E. M. Cioran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
E. M. Cioran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2024

E. M. Cioran / Zamana Düşüş (Alıntılar)

İNSANIN HER SANİYE insan olduğunu hatırlaması iyi değil. Kendi üzerine eğilmek zaten kötü; saplantılı bir işgüzarlıkla türün üzerine eğilmek ise daha beter: İçebakıştaki keyfi sefilliklere nesnel bir zemin ve felsefi bir haklılık atfetmek bu. Benliğimizi ezip öğüttükçe, bir kaprise kurban olduğumuzu düşünmekten medet umarız; bütün benlikler bitmek bilmez bir geviş getirmenin merkezi haline gelir gelmez, bir dolambaç üzerinden kendi durumumuzdaki mahzurları umumileşmiş buluruz; kendi kazamız evren düzeyinde geçerli durum, kaide mertebesine erişir.

Önce var olmanın ham gerçeğindeki anormalliği, sonra özgül durumumuzdakini idrak ederiz: İnsan olma şaşkınlığından önce, olma şaşkınlığı gelir. Mamafih şaşakaldıklarımızın ilk verisini halimizdeki uygunsuzluk oluşturuyor olmalı: İnsan olmak, sadece olmaktan daha az doğal. İçgüdüsel olarak hissederiz bunu; nesnelerin mutlu mesut uykusuyla özdeşleşmek için kendimizden yüz çevirdiğimiz her seferinde alınan o haz da buradan gelir. Kendinin karşısına dikilip, hiçbir şeye, garabetimize bile denk gelmediğimizde gerçekten kendimiz oluruz ancak. Bizi bunaltan lanet, yüzünü bilgi ağacına doğru dönmesinden hayli önce ilk atamıza da yük olmaktaydı zaten. Kendinden hoşnut değildi, bilincinde olmadan gıpta ettiği Tann'dan ise hiç hoşnut değildi; yıkımının failinden ziyade yardımcısı olan ayarıcının marifetleri sayesinde varacaktı bu bilince.

"Bahçedeki bütün ağaçlardan yiyebilirsin, ama iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yemeyeceksin; zira ondan yediğin gün, kesinlikle öleceksin.

Psikologluğu daha iyi olan yılan kazanmıştır. Kaldı ki, insanın tek hedefi ölmekti

Hayli izafi bir huzur ve güvenlik, doğru; zira düşüşün öyküsü, soyumuzun başlatıcısının Adem'in ortasındayken bir rahatsızlık duymuş olması gerektiğini sezdirebilir bize; böyle olmasa, şeytana bu kadar kolay uymasını nasıl açıklardık? Uymuş mudur? Kendi kaşınmıştır daha ziyade. O mutlu olma beceriksizliği; hepimize miras kalan, o mutluluğu taşıyamama hali zaten görülmekteydi onda.

Yaratıcı'nın bize pay ettiği cehalet yeteneği'ne bir sadakatsizlikle başlamış bir kariyerden başka ne beklenir? Bilgi tarafından zamana itilince, aynı anda bir kader bahşolunmuştur bize. Zira kader ancak cennetin dışında olur.

Eğer insanın içinde en ufak bir ebediyet istidadı olsaydı, bilinmeyene, yeniye, tahlil iştahının getirdiği yıkımlara doğru koşmak yerine, yakınlığı içindeyken inkişaf ettiği Tann'yla yetinirdi. Ondan azat olmaya, kopmaya heves etti ve umduğunun da ötesinde becerdi bu işi. Cennetin birliğini bozduktan sonra, yeryüzünün de birliğini bozarak onun tanzimini ve anonimliğini yıkacak bir parçalanma nedeni getirdi. Kuşkusuz önceden de ölüyordu, ama ilk ayırt edilmezlik içinde bir tamama eriş olan ölüm, onun şimdi verdiği anlama da sahip değildi, onarılmazlığın sıfatlarıyla da yüklü değildi.

Bir yırtıcı kedi, gerçek olan kuvvetine hiçbir şey katma ihtiyacı duymadığından, alet kullanacak kadar alçalmaz. İnsan her konuda anormal bir hayvan olduğu, kendini sürdürüp varlığını perçinleyecek kadar yetenekli olmadığı, dinçlikten değil de noksanlıktan şedit, zayıf bir konumdaysanız gözünüzün yaşına bakmayan, bizzat intibakızlığı nedeniyle saldırgan olduğu için, bünyesi varoluş mücadelesinin icaplarını karşılayabilse gerçekleştiremeyeceği, hatta tahayyül bile edemeyeceği bir başarının yollarını aramak zorunda kalmıştır. Her şeyi abartmasının, mübalağanın onda hayati bir ihtiyaç olmasının nedeni, en baştan ekseni ve dizgini kaymış olduğundan, kendini olan'a sabitleyememesidir; dönüştürmek ve aşmak istemeksizin gerçeği saptayamaması ve ona katlanamamasıdır. İncelikten, doğumla gelen o yaşam ilminden yoksundur, dolaysız olanın içindeki mutlağı ayırt etmekte beceriksizdir; tabiatın bütünü içinde, bir olay gibi, bir sapma, bir sapkın mezhep, bir oyunbozan, bir zirzop, her şeyi, korkusunu bile karmaşıklaştıran bir gafil gibi belirir - korkusu vahim bir hal alarak kendinden korkmaya dönmüştür; bir tanrıyı bile yıldırabilecek bir mukadderata maruz kalan, muazzamın cazibesine kapılmış geberiğin yazgısı karşısında duyulan dehşete. Ayrıcalığı trajiklik olduğu içindir ki, Yaratıcı'sından uzun ömürlü olacağını hissetmemek elinde değildir; gururu buradan gelir, ürküntüsüde; paniğini yok edivermek, kendisiyle karşılaşmamak için o kendinden kaçma ve üretme ihtiyacı bir de.

Tanrı kendisinin "olan" olduğunu ileri sürebilmişse, tamamen zıddındaki insan, "olmayan" diye tanımlayabilirdi kendini. Ve tam da o eksiklik, o varoluş noksanlığı, tepki olarak çalım satmaya başlamasına yol açarak meydan okumaya ya da yırtıcılığa teşvik eder onu.

Vaktiyle her şeyden istifade ediyorduk, bilinç hariç; şimdi bilince malikken, onun tarafından hırpalanırken ve gözümüze başlangıçtaki masumiyetin tam aksi ucu gibi görünürken, ne onu üstlenmeyi ne de ondan yüz çevirmeyi becerebiliyoruz. Herhangi bir yerde kendimizdekinden fazla gerçeklik bulmak, yanlış yola sapmış ve düşüşe müstahak olduğumuzu teslim etmektir.

Cennetteki her şeye rağmen heveskarlığı bitmeyen insan, oradan kovulur kovulmaz heveskarlığı kesmiştir: Becerebileceğine asla inanılmayacak bir ciddiyet ve sebatla, derhal yeryüzünün fethine girişmemiş midir? Mamafih içinde ve üzerinde, humma aralarında kendini gösteren, yeryüzü harici gerçekdışı bir şey taşır. Bulanıklık ve ikirciklik sayesinde, hem buralıdır hem değildir. Yoklukları esnasında, koşuşturmasının yavaşladığı ya da askıda kaldığı anlarda onu gözlemlediğimiz vakit, sadece ilk vatanının değil, o kadar sabırsızlıkla ve dört gözle beklediği o sürgünün de içine etmiş olmanın pişmanlığıyla çileden çıktığını görmez miyiz bakışında? Göstermeliklerle cebelleşen bir gölge; kendini yürürken gören, istikametini ya da nedenini ayırt etmeksizin hareketlerini seyre dalan bir uyurgezer.

Bir canavarın başka bir canavarın üzerine tüm ağırlığıyla çökmesi, canavarlığı iki misline çıkarmaktadır: Cisimleştirdiği fikre varıncaya kadar insanı unutmak, her tedavi usulünün önşartını oluşturmalıdır. Çare
varlıktadır, varlıklarda değil; zira varlıkların dertleriyle temas içinde hiç kimse iyileşmez.

İnsanlık bu kadar uzun süre mutlağa bağlanmışsa, kendi içinde bir sağlık kaynağı bulamadığındandır. Aşkınlığın tedavi edici meziyetleri vardır: Kendini hangi kılıkta sunarsa sunsun, bir tann, iyileşmeye doğru bir adım anlamına gelir. Şeytan bile bizim için hemcinslerimizden daha etkili bir başvuru merciidir.
Bizi aşan bir kuvvete yalvararak ya da onu yerden yere vurarak duadan ve küfürden bilaistihza yararlanabildiğimiz zaman, daha sağlıklıydık. Kendimize mahkOm kılınmamızla birlikte dengesizliğimiz arttı. Kendine olan saplantıdan kurtulmaktan daha acil bir zaruret yoktur. Peki ama bir sakat, bizzat özündeki zaaf olan sakatlığı yokmuş gibi davranabilir mi? Devasızlık merte besine terfi etmişizdir; elemli maddeyiz, uluyan teniz, çığlıkların kemirdiği kemikleriz; bizzat sessizliklerimiz ise boğuk hıçkırıklardan ibaret.

