
Katı yürekli miyim ben? Saygı duymadan sevebilmeyi başarabilen insan var mıdır? Saygı nerede başlar, nerede biter? Peki ya sevgi? (s.52)
Telefon insanları yakınlaştırmaz, uzaklıkları doğrular. (s.54)
Genç kalmak demek kişinin canlılığını, neşesini, aklını koruması demekir. (s.58)
Gelecek hakkında peşin hükümlü olmayın. (s.59)
Kendimi sorgulamaktan yorulmuştum. Kelimeler kafamın içinde parçalara ayrılıyordu: Aşk, uyuşma, anlaşmazlık; hepsi manadan yoksun görüntülerdi.Acaba anlamlı oldukları herhangi bir zaman olmuş muydu? (s.61)
İnsanın yaşlanınca neyi kaybettiğini anlayamıyorum. (s. 67)
İnsan kimi yerlerinden katılaşır, kimi yerlerinden çürür, ama asla olgunlaşmaz. (s.67)
Kendimi yalnızlığıma özgürlik deyip her annın usulca tadını çıkarırken hayal edemiyordum. (s.67)
Saygı duymadığım birini sevemem. (s.70)
İnsanın kendine sakladığı can sıkıcı dertleri vardır. (s.77)
İnsanlar doğruların kendilerine söylenmesini kabullenemiyorlar. Güzel sözlerine inanılmasını ya da en azından inanmış gibi yapılmasını istiyorlar. Ben açığım ben açık sözlüyüm maskelerini düşürüyorum. (s. 96)
Bir kız çocuğu orospuların en büyüğüde olsa annesinin bedduasına tahammül edemez. (s.99)
Eskiyi düşündüğümde kendime eğer beni sevmeyi bilmiş olsalar ben de şefkatli bir insan olrdum diyorum. (s.103)
Bana "İnsan kendini yoldurmamalı" demişti. Oysa o da seve seve yolardı beni eline fırsat geçse. (s. 14)
Adliyeden çıkarken sistemin kayıtsızlığına öfkeliydim. (s. 118)
Günlük ne tuhaf şey: içe atılanlar yazıya dökülenlerden daha çok önem taşıyor. (s. 120)
Yirmi iki- yıllık evliliğin ardından insan sessizliğe çok şey atfediyorum. (s.121)
İnsanın yokluğa verecek cevabı yoktur. (s.124)
Her kadın kendini farklı sanır; hepsi bazı şeylerin kendi başlarına gelmeyeceğini düşünürve hepsi yanılır. (s.126)
İki kere iki dört. Seni seviyorum, yalnızca seni. Gerçek yok edilemez. (s.127)
İnsan bir taşa çarptı mı, önce darbeyi hisseder, acı devamında gelir. (s. 132)
Kalbimi incecik dişli bir testereyle dilimliyorlar. (s.133)
Onda bu kadar özel ne bulduğumu anlayamıyorum.(s.134)
Son derece nazik olmasına rağmen gösterdiğim özenin onu rahatsız etme ihtimali olduğunu biliyorum. İnsan bu denli başkarı için yaşadıüında bu yoldan dönmesi, kendi için yaşamadı biraz zor. Kendini başlarına adamanın tuzaklarına düşmemeliyim. (s.134)
İnsan kendini değiştirmeden hayatını değiştiremezmiş. (s.135)
Tanrım! Öfke nasıl da canını yakıyor insanın. (s.136)
Genellikle yalnızlık beni korkutmaz. Hatta ufak miktarlarda olduğu takdirde gerginliğimi alır: sevdiğim insanların varlığı kalmimi yoruyor.(s.141)
Belki de insana en güzel gelen hatıralar her zaman en uzak olanlardır. (s.143)
Kendime sorular sormaktan, cevapları hiçe saymaktan yoruldum. (s.143)
Hiç bir şey yapmayan kadınlar çalışan kadınlardan nefret eder. (s. 145)
Bu yaptığımla gurur duymuyorum. Bir erkeğin hala beni beğenebileceğini kendime kanıtlamaya ihtiyacım vardı. Kanıtladım da. Peki bu ne işime yaradı? Kendimi daha fazla beğenmemi sağlamadı. (s. 159)
Her seferinde dibe vurdum diyorum ve ardından kuşkunun ve mutsuzluğun daha büyüğünü yaşıyorum. (s. 160)
Başkalarının ne diyeceğini artık dert etmeyeceğim. Derinden sarsıldım. Benim hakkımda ne düşündükleri umurumda değil. Ben burada sağ kalma savaşı veriyorum. (s. 162)
Hayal etmek ile görmek bir değilmiş. (s. 165)
Kendime hakim olmayı, kendimi gözlemlemeyi öğrenmeliyim ama bunlar tabiatımda neredeyse hiç yok! Ben içten, şeffaf bir insandım ve aynı zamanda dingindim; şimdiyse kalbim kaygı ve kin dolu. (s. 172)
Niçin artık beni sevmiyor? Gerçi eskiden niçin sevdiğini de bilmiyorum. İnsan kendine bu soruyu sormuyor. (s. 183)
İnsanın başkasının tecrübelerinden faydalanıp kendi derdini anlayamaması ne tuhaf - bana ait olmayanın, bana yardımı dokunmuyor. (s.184)
İçime dert oldu. Acaba insanlar bana bakınca ne görüyor? Nesnel açıdan bakıldığında, ben kimim? Düşündüğümden daha azmı zekiyim? Bu tür soruları sormakgereksiz çünkü kime bana aptalsın diye cevap vermeye cesaret edemeyecektir. O halde bunu nasıl öğrenebilirim? Herkes kendini zeki sanır, aptal olduğunu düşündüğüm insan bile. (s.191)
Başkaları için fazlasıyla yaşadığın için, onların sana yaşattıklarına da çok takılıyorsun. (s.192)
Hüznün derinliklerine doğru inen o korkunç yol. İnsan bir kez mutsuz oldu mu, içinden neşeli hiçbir şey yapmak gelmiyor. Artık uyandığımda plak çalmıyorum. Artık müzik dinlemiyorum, sinemaya gitmiyorum , kendime güzel bir şey aldığım yok. (s.193)
Kendimi başkasının gözünden görmeyi nasıl da isterdim! (s.205)
Bilmiyorum. Artık, her zaman, her yerde, sözlerimin ve davranışlarımın altında benim kaçırdığım bir öbür yüz var. (s.208)
Kadınlar ancak kendilerine verilen şey bir başkasından zorla koparılıp alınmışsa mutlu oluyorlar. Önemli olan verilen şeyin niteliği değil: kazanılan zafer. (s. 209)
İnsan kendi hayatı hakkında bu denli kendini kandırabilir mi! Acaba herkes bu kadar kör müdür yoksa ben budalanın önde gideni miyim? Sadece budala da değilim. Kendime yalan da söylüyormuşum. Nasıl da yalan söylemişim! (s.212)
İnsan hayattan artık keyif almadığında en basit şeyler için nasıl da gereksiz bir çaba harcıyor. (s.224)
Ben kim olduğumu biliyor muyum? Belki başklarının hayatıyla beslenen bir çeşit sülüğüm. (s.225)
27 Ağustos 2020
İki ucun arası
-Simone de Beauvoir-