Kusursuz bir kişiyle karşılaşmış olmakla övünebilecek kimse yoktur; oysa hem iyilik hem kötülük bakımından her cinsten aşırılarla düşüp kalkarız: meczuplar, çilekeşler, peygamberler, bazen de azizler... Bir itaatsizlik ve reddediş fiiliyle doğduğumuzdan, ilgisizliğe pek hazırlanmamıştık. Akabinde bilgi gelerek bizi iyiden iyiye uygunsuz kıldı. Bilgi aleyhinde sızlanılabilecek tek şey, yaşamaya yardım etmemiş olmasıdır. Ama işlevi gerçekten bu mudur ki? Sinsi maksatlarımızı doğrulasın, güç ve yadsıma düşlerimizi kolaylaştırsın diye dönmemiş miyizdir ona doğru?

Birbiriyle bağdaşmaz ve çelişik düzenlere bağlıdır insan; türümüzün eşsiz tarafı ise adeta alemlerin dışında yer almasıdır. Dışsal olarak her şeyimiz hayvanı andırıp hiçbir ilahi veçhemiz olmasa da, ilahiyat bizim halimizi zoolojiden daha iyi açıklar. Tanrı bir anormalliktir, hayvan ise değildir; bizim de Tanrı gibi
tipimiz saptanamaz; indirgenemediklerimizle var oluruz. Şeylerin kıyısında kaldıkça, her şeyin kıyısında olanı daha çok anlarız; hatta belki de yalnız onu iyi anlarız. . . Durumu hoşumuza gider ve büyüler bizi; yüce olan anormalliği ise, bizimkinin ideal dışavurumu, tamama ermesi gibi görünür bize. Mamafih onunla ilişkilerimiz kanşıktır: İkirciksiz ya da art düşüncesiz seveme diğimizden, sorgularız onu, sorularımızla bunaltırız.

Tann'nın, dünyanın ve kendinin kıyısında, her zaman kıyıda! Bu paradoksu daha iyi hissettikçe, aklını buna takıp alınyazımıza bağlanan bariz olamayışı algıladıkça, daha da insanlaşılır; zira insan olunabilmesi inanılmaz bir şeydir... - elimizde bin tane çehre olup hiçbiri olunmaması, her an kimlik değiştirip yine de düşükleşmeden vazgeçilmemesi. Gerçekle aran bozulmuşken, kendinle aran bozulmuşken, kendine ve başkalarına nasıl güvenirsin?

Bir fiyasko üstadının eseri olan insan, akamete uğramıştır kuşkusuz, fakat usta işi bir akamettir bu. Vasatlığı bile olağan üstüdür, ondan nefret edildiği zaman bile itibarı yerindedir.

 Değerlendirmelerimize ayağımız dolanmış bir halde, ekmek ve sudan vazgeçebilip iyilik ve kötülükten vazgeçemezken, kökenimizi nasıl yeniden bulmalı? Varlıkla doğrudan bağlara hala nasıl sahip olmalı? Ona karşı günah işlemişizdir; yolumuzu şaşırmamızın sonucu olan tarihin anlamını ise ancak onu uzun bir
kefaret, soluk soluğa bir pişmanlık, adımlarımıza inanmaksızın üstün çıktığımız bir yarış telakki edersek anlarız. Zamandan daha hızlıyız, hem sahtekarlığını hem yapmacıklarını taklit ederek aşarız onu.

Tanrı'yla akrabalığımızdan ötürü, O'na yabancı muamelesi yapmak yakışıksız olurdu; üstelik bizim yalnızlığımız, daha mütevazı bir ölçekte de olsa, onunkini çağrıştırmak.tayken. Fakat bu yalnızlık ne kadar mütevazı olursa olsun, yine de az ezmez bizi; hele üzerimize bir ceza gibi çöküp tahammül edilmesi maharet ve doğaüstü yetenekler isterken - yaratılış olayı ayn tutulursa her zaman her şeyden kopuk olmuş olanın yanına değil de nereye sığınalım?

Başlangıcımızın hakkını verememiş olduğumuzdan, geleceğe doğru koşar, kaçarız. Hırsımız ve çılgınlığımız, hatırasının tasallutuna uğramamamızın imkansız olduğu o hakiki masumiyeti teğet geçmiş olmamızın pişmanlığından gelmez mi?

İnsanın kendi durumundan feragat etmeye ya da onu yeni bir gözle değerlendirmeye hazır olmaması, bilginin ve iktidarın nihai derslerini henüz çıkannamış olmasındandır. Kendi anınında geleceğine, Tann'yı yakalayıp geçmenin elinde olduğuna kanaat getirmiştir ve -hasetle- evrim fikrine bağlanır; sanki ilerleme olgusu onu ille de en yüksek mükemmeliyet derecesine taşımak zorundaymış gibi. Başka olmayı isteye isteye, sonunda hiçbir şey olmaz; hiçbir şey değildir artık. Evrilir kuşkusuz; ama kendine karşı, onu harap eden bir kannaşıklığa doğru ve kendi aleyhine evrilir. Oluş ve ilerleme görünürde komşu, gerçekte ayn mefhumlardır. Her şey değişir elbette, ama asla değilse de nadiren iyiye doğru olur bu.

Mademki Adem'den beri tasarladığımız ve giriştiğimiz her şey ya şaibeli ya tehlikeli ya yararsız, ne yapmalı? Türle ilişiğimi kesmeli? Asıl insan olduğuna pişman olunduğu vakit insan olunduğunu unutmak olur bu. Bu pişmanlık sizi bir ele geçirdiğinde ise, onu geçiştirmenin yolu yoktur: Hava kadar kaçınılmaz ve o kadar ağır hale gelir... Çoğu insan farkında olmadan, bunu düşünmeden soluk alır elbette; soluklan bir gün kesilirse, mesele haline gelen havanın onlara nasıl her an musallat olacağım göreceklerdir.

İnancınızı bir başkasına benimsetmeye mi çalışıyorsunuz? Hiçbir zaman onun selamete ermesi için olmayacaktır bu; onu sizin gibi dert çekmeye mecbur bırakmak içindir, aynı badirelerle karşılaşıp aynı sabırsızlığı yaşaması içindir. Sabahlara kadar uyumuyor, dua ediyor ve endişelere mi gark oluyorsunuz?
Bari öteki de aynısını yaşasın, iç çeksin, inildesin, sizinle aynı işkenceler ortasında çırpınsın diyedir. Müsamahasızlık, şöyle veya böyle istemiş olduktan bir azabın umumileştiğini ve kurumlaştığını görme temennisinden ibaret bir imanları olan harap ruhlann işidir. Başkasının mutluluğu, hiçbir zaman bir eylem saiki ya da ilkesi olmamış olduğundan, ancak vicdanını rahatlatmak ya da soylu bahaneler uydurmak için zikredilir.

Kimse kimseyi kurtarmaz; zira ancak kendi kendimizi kurtarabiliriz ve ancak göz kamaştırmak isteğiyle saçıp savurduğumuz mutsuzluğu kanaat kılığına iyice sokabildiğimizde beceririz bunu. Büründüğü görünümler ne kadar muteber olursa olsun, inanç yayıcılığı yine de sonuçları bakımından bariz bir saldırganlıktan bile beter olan şaibeli bir cömertlikten türer. Lakin, kabullendiği disipline de, razı olduğu boyunduruğa da tek başına tahammül edebilen hiç kimse yoktur.

 "Sırf birilerinin bizi okuduğu düşüncesi, aklımızı kaçırmamıza yeter."

Geleceğimiz daraldıkça, bizi yıkanın içine yuvarlanırız. Uyuşturucumuz uygarlıktır; onunla öyle zehirlenmişizdir ki, ona olan bağlılığımız, kendinden geçme ve tiksinme karışımı olan bir iptila hadisesinin özelliklerini arz eder. Olduğu haliyle, işimizi bitirecektir, bu hususta hiç şüphe yoktur; bundan vazgeçip azat olmaya gelince, yapamayız bunu, bugün her zamankinden az. Bizi bundan kurtarmak için kim yetişirdi imdadımıza?

Her ihtiyaç, bizi hayatın yüzeyine doğru yönelterek derinliklerinden kaçırır; değeri olmayana, olamayacak olana değer atfeder. Bütün tertibatıyla uygarlık, bizim gerçekdışına ve yararsıza meylimiz üzerine kurulur.

İhtiyaçlarımızın kaynağı olan arzularımız, içimizde sabit bir endişeye yol açar; onun ürpertisi, tabiat
tayken kısa süreli bir tehlike önünde duyulan ürpertiden başka türlü katlanılmazdır. Duraklamalı titremeyiz artık; amansızca titreriz. Korkunun kaygıya dönüşmesiyle ne kazanmışızdır? Anlık bir panik ile yaygın ve sürekli bir diğer panik arasında gidip gelmeye kim dayanabilir? Böbürlendiğimiz güvenlik, tüm anlarımızı, hem şimdi hem geleceğinkileri zehirleyen kesintisiz bir çarpıntıyı gizler; kimi anlan vuku bulmamış, kimilerini de kavranılmaz kılmaktadır. Arzularımız dehşet konularımızla iç içe geçtiğinden, bunu hiç hissetmem diyene ne mutlu!  Daha bunlardan birini hisseder hissetmez, o da bir başkasını doğurur; sağlıksız olduğu kadar acınası bir sürekliliktir bu.

Görünüşlerin hizmetindeki her arzu, özümüzün dışına bir adım attırarak bizi yeni bir nesneye çiviler ve ufkumuzu sınırlar. Mamafih, ne kadar azarsa, içinden yayıldığı o marazi susuzluğu tefrik etmemize o kadar imkan verir. Tabii olmaktan mı çıkıyordur? Biz uygarlaşmışlann haline mi bağlıdır? Temelden bulaşıktır, cevherimize varıncaya kadar bozup kirletir bizi. Derin zorunluluklanmıza eklenen, bizi biçimsizleştiren ve lüzumsuz yere ket vuran her şey kusurdur. Buna mukabil, uygarlığımızın aktığı yönün aksinde yaşamaya teşvik eden her şey, bizi gidişatı bozup sabote etmeye çağıran her şey, erdemdir.

Tabiatın bizi bolca donattığı kaba ama eninde sonunda katlanılabilir çilelerle yetinebilecekken, ona tahammül etmek ve yol açtığı ince çilelerle karşı karşıya kalmak zorunda olmanın tesellisini bulamayız.

Arzulardan kopabilecek durumda olsaydık, aynı anda kaderden de kopardık; varlıklardan, şeylerden ve kendimizden üstün olup, kendimizi dünyayla karıştırmaya da ayak direyince, kimliğimizi feda ederek, bir anonimlik ve feragat alıştırmasından ayrılmaz olan özgürlüğe erişirdik.

Hıristiyanlık bizi hezeyan içinde kimseler haline getirerek, istemeye istemeye -şimdi kurbanı olduğu- bir uygarlığı doğurmaya hazırlıyordu : Aşın ihtiyaçlar, aşın talepler yaratmamış mıdır bu bizde?

Evreni ne kadar egemenliğimiz altına alsak ve sahiplensek de, zamanın hakkından gelmediğimiz müddetçe köle kalacağız.

Uygarlık şeylere nasıl el koyacağımızı öğretir, oysa onları elimizden çıkarma sanatında yol göstermelidir bize; zira yoksunlaşma çıraklığı etmeden özgürlük de olmaz "hakiki yaşam" da.

Biri ya da bir şey olmakla kendini kısıtlarsa kimse azat olamaz. Sahip olduğumuz ya da ürettiğimiz her şey, varlığımızın üzerine eklenen ya da ondan doğan her şey, tabiatımızı bozar ya da boğar bizi. Hiçbir işe girişmeden potansiyellikte ve etkilenmezlikte sebat etmek varken, bizzat varlığımıza varoluşu iliştirmiş olmak nasıl bir hata ve nasıl bir yaradır! En büyük yara olan doğma derdini hiç kimse üzerinden atamaz. Oysa bir gün iyileşmek umuduyla hayatı kabullenir ve badirelerine katlanırız. Yıllar geçer, yara kalır.

Geleceğin üzerine eğilip donakalmış nice filozofumuz, anların elinden kayıp gittiğini hissederek artık bunu aklına getirmemeye çabalayan -ama aklı hala orada kalan- bir insanlığın yorumcularıdır aslında. Sistemleri eninde sonunda o takıntının ve adeta daldan dala gidişatının görüntüsünü sunar.

Kendini akıl yürütmelerinde sürüklenmeye bırakan kim olursa olsun, aklını kullandığını unutur; doğurgan bir düşüncenin, hatta düpedüz düşüncenin koşulu da bu unutuştur.

Aklın sonunda kendi dayanaklarını biçtiği ve kendi kendini kemirdiği süreç anlaşılmak isteniyorsa, kendi kendini yok eden kavramsal özlü bir ilke göz önüne getirmek gerekir. Kesinliğin imkansızlığını ilan etmekle yetinmeyip, fikrini bile dışlar akıl; hatta daha da ileri gidip her tür barizlik biçimini reddedecektir;
zira barizlikler koptuğu varlıktan ileri gelir; bu kopuş ise şüpheyi doğurur, tanımlar ve pekiştirir.

Her kim ki düşüncesinin dengesine önem verir, özle ilgili batıl inançlara el atmaktan sakınacaktır. Burada zihin için hayati bir gereklilik vardır; bunu bir tek kuşkucu es geçer - muhafaza edecek hiçbir şeyi olmadığından, kesinliklerin sürmesi için elzem sırlara da yasaklara da riayet etmez o. Derdi de kesinliklerdir zaten ! Kendine yakıştırdığı görev, bunları eşeleyip kökenlerini faş ederek lekelemek; üzerinde temellendikleri ve en ufak incelemeyle bir varsayım ya da yanılsamadan farksız olduğu ortaya çıkan veriyi teşhis etmektir. İnsanların çekingenlik ya da tembellik yüzünden sorgulamalarına ve kaygılanmalarına tayin ettikleri bir sınırdan başka bir şey görmediği esrara da fazla yüz vermeyecektir. Her yerde olduğu gibi burada da bu anti-fanatiğin hoşgörüsüzce peşinden koştuğu, dokunulmazlığın yıkımıdır.

Kendi ölçümüzü koymamıza engel olan, içimizdeki şüpheci'dir; sorgulama ve ret yeteneklerimizi istismar ettikten sonra, bize zihin açıklığı angaryasını dayatarak sürmenaja uğratan, tüketen ve hüsranlanmızın eline bırakan odur. Her şüphe, kuvvetlerimizle orantısızdır bir anlamda. Bizim kuvvetlerimizle mi sadece? Acı çeken bir tann. . . görülmüştür bu, normaldir; şüphe duyan bir tanrı ise bizim kadar sefildir.

Bir devrin süresi bittiğinde, her şeyi görüp geçirmiş bir zihin, kaba insanlara nasip olan, mümküne yatırım yapıp bunun içinde yan gelerek yatma talihi dışında neyi düşleyebilir? Artık takılmadığı şüpheleri savunmaktan, ya da aşağıladığı nevzuhur dogmalara katılmaktan aciz olduğundan, içgüdünün reddedilemez tezahüratını zihnin yüce kendini çekişiyle alkışlar

Dogmatik bir zihni olan iblis, maksatlarına erişmek için bazen savaş hilesi yaparak kuşkuculuğun yollarını kullanır; hiçbir şeyi benimsemediğine inandırmak ister, şüphe ediyormuş gibi yapar ve fırsat bulursa, şüphenin yardımcılığına soyunur. Onu tanımasına rağmen, yine de asla buna teşne olmaz; o kadar da
çekinir ki, onu kurbanlarına telkin mi edeceği, yoksa ceza olarak mı çarptıracağından emin bile değildir.

Dengemizin önündeki büyük engel, hüzün, yaygın bir benimsemezlik halidir; kendinden emin olmayan bir olumsuzlamadır; üstelik tasvip ya da şüphe hallerine bürünmeye elverişsizdir. Sakat taraflarımızı rahatlatır hüzün; inkardan bezerek aniden uğraşsızlaşan bir iblisin sakatlıklarını ise daha da rahatlatır. Kötülüğe inanmayı kesip iyilikle sözleşmeye hiç yanaşmayınca, bütün düşmüşlerin en ateşlisi kendini, vazifeden ve imandan mahrum, zarar vermekten aciz, kaostan tepesi atmış, kinayenin tesellileri olmaksızın reddedilmiş görür. Hüznün metruk bir cehennemi akla getirmesi, içinde feragat etmeye hazır, köpürtülmüş ve tefekküre yönelik, kendine karşı olmasa da önüne her gelene karşı işlemeye isyan eden bir kötülükten bir şeyler olmasındandır. Oluşun tutkusunu kaldırır; öfkesini içe atmaya, kendini yiyip bitirmeye, kendini tahrip ederek sakinleşmeye mecbur eder onu.

Kesinlik yeryüzüne yerleşse ve bütün zihinlerdeki merak ve endişe izlerini tamamen ortadan kaldırsa, alnına kuşkuculuk yazılmış olan için hiçbir şey değişmezdi. Kuşkuculuğun gerekçelerini tek tek yerle bir ettiğinizde bile, konumunda bir değişikliğe yol açmaz bu. Onu oradan çıkartmak için, derinlemesine
silkelemek için, kararsızlıklara doymazlığına, şaşakalmaya susamışlığına yüklenmek gerekir: Onun aradığı hakikat değil, sonu olmayan sorgulamadır.

Bağımlı olmak, kullaşmak, herkes için büyük iştir. Kuşkucunun reddettiği de tam budur. Hizmet eder etmez seçim yapılmış olduğu için kurtulunduğunu bilir oysaki; her seçim ise bulanıklığa, lanete, sonsuza bir meydan okumadır. İnsanların dayanak noktalarına ihtiyaçları vardır; her ne pahasına olursa olsun, hatta hakikat hilafına kesinlik isterler. Kesinlik dinçleştirici olduğundan ve yalanlığını bile bile onsuz yapamadıklarından, onu elde etme çabalarından hiçbir kuruntu alıkoyamayacaktır onları.

Şüpheyle kurulan uzun süreli bir yakınlık sonrasında, gururun özel bir biçimine gelirsiniz: Ötekilerden yetenekli olduğunuza inanmazsınız, sadece onlardan daha az safdil olduğunuza inanırsınız. Şunun veya bunun sizinkileri gölgede bırakacak yetenek ya da bilgilerle donanmış olduğunu bilseniz bile, hiçbir şeyi değiştirmez bu; esasa elverişsiz olup nafileliğe batmış biri muamelesi yaparsınız ona. Adını bile koyamadığınız sayısız badireler mi atlatmış? Varlıklar ve şeyler üzerine sahip olduğunuz o yegane büyük tecrübenin hayli berisinde kalakalmış görünecektir yine de size.

Anlamsız olduğumuz duygusuna kapıldıkça, ötekileri de bir o kadar hor görürüz; kendi hiçliğimizin barizliğiyle aydınlandı ğımızda ise, var olmayı bile keserler. Başkalarına ancak kendimizde keşfettiğimiz kadar gerçeklik isnat edebiliriz. Artık kendimiz hakkında kendimizi kandırmamız imkansız olduğu zaman, hemcinslerimizin varoluşunu kurtarabilme'nin tek yolu olan o asgari körlüğü ve cömertliği gösteremez hale geliriz. Basiretin bu derecesinde, onlara dair kuruntumuz kalmadığından, hükümsüzlüklerini göremeyecek durumda kuklalarla bir tutarız onları . O zaman söylediklerini ve yaptıklarını nasıl kaale alalım?

ŞAYET HER BİRİMİZ bütün tasarılarına ve fiiliyatına ilham kaynağı olan en gizli arzusunu itiraf etseydi, şunu söyleyecekti: "Methedilmek istiyorum." Hiçbiri itirafa razı olmayacaktır, zira toplum tarafından reddedilmişlerin ve talihi yaver gidenlerin eşit bir yoğunlukta acısını çektikleri bir yalnızlık ve güvensizlikle beliriveren bu kadar acınası ve bu kadar aşağılayıcı bir zaafını ilan etmek, iğrenç bir iş yapmaktan daha yüz kızartıcıdır.
Hiç kimse olduğundan da yaptığından da emin değildir. Meziyetlerimizle ne kadar dolduruşa gelirsek gelelim, endişe kemirir içimizi ve onu aşmak için aldatılmaya, nereden ve kimden gelirse gelsin onay görmeye razıyızdır.

Zafer arzusu sizi terk mi ediyor? Onunla birlikte, sizi dürtükleyip üretmeye, kendinizi gerçekleştirmeye, kendinizden çıkmaya iten o ıstıraplar da çekip gider. Bunlar ortadan kaybolduğunda, ne iseniz onunla yetineceksiniz, sınırlarınızın içine döneceksiniz; üstünlük ve ölçüsüzlük isteği yenilip yıkılmış olacak. Yılanın hükümdarlığından çıkınca, eski iğvadan, sizi diğer mahluklardan ayırt eden lekeden hiçbir izi korumayacaksınız artık. Hfila insan olduğunuz kesin mi? Bilinçli bir bitki olursunuz en fazla.

Görünürde herkes kendinden memnundur; gerçekte ise hiç kimse. Öyleyse iyilikseverlik icabı dostları ve düşmanları, istisnasız tüm fanileri övmek ve onların bütün saçmalıklarına eyvallah demek mi gerekecektir? Kendinden duyulan şüphe varlıkları o derece ezer ki buna çare olarak birbirini gözünde büyütmek ve mahcubiyet çekmeden methetmek için iki bedbaht arasındaki örtülü anlaşmayı, aşkı icat etmişlerdir. Deliler hariç tutulursa, övülmeye ya da kınanmaya kayıtsız kalan hiç kimse yoktur; biraz normal kaldığımız müddetçe, her ikisine karşı da hassasızdır; buna gönlümüz elvermiyorsa, hemcinslerimiz arasında daha ne arıyoruz?

Dünyanın dışına en ufak sıçrayış, kendimizi gerçekleştirme, aşma ve ötekileri ezme irademizi aksatır. Meleğin bahtsızlığı, zafere erişmek için çırpınmak zorunda olmamasından gelir: Zaferin içinde doğmuştur, orada aylakça yayılmıştır, özü birdir onunla. Daha ne istesin? Kendine arzular icat etme kaynağı bile
yoktur onda. Üretmek ile var olmak iç içe ise, onun durumundan daha gerçekdışı ve hazin bir şey pek yoktur.
Alınyazınızda bu yokken ilgisiz rolü yapmak tehlikelidir: Bir eserin tamamına erdirilmesi için elzem olan, sizi zenginleştirecek bir sürü kusuru yitirirsiniz. Yaşlı insanı soymak, kendimizi öz kaynağımızdan yoksun bırakmaktır, bile isteye saflık çıkmazına dalmaktır. Geçmişimizin, çirkefimizin, hem yakın tarihli hem kökendeki yozlaşmamızın katkısı olmaksızın, ruh boş gezer. Selametini feda etmeyenin vay haline !

Mademki yapılan büyük, önemli ve benzeri görülmemiş her şey zafer arzusundan çıkıyor, bu arzu zayıfladığında ya da söndüğünde ve ötekilerin gözünde önemli olmayı istemiş olmanın utancını duyduğumuzda ne olur? Buralara nasıl gelebildiğimizi anlamak için, içgüdülerimizin hakikaten etkisiz hale geldiği o anlara bir bakalım. Hata hayattayızdır, fakat artık pek umurumuzda değildir: İlginç olmaktan uzak bir tespit; hakikat, yalan - birbiriyle eş değerde, hiçbir şeyi kapsamayan öylesine sözcükler. . . Olan, olmayan - görünüşler arasında hiyerarşi kurma zahmetine hala girildiği o safhayı aştığımızda, bu nasıl bilinir? İhtiyaçlarımız, arzularımız bize paraleldir; düşlerimizi ise artık biz düşlemiyoruzdur, içimizde başka biri yerimize düşlüyordur. Bizzat korku bile bizim korkumuz değildir artık.

Adımızın güneşin etrafına kazınmasını temenni ettikten sonra, öteki uca düşer ve adımızın her taraftan silinip ilelebet yok olması için dilekler tutarız. Kendimizi göstermedeki sabır sızlığımız hiçbir sınır tanımamıştı ya, silinmek için sabırsızlığımız da tanımayacaktır. Feragat iradesini kahramanlık mertebesine vardırarak, karanlığımızın büyümesinde, geçişimizin en ufak izini ve soluğumuzun en ufak hatırasını yok etmede kullanırız enerjimizi. Kim olursa olsun bize bağlanandan, bize güvenenden veya bizden bir şey bekleyenden nefret ederiz. Ötekilere hala verebildiğimiz tek taviz onları hayal kırıklığına uğratmaktır.

Silinmeyi fazla gözümüzde büyüttüğümüz ve modemlerin en azından o silik, "Bütün yaşamım boyunca rahatı, çıkarı, mutluluğu, her şeyi yazgım için feda ettim" sözüne horgörüyle baktığımız zaman - hayli tatmin de duyarak bunun tam zıddındaki külyutmazın öfkesini getiririz gözümüzün önüne; hiçbir iz bırakmamak için, girişimlerini tek bir hedefe yöneltir o: Kimliğini ortadan kaldırmak, benliğini buharlaştırmak. Fark edilmeden geçip gitme arzusu o kadar şiddetlidir ki Anlamsızlığı sistem, tanrısallık mertebesine çıkartır ve önünde diz çöker. Artık hiç kimse için var olmamak, hiç yaşamamış gibi yaşamak, olayı de etmek, hiçbir andan da yerden de kendine paye çıkarmamak, kulluktan ilelebet kurtarmak kendini! Özgür olmak, bir kader arayışından azat olmaktır; hem seçilmişlerden hem de lanetlenmişlerden olmaktan vazgeçmektir; özgür olmak, kendini hiçbir şey olmamaya alıştırmaktır.

Kendini Tanrı tarafından tanınıyor zannetmek, onun yakınlığını ve methiyelerini aramak, onunkiler dışında tüm oylan hor görmek - ne kendini beğenmişlik ve ne kuvvet! İyileri gibi kötü eğilimlerimizi de sadece din tamamen tatmin eder.

Kendimizle ne kadar dolu olursak olalım, tedirgin bir ekşimişlik içinde yaşarız; bunun elinden ancak, taşlar bile bir merhamet dalgasına kapılarak bizi pohpohlamaya karar verse kurtulabilirdik. Sessizlikte inat ettikleri müddetçe, ıstırap içinde de belenmekten, saframızı yutkunmaktan başka şey yapamayız. 

Cennet insanın olmadığı yerdir
. Bunun bilincine vardıkça, Adem'in davranışını daha az mazur görürüz: Hayvanlarla çevriliyken, daha ne dileyebilirdi ki? Çehrelerimize kayıtlı o rezil lanetle her an karşı karşıya
gelmek zorunda olmama mutluluğunun değerini nasıl bilmemiştir? Huzur ancak soyumuzun tükenmeye yüz tutmasından sonra tasarlanabilir olduğundan, o zamana kadar, ıvır zıvır için kendimize eziyet etmeyi keselim; bakışlarımızı başka yere, hiç kimsenin zapturaptı altında olmayan kısma çevirelim. Şeyler üzerine görüş açımızı, en gizli yalnızlığımızla yüz yüze gelerek, gerçekliğin ancak en derinlerimizde olduğunu ve artakalan her şeyin yanılgı olduğunu keşfettiğimiz vakit değiştiririz.

Övgünün ve kınamanın bize erişemediğinin zannedildiği ve artık hiç kimsenin gözünde iyi ya da kötü izlenim bırakmaya önem atfedilmediği vakit nasıl bir ferahlama hissedilir! Baskı anlarıyla kesilen tuhaf ferahlık, rahatsızlıkla beraber gelen kurtuluş...

Yetersizliklerimiz belirginleştikçe zaferin vurguları artar ve bizi çeker; içimizdeki boşluk çağırmaktadır onu; cevap vermediği zaman ise, onun yedeğini, ünü kabulleniriz. Buna heves ettiğimiz ölçüde, çözülmez olanın içinde çırpınırız.

HANGİ MEZİYEITE olursa olsun, afiyeti yerinde biri daima hayal kırıklığına uğratır. Söylediklerine en ufak itibar göstermek, bu sözlerde bahane ya da cambazlıklardan başka şey görmek imkansızdır. Laflarımıza tek başına muayyen bir derinlik veren korkunçluk tecrübesine malik değildir o; bela tahayyülü de yoktur; o tahayyül olmaksızın, ayrık varlıklar olan o hastalarla hiç kimse iletişim kuramaz; o tahayyülde olunsa afiyetin kaçmaya başlayacağı da doğrudur.

Rahatsızlıklarımızdan yana bilinç arttıkça, kendimizi özgür hissetmemiz gerekirdi. Bunun tersi olur. Sakatlıklarımız biriktikçe, çılgınlıklarının her biri bir sekteyle eş değerde olan bedenimizin merhametine kalırız.

Her birimiz geçmiş dertlerimizin ürünüyüz; endişeli olduğumuzda da gelecektekilerin... İnsan olma hastalığının muğlaklığına ve belirsizliğine, birçok belirgin başkası eklenir; tüm bunlar bize, yaşamın mutlak bir emniyetsizlik hali olduğunu, büs bütün geçici olduğunu, kazai cinsten bir varoluşu temsil ettiğini haber verir. Ama yaşam bir kaza ise, birey de kazanın daniskasıdır o zaman.
İyileşmek diye bir şey yoktur; daha doğrusu, "iyileşmiş" olduğumuz tüm hastalıkları içimizde taşırız, bizi asla bırakmaz bu hastalıklar. Devasız olsalar da olmasalar da, acının yaygın bir tahassüse dönüşmemesi için hazır ve nazırdırlar: Onu güçlendirir, düzenler, kurala bağlarlar. .

Acı olmasa, Yeraltından Notlar'ın yazarının iyi gördüğü gibi, vicdan da olmazdı. Ve bütün canlıları etkileyen acı, vicdanın sadece insana mahsus olmadığını varsayma imkanı veren yegane göstergedir. Bir hayvana eziyet ederseniz, bakışındaki ifadeyi izlerseniz, bir anlığına onu kendi halinin üzerine sıçratan bir
şimşek çakışı algılarsınız. Ne olursa olsun, acı duyar duymaz, bize doğru bir adım atar, bize erişmeye çabalar. Ve onun derdi sürdükçe ona en ufağından da olsa bir derece vicdan göstermememiz imkansızdır.

İyilik ve kötülüklerin dağıtımında hiçbir ahlaki lüzum da yoktur, hakkaniyet de yoktur. Buna sinirlenip Eyüb'ün abartılarına mı düşelim? Acıya isyan etmek nafiledir. Öte yandan, tevekkül artık kabul görmemektedir: Çilelerimizi pohpohlamayı ve güzelleştirmeyi reddetmez mi o? Cezasız kalınmadan cehennemin şiirselliğine halel getirilemez. Güncel olmadığı gibi, aynı zamanda mahkumdur da: Zayıflıklarımızın hiçbirine karşılık veremeyen bir meziyettir bu.

Mutsuzluk dünyaya tahassüs yoluyla sızdığına göre, duyularımızı yok etmek ve ilahi bir irade yitimine kendimizi bırakmak daha iyi olurdu. İştahlarımızın dağılıp gidişini hesaba kattığımız vakit ne doygunluktur ne genleşmedir o! Müphem şekil de kendini düşünen iç huzuru, bu geviş getirmeye hasım her ufuktan, onu hiçbir şey hissetmemenin yumuşaklığından kopartabilecek her şeyden yüz çevirir. Zevklerden de acılardan da aynı şekilde tiksindiğimiz ve bundan bıkkınlık derecesinde bezdiğimiz zaman, düşlediğimiz, bir başka tahassüs değildir; namevcut görünecek derecede ayırt edilmez izlenimlerden oluşan yavaşlatılmış bir yaşamdır. O zaman en ufak heyecan bir saçmalık belirtisinden ibaret olur ve bir heyecan duyar duymaz imdat diye bağırma noktasında teyakkuza geçeriz.

Dertlerimizi alt etmekten aciz olduğumuza göre, onları işlemeye teşne olmak düşer hissemize. Bu teşnelik, acı çekmemenin üzerine şehvet tanımayan eskilere saçmalığın dik filası gibi görünürdü. Onlar kadar makul olmayan bizler, çırpınmanın manevi ilerleme belirtisi telakki edildiği yirmi asır sonunda farklı
hükme varırız bu hususta. Acayip, perişan ve yüz buruşturan bir Kurtarıcı'ya alışkın olan bizler, kadim tanrıların laubaliliğinden, ya da nebati bir saadete dalmış bir Buda'nın tebessümünden tat almaktan acizizdir. Nirvana, etraflıca düşünülürse, bitkilerin özündeki sırra vakıf görünmüyor mudur? Ancak bizimkine zıt bir varlık biçimini model alarak ereriz selamete.

Acı çekmeyi sevmek yersiz olarak kendini sevmektir, ne isek ondan hiçbir şeyi yitirmemeyi istemektir, kendi sakatlıklarının tadını çıkarmaktır. Sakatlıklarımızın üzerine eğildikçe, "İnsan nasıl mümkün oldu?" sorusunu kendimize soradurmaktan hoşlanırız. İnsanın ortaya çıkıvermesindeki sorumlu etkenlerin dökümünde, hastalık başta gelir. Ama onun hakikaten ortaya çıkabilmesi için, kendi dertlerine başka yerlerden dertlerin katılması gerekmiştir; çünkü bilinç, türümüzün, bütün türlerin maruz kaldığı aksiliklerin ve badirelerin, baş döndürücü sayıda gecikmiş ya da frenlenmiş dürtülerin taçlanrnasıdır. İnsan ise, bu sonsuz badirelerden istifade ettikten sonra, elinden geldiğince onları haklı göstermeye ve anlamlandırmaya uğraşır. "Boş yere değillermiş, sizinkilerden daha çeşitli ve daha tahammül edilmez olan benim badirelerimi hazırlayıp haber verdiler," der, kendininkiler kadar müstesna ıstıraplara erişemeyen canlı varlıkların hepsine, teselli niyetine...

TABİAT YALNIZCA ölümü akla getirmekten muaf tuttuklarına cömert davranmıştır. Ötekileri ise, iyileşme yollan sunmadan, hatta bunu telkin bile etmeden, korkuların en eskisi ve en kemirgenine havale etmiştir. Ölmek normalse de, ölümün üzerinde fazla durmak ya da her vesileyle onu düşünmek normal değildir. Zihnini ondan hiç çevirmeyen kişi, bencilliğini ve tafracılığını ispat etmiş olur; başkalarının onun hakkındaki izlenimleri uyarınca yaşadığından, bir gün artık hiçbir şey olmama fikrini kabullenemez; unutuluş her anki kabusu olduğundan, saldırgan ve geçimsizdir, hırçınlığını ve kaba davranışlarını ortalığa dökmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Ölümden çekinmekte bir zarafetsizlik yok mudur?

Tolstoy'un bunalımı ve "dine dönüş"ü, yeteneklerinin tükenmesiyle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu açıklamanın mantığı yoktur. İvan İlyiç'in Ölümü, Efendi ile Uşağı, Sergi Baba, Şeytan gibi son dönem eserlerinde pörsümüş bir dehada görülmeyecek bir yoğunluk ve derinlik vardır. Tolstoy'da bir pörsüme
olmamış, sadece ilgi merkezi değişmiştir. Hfila varlıkların dışsal yaşamı üzerine eğilmeyi itici bulduğundan, onları ancak o zamana kadar içinde yaşadıkları kurgulardan kopmaya sevk oldukları bir bunalıma düştükleri andan itibaren nazarıdikkate almak istiyordu.

Dirilik intihara bir engel teşkil etmez pek: İzlediği istikamete ya da onda iz bırakanlara bağlıdır her şey. Tolstoy da zaten kendini yok etmeye iten kuvvetin daha önce onu hayata bağlayana benzer olduğunu saptar; şu farkla ki, diye ekler, şimdi ters yönde vuku bulmaktadır.

Varlığın boşluklarının idrakine düşkün olmak, zihin açıklığı ifratından kendi yıkımına koşmak, çökmek ve mahvolmak... bunun imtiyazı kansızlık çekenlerde değildir; kuvvetli bünyeler, kendileriyle biraz çatışma haline girerlerse, başka türlü bir alınganlık gösterirler buna; tüm ateşliliklerini ve tüm çılgınlıklarını
katarlar buna; bir ceza gibi telakki etmek gereken bunalımlara maruz kalan da onlardır, zira enerjilerini birbirini yemeye hasretmeleri normal değildir. Kariyerlerinin doruğuna mı varmışlar? Çözülmez soruların ağırlığı altında ezilecek, ya da görünüşte aptalca ama aslında özle ilgili bir baş dönmesine yem olacaklardır; kargaşaya kapılıp sersemleşene kadar "Ne lüzumu var?" veya "Ya sonra peki?" diye kendine tekrarlayan Tolstoy'u ele geçiren baş dönmesi gibi.

Nefretle kurtuluş olmaz ve hem kendinden hem her şeyden tiksinirken nasıl ölümün aşıldığı, "bittiği" o mıntıkaya sıçrama yapılabileceği pek görülmez. Dünyadan ve kendinden nefret etmek, hem dünyaya hem kendine fazla itibar etmektir, her ikisinden de azat olmaktan aciz hale gelmektir. Bilhassa kendinden nefret, çok büyük bir yanılsamaya tanıklık etmektedir. Kendinden nefret ettiği için, Tolstoy yalan içinde yaşamaya son verdiğini zannediyordu. Oysa insan, kendini feragate hasretmediği takdirde (ki bunu yapmaktan acizdi o) ancak yalan söyleyerek ve kendine yalan söyleyerek yaşayabilir.

Bilgi eksiği sayesinde yaşarız ancak. Bilir bilmez, artık hiç bir şeyle uyuşmayız. Cehalet içinde kaldığımız müddetçe, görünüşler çoğalarak onları sevmemizi ve onlardan nefret etmemizi, onlarla didişmemizi sağlayan bozulmazlığı bir nebze muhafaza ederler. Fantazmalarla nasıl boy ölçüşelim? Fantazmalar, yanılgımızı anladıktan sonra artık öz mertebesine terfi ettiremediğimizde görünüşlerin dönüştükleri haldir. Bilgi, daha doğrusu uyanış, görünüşlerle aramızda maalesef çatışma olmayan bir boşluğa yol açar; öyle olsaydı her şey daha iyi olurdu; hayır, bütün çatışmaların kalkmasıdır o; trajikliğin menhus feshidir.

Ruh uyandığında kudretlerinden yoksun kalır ve en ufak bir yaratıcı süreci bile ne başlatabilir ne destekleyebilir. Kurtuluş ilhamın tam karşı ucunda olduğundan, kendini buna hasretmek, bir yazar için, istifayla, hatta intiharla eşdeğerdir. Şayet üretmek istiyorsa, iyi ve kötü eğilimlerini, bilhassa kötüleri izlemelidir; bunlardan kurtulursa, kendinden uzaklaşır: Çileleridir şansları. Onun için yeteneklerini heba etmenin en emin yolu, kendini başarının ve başarısızlığın, hazzın ve zahmetin, yaşamın ve ölümün üzerine yerleştirmektir.

Sadece içinde ya da dışında mükemmeliyetsizliğe aç bir tanrı, sadece perişan bir tanrı yaratılışı hayal edip hayata geçirebilirdi; sadece bu kadar yatıştınlmamış bir varlık bu tür bir ameliyata cüret edebilirdi. Kısırlık etkenleri arasında bilgeliğin başta gelmesi, bizi dünyayla ve kendimizle barıştırmaya uğraşmasındandır; hırslarımız ve yeteneklerimiz üzerine çökebilecek en büyük beladır; uslulaştırır onları, öldürdüğünü bile söyleye biliriz; neyse ki ürkütücü olan vasıflarımızın derinliğine zulmederek sırlarımıza halel getirir; bizi baltalar, batını, bütün kusurlarımızı tehlikeye atar.
Arzularımıza suikastta bulunarak bağlılık ve tutkularımızı aşağılayıp bastırdık mı? Bizi buna yüreklendirenlere lanet okuyacağızdır; en başta da, içimizdeki bilgeye, hiçbir pişmanlığı ortadan kaldırmadan her şeyimizi tedavi etme suçunu işleyen amansız düşmanımıza... Eskiden kendini kaptırmış olduğu şeylere can atanın şaşkınlığı sınırsızdır ve bunun üstesinden gelememenin tesellisini bulamadığından, sükunet zehriyle geberir. Bütün arzuların boşluğu bir kere idrak edilince, bunları yeniden duyup kendini art düşüncesiz olarak bunların eline bırakmak için insanüstü bir bulanıklaşma çabası gerekir, azizlik gerekir.

İçimizde bir deli vardı, bilge onu kovmuştur. Gerçek ile yanılsama arasındaki, görünüşler için onca yıkıcı o ayrımcılığı olur olmaz yerde işe katmadan bize onları kabullendiren, sahip olduğumuz en kıymetli şey, deliyle beraber gitmiştir. O deli burada oldukça, çekinecek hiçbir şeyimiz yoktu; keza görünüşler de, kesintisiz mucizeyle, gözlerimizin önünde başkalaşarak şeylere dönüşmekteydi. Deli ortadan kaybolunca, görünüşler de sınıf düşer ve ilkel içeriksizliklerine dönerler. Varoluşa tuz biber katmıştır deli; varoluş olmuştur. Şimdi ise, ilgiye değer hiçbir şey, hiçbir dayanak noktası kalmamıştır. Asıl baş dönmesi, delilik yokluğudur.
Kendini gerçekleştirmek, çokluğun sarhoşluğuna hasretmektir kendini. Bir'de hiçbir şeyin önemi yoktur, Bir'in kendisinden başka. Öyleyse kırıp dağıtalım onu; eğer ilgisizliğin büyüleyiciliğinden kurtulmakta ısrarcı isek, eğer içimizdeki ya da dışımızdaki yeknesaklığın son bulmasını istiyorsak. Dünya yüzeyinde gıdıklayıcı olan her şey, orada ilginç diye nitelediğimiz her şey, sarhoşluğun ve cehaletin meyvesidir. Daha biz ayılır ayılmaz, her tarafta saplanıp kalmışlık ve perişanlık ayırt ederiz ancak

Doğuştan gelen bir zaaf sonradan edinilmiş bir meziyete yeğlenir olduğundan, kendini kabullenmeyenler
karşısında ister istemez bir rahatsızlık hissederiz; keşişin, peygamberin, insancılın, zar zor harcama yapan cimrinin, tevekkül edemeyen hırslının, gönül okşamayı beceremeyen küstahın, bilgeyi de hariç tutmaksızın kendini gözetleyen herkesin, kendini denetleyip mecburiyetler koyan ve asla kendi olmayan insanın karşısında... Sonradan edinilmiş meziyet yabancı cisimdir; ne başkalarında ne kendimizde hoşlanırız bundan: Benlik karşısındaki bir zaferdir peşimize takılan; bizi bunaltan ve bundan övünme payı çıkardığımızda bile ıstırap veren bir başarı. Herkes ne ise onunla yetinse: Kendini iyileştirmeyi istemek, azap ve bela düşkünlüğü değil midir?

Sonuçları ağır olan bir kararsızlık, bizi baskılayan bir kusurdur bu; oysa bir patlama, kabaca komikleşerek bile bitse, yatıştırmış olurdu bizi. Elzem olduğu kadar zahmet de isteyen öfke, saplantılara yem olmamızı engeller ve ciddi komplikasyonlar riskinden esirger: Bizi cinnetten koruyan bir cinnet krizidir bu. Ona,
onun düzenli tezahürüne bel bağlayabildiğimiz müddetçe, dengemiz temin edilmiş olur - aynı şekilde utancımız da. Manevi ilerleme için bir engel olmasını rahatlıkla kabul ederiz; ama yazar için (mademki burada onun durumunu da göz önüne alıyoruz) mizaç dalgalanmalarına hakim olmak iyi değildir, hatta
tehlikelidir. Elinden geldiğince idare etmelidir onları; aksi takdirde cezası edebi ölümdür.

Öfkelenince, yaşadığımızı hissederiz; o maalesef uzun sürmediğinden, fazla aptalca, fazla soyut, hem sıcaklığı hem soluğu olmayan ve en ufak ferahlama sağlamaktan aciz horgörüden her halükarda daha fazla kaynak sunan -gıybetten iftiraya- yan ürünleriyle yetinmek gerekir; bundan yüz çevrildiğinde, başkalarını karalamanın şehveti keşfedilir hayranlıkla. Nihayet onlarla aynı düzeydeyizdir, mücadele veriyoruzdur, yalnız değilizdir.

Hakkımızda edilen kem sözün de, bize yapılan kötülük gibi ancak bizi yaralıyorsa, kırbaçlayıp uyandırıyorsa değeri vardır. Buna duyarsız olma talihsizliğine mi uğradık? Y ıkıeı bir yaralanmazlık haline düşeriz, insanlardan gelen darbelerin ve hatta bahtımızın darbe lerinin fıtratında olan imtiyazları yitiririz (iftirayı aşan, ölümüde zahmetsizce aşacaktır). Hakkımızda ileri sürülenler bizi hiç bir şekilde etkilemiyorsa, dışarıdan gelecek onaylardan ayrılmaz bir vazifeyle kendini tüketmek niye? Mutlak bir özerkliğin ürünü olan bir eser tasarlanır mı? Kendini yaralanmaz kılmak, ortak yaşamda duyulan hislerin neredeyse tamamına kendini kapatmaktır. Yalnızlığın sırlarına vakıf oldukça, kalemi elden daha çok bırakmayı dileriz. Başkaları artık umurunuzda değilse, hiç kimse düşman olmaya layık değilse, neden ve kimden konuşulur? Görüşlere tepki vermeyi kesmek, bizi teyakkuza geçirmesi gereken bir belirtidir; reflekslerimizin hilafına edinilmiş ve bizi gözü oyuk bir ilahın jeste değer hiçbir şey bulmadığı için artık kımıldamamaktan memnun duruşuna sokan meşum bir üstünlüktür. Bunun tam zıddında, var olduğunu hissetmek, açıktan açığa ölümlü olana gönlünü kaptırmaktır, manasızlığa ibadet etmektir, boşluğun bağrında kendi kendini tahriş ededurmaktır, hiçliğin içinde küsedurmaktır.

bizi canımızdan bezdiren sakatlıkların koskoca bir kısmı, bütün o bulanık, sinsi, izi sürülmez dertler, hiddetlerimizi ya da kederlerimizi dışavurmama mecburiyetimizden gelir. Ve de kendimizi en kadim
içgüdülerimize koyvermeme mecburiyetinden...

İnsan kendini uyuşukluk içindeyken öldürmez; kendine karşı bir hiddet buhranıyla yapar bunu (Ajax tipik intiharcı olarak kalır hep); şöyle tanımlanabilecek bir duygunun azmasıyla: "Kendi kendimi hüsrana uğratmaya daha fazla dayanamam." Konusu olduğumuz bir hüsranın en derinine yapılan bu en üst
sıçramayı ancak seyrek aralıklarla sezsek bile, üzerimizdeki ta sallutu sürer; kendimizi öldürmemeye kesinkes karar vermiş olsak bile. Bunca yıl boyunca kendimize el kaldırmayacağımız hususunda bizi temin eden bir "ses" olmuşsa da, yaş ilerledikçe daha az duyulabilmektedir. Böylelikle, gittikçe biz, şimşek gibi çakan bazı sessizliklerin insafına kalırız.

Kendini öldüren kişi, başkalarını da öldürebileceğini, o dürtüyü hissettiğini, fakat bunu kendine karşı yönelttiğini kanıtlamaktadır. Kurnaz bir havası olması ise, alttan alta, kendisinden nefretinin dönemeçlerini izlediğinden ve önce doğumunu gözden geçirip hızla ona lanet okuduktan sonra, can vereceği darbeyi haince bir zalimlikle uzun uzun kurduğundandır. Kötülüğün kökü kazınmak isteniyorsa aslında doğuma yüklenmek gerekir. Bundan ikrah getirmek akla yatkındır, oysaki zor ve alışılmamıştır. Ölümün karşısına, başa gelmesi gerekenin karşısına dikiliriz. Başka türden tamiri imkansız bir olay olan doğumu ise kenarda tutarız, pek uğraşmayız onunla: Her birimize dünyanın ilk anı kadar uzak görünür geçmişinde. Ancak kendini ortadan kaldırmayı aklından geçiren gider oraya kadar; üremenin adlandırılamayan mekanizmasını unutmayı becerememektedir adeta; geriye dönük tiksintisiyle ise içinden çıktığı tohumu hiçe saymaya çalışmaktadır.

İSTEDİGİM KADAR anlara yapışayım, anlar sıvışıyor: Bana hasmane davranmayan, tanımazdan gelmeyen ve benimle düşüp kalkmayı reddettiğini bildirmeyen tek bir an yok. Hepsi yanaşılmaz olan bu anlar birbiri ardına, tecridimi ve yenilgimi ilan ediyorlar. Ancak kendimizi onlar tarafından taşınır ve korunur hissedersek harekete geçebiliyoruz. Bizi yüzüstü bıraktıkları zaman, ister büyük ister alelade bir işe kalkışmak. için elzem dayanağın eksikliğini çekiyoruz. Hiçbir yerde zemin kalmayınca yoksunlaşarak., alışılmamış bir belaya çatıyoruz: Zaman hakkı olmama belasına.

Miadı geçmişlikler istifliyorum, durmak.sızın onlardan imal ediyorum ve kendi müddetini doldurmasına fırsat vermeden şimdi'yi o uçuruma atıyorum. Yaşamak, mümkünün sihrine maruz kalmaktır; ama bizzat mümkünün içinde, gelecek olan miadı geçmiş idrak edildiği vak.it, her şey potansiyel geçmişe dönüşür ve
artık ne şimdi ne gelecek olur. Benim her bir anda ayırt ettiğim, o anın soluksuzlaşıp hırıltıya dönüşmesi; bir başka ana geçişi değil. Ölü zaman işliyor, oluşun boğulmasında debeleniyorum

Başkaları zamana düşer, bense zamandan düştüm. Zamanın üzerinde yükselen ebediyetin yerini, onun aşağısında kalan öteki ebediyet alır; o kısır mıntıkada artık ancak tek bir arzu duyulur: Tekrar zamanla bütünleşmek, her ne pahasına olursa olsun ona yükselmek, yerleşilen bir yuva yanılsaması için ondan bir
parseli sahiplenmek. Ama zaman kapalıdır, ama zaman erişilmezdir: Bu negatif ebediyet, bu kötü ebediyet de zamana nüfuz etmenin imkansızlığından ibarettir zaten.

Zaman kanımdan çekildi; birbirine destek olur ve birlikte akarlardı; şimdi donup kalmışlarken, artık hiçbir şeyin olmamasına şaşmak mı gerek? Tekrar ilerlemeye koyulsalar, yalnız onlar beni tekrar canlılar sınıfına sokar ve içinde kokuştuğum şu alt-ebediyetten tahliye ederlerdi. Ama ne ister ne de yapabilirler bunu. Efsunlanmışlar herhalde: Kımıldamayacaklardır artık, donup kalmışlardır. Damarlarıma sızabilen hiçbir an yok. Yüz yıllar sürecek bir kutup kanı! Soluk alan her şey, varlık rengindeki her şey, zamanı bilinmeyecek kadar eskinin içinde dağılıp gidiyor. Şeylerin usaresini vaktiyle hakikaten tatmış mıydım? Nasıl bir çeşnisi vardı? Bana erişilmez ve yavan geliyor şimdi. Gıyabında doygunluk bu.

Zamanı hissetmiyorsam da, ona herkesten uzak olsam da, buna mukabil bilirim, durmadan gözlemlerim onu: Bilincimin merkezini işgal eder. Bizzat bunu yaratanın aklını buna takıp o kadar düşünmüş olduğuna nasıl inanılır? Bunu yarattığı doğruysa da, Tann bir mesele haline getirip üzerine düşünmediği için, derinlemesine bilemezdi onu. Ama benim kanaatim o ki, sadece bundan saplantılarımın maddesini oluşturmak maksadıyla kaydınlmışım zamandan. Bende uyandırdığı nostaljiye minnettarım doğrusu.

Vaktiyle onun içinde yaşamış olduğum varsayılsa bile, hangi zamandı ve onun tabiatını ne yolla tasavvur edeyim? Aşinası olduğu zaman artık bana yabancı, hafızamdan firarda, ömrümün bir parçası değil artık. Ve o zamana tekrar yerleşmek yerine hakiki ebediyete ayak basmanın benim için daha zahmetsiz olacağını sanıyorum. Zaman'da olmuş ve artık orada olamayanın vay haline! (Düşmüşlüğün dibi: Zamanla nasıl oynaşabilmişim? Halbuki selametimi daima onun dışında tasarlamış; hep onun son istihkaklarını kullanma noktasında olduğu, içeriden kemirilip özünden vurulduğu için de süre noksanlığı çektiği kesinliğiyle yaşamıştım.)

Doğasını bozmamamı imkansız kılacak kadar fazla arzuladım zamanı; onu dünyadan tecrit ettim, başka her tür gerçeklikten bağımsız bir gerçeklik haline getirdim onu; yalnız bir evren, yedekte bir mutlak: Tüm farz ettikleriyle ve tüm sürükledikleriyle zaman bağlantısını kesen tuhaf ameliye; figüranın başrol oyuncusuna dönüşmesi, istismara açık kaçınılmaz terfi. Beni cezbetmeyi başarmış olduğunu inkar edemem. Ama benim bir gün ona olan saplantımdan basirete geçeceğimi, bunun ona yönelik tehdit olarak getireceği her şeyle birlikte öngörmemiş ol duğu da bir vakıadır.

Zihnin onun derinliğini yoklamadaki ısrarına direnemeyecek bir yapıdadır. Bu ısrarla yoğunluğu ortadan kalkar, dokusu tarazlanır ve onu çözene sadece lime lime parçalarla yetinmek kalır. Bilinmek değil yaşanmak için yapılmış olmasındandır bu;onu irdelemek, yoklamak, alçaltmaktır, eşyaya dönüştürmektir.
Buna kim yeltenirse, kendi benliğine de bu şekilde muamele edecektir sonunda. Her tahlil biçimi bir hürmetsizlik olduğundan, bu davranışa girmek edepsizcedir. Depreştirmek için sırlarımıza indiğimiz ölçüde, müşkülattan rahatsızlığa, rahatsızlıktan da dehşete geçeriz. Kendini tanımanın bedeli her zaman çok yüksektir. Düpedüz bilginin de keza. İnsan bunun dibine ulaştığında, yaşamaya tenezzül etmeyecektir artık. İzah edilmiş bir evrende, hiçbir şeyin bir anlamı olmayacaktır, delilik hariç. Etraflıca tetkik ettiğimiz bir şey, önemini yitirir. Aynı şekilde, birine nüfuz mu ettik? Onun için en iyisi ortadan kaybolmaktır.
Tepkiden ziyade edepten; bütün canlıların maske gibi taşıdığı gerçekdışılığı gizleme arzusundan... O maskeyi çıkarıp almak, mahvetmektir onları, kendini mahvetmektir. Bilgi Ağacı'nın altında fazla oyalanmak yaramaz.

Var olduğunu bilmeyen her varlıkta, bilinçten masun her yaşam biçiminde kutsal bir şey vardır. Bitkiye hiçbir zaman imrenmemiş kişi insanlık faciasını ıskalamıştır.

Hep kendi kendine, kendinin önünde, aynı 'nın huzurunda kalındığında, insan kendini özgür zannedebilir. Hem alınyazısı hem tasallut olan bu kimlik bizi kusurlarımıza zincirler, geriye çeker ve bizi yeninin, zamanın dışına fırlatır. Ve buradan fırlatıldığımızda, geleceği hatırlarız, artık koşmayız oraya.

Özgürlüğün sadece serabı gerçektir; o olmasa, hayat pek uygulanabilir, hatta kavranabilir olmazdı. Bizi özgür olduğumuza inanmaya teşvik eden, genel olarak bunun gerekliliği, özel olarak da kösteklerimiz konusundaki bilincimizdir; bilinç mesafe icap ettirir ve her mesafe içimizde bir özerklik ve üstünlük duygusuna yol açar; bu duygunun ancak öznel bir değer taşıdığını ise belirtmeye bile gerek yoktur. Ölüm bilinci ölüm fıkrini ne bakımdan yumuşatıyor ya da zuhurunu geciktiriyor? Ölümlü olduğunu bilmek, aslında iki defa, yok, ölmemiz gerektiğini bildiğimiz her defada ölmektir.

Zamanın içinde kaldığımız müddetçe, rekabete girmeye niyetlendiğimiz hemcinslerimiz vardır; oradan çıkar çıkmaz, yapabildikleri ya da bizim hakkımızda düşünebildikleri artık pek ırgalamaz bizi; çünkü onlardan ve kendimizden o kadar kopmuşuzdur ki bir eser üretmek ya da sadece bunu aklından geçirmek
bile fuzuli ya da yakışıksız görünür bize.

İnsan tanrıların karşısına dikilir ve hayalet vasıflarını tanıyarak inkar eder onları; zamanın altına fırlatıldığında ise kendini onlardan o kadar uzakta bulacaktır ki, bunun fıkrini bile koruyamayacaktır. Bu unutuşun cezası olarak da, tam düşmüşlüğü tecrübe edecektir. Olduğundan fazlasını olmak isteyen kişinin azalacağı kesindir. Gerilimin dengesizliğinin akabinde, az çok kısa bir sürede, bırakıvermişliğin ve terk etmişliğin gerilimi gelecektir. Bu simetri bir kez ortaya koyuldu mu, daha ileri gitmek ve düşmüşlükteki esrarı kabullenmek gerekir. Düşmüş kişinin rateyle hiç alakası yoktur; tabiatüstü bir şekilde çarpılmış biri fikrini çağrıştırır daha ziyade; meşum bir güç onun üzerine çullanmış ve melekelerini ele geçirmiştir adeta.

İrade eksikliği bir hastalık ise, bizzat iradede bir başka hastalıktır, daha beteridir: İnsanın talihsizliklerinin
tümü, onun noksanlıklarından ziyade ifratından gelir. Fakat içinde bulunduğu durumda zaten fazlasını istiyorsa, bir de insanüstülük mertebesine erişse ne olurdu? Kuşkusuz paramparça olur ve kendi üzerine çökerdi. Ve çöküşle mi yıkımla mı vardığı en nihayetinde önemsiz vadeye, aşağıdaki ebediyete girmek için muazzam bir yol sapmasıyla zamandan düşmeye sürüklenirdi.


03 Temmuz 2024

E. M. Cioran / Umutsuzluğun Doruklarında (Alıntılar)

Neden kendi içimize kapanıp kalamıyoruz? Neden her türlü içeriği içimizden atmaya; karmakarışık, söz geçirilemeyen bir süreci düzene koymaya çalışarak ifadeyle biçimin ardından koşuyoruz? Nesnelleştirme kaygısı gütmeksizin, tüm özel dalgalanmalarımızın ve çalkantılarımızın tadım çıkarmakla yetinerek, kendimizi içsel akışkanlığımıza bı rakmamız daha verimli olmaz mıydı? O zaman türlü türlü farklılaşmış yaşanmışlıklar birbirleriyle kaynaşıp, deprem dalgasına ya da müzikal bir doruk noktasma benzer, çok
verimli bir taşkınlık yaratırlardı.

Ben yaşamaktan ölmem gerektiğini duyumsuyorum, sonra da kendi kendime bunun ne demek olduğunu açıklamalım bir anlamı var mı diye soruyorum. Ruhun geçmişi içinizde sonsuz bir gerilimle titreşince, eksiksiz bir varoluş gömülü deneyimleri edimselleştirince, bir ritim dengesini de tek biçimliliğini de yitirince; işte o zaman ölüm sizi ya şamın doruklarından koparır, ama ölümün karşısında acı verici takıntısına eşlik eden o dehşet duygusunu yaşamazsınız.

Kişinin içinde patlayıcı bir enerjinin bulunması her zaman çok tehlikelidir, çünkü artık ona gem vurulamayacak bir an gelebilir. İşte o zaman aşırılıktan çöküş doğacaktır. Birlikte yaşamlamayacak durumlar ve takıntılar vardır. Dolayısıyla, kurtuluşu, onları itiraf etmek getirmez mi?

Kimisi ancak varoluşunun belirleyici anlarında lirik olur; kimisiyse ancak geçmişin bütünüyle edimselleşip, kendisinin üstüne sel gibi akın ettiği can çekişme anında. Ama çoğunlukla, lirik patlama özsel deneyimlerin ardından, varlığın derinliklerindeki çalkantı son kertesine vardığında ortaya çıkar

insan gerek kendi içinde sakladığı şeyleri gerekse dünyanın sakladığı şeyleri bilmeyince, ansızın acı deneyimine kapılıp, baş döndürücü bir öznelliğin aşın karmaşık bölgesine taşınır. Acının lirizmi, yaraların artık derin içerimlerden yoksun, basit dışavurumlar olmaktan çıkıp, varlığın tözüne katıldıkları içsel bir arınma gerçekleştirir.

Neden bu dünyada bir şeyler yapmak gerektiğini, neden arkadaşlarımızın, özlemlerimizin, umutlarımızın, düşlerimizin olması gerektiğini hiç bilmiyorum. Dünyadan uzağa, gürültüsünü patırtısını, karmaşıklığım yaratan her şeyden uzaklara çekilmek bin kat daha iyi olmaz mıydı?
 
Hepimiz birbirimize nasıl da kapalıyız! Ötekinden her şeyi alasıya ya da onun ruhunun derinliklerini
okuyasıya açık olsak bile, yazgısını ne ölçüde aydınlatabiliriz? Yaşamda yalnızız, can çekişmedeki yalnızlık tam da insan yaşamının simgesi değil mi, diye geçiriyoruz içimizden. Yaşamak istemek, toplum içinde ölmek ne içler acısı bir zayıflık: Son anda avunabilir mi insan?

Can çekişirken, kendilerini tutup, etkileyici tutumlar sergileyen insanlardan tiksiniyorum. Gözyaşları ancak yalnızlıkta sıcaktır. Ölüm anında çevrelerinde arkadaşlarının olmasını isteyenler bunu korkudan, son anlarıyla yüzleşemediklerinden yaparlar. En temel anda, kendi ölümlerini unutmaya çalışırlar. Neden yiğitlik göstermez, neden kapılarım sürgüleyip, o korkutucu duyumlara sınırsız bir açıklıkla, sınırsız bir dehşetle katlanmazlar?

Yalıtılmış, ayrı düşmüş halimizle, her şey bizim için erişilmezdir

Sağ salim kurtulamayacağımız deneyimler vardır. Yaşandıktan sonra, artık hiçbir şeyin anlamlı olamayacağım duyumsatan deneyimler. Yaşamın sınırlarına eriştikten sonra, o tehlikeli sınırların potansiyelini bütün aşırılığıyla yaşadıktan sonra, gündelik edimlerle hareketler tüm albenilerini, tüm çekiciliklerini yitirirler. Kişi ancak o sınırsız gerilimi nesnelleştirerek hafifleten yazı sayesinde yine de
yaşamayı sürdürür. Yaratıcılık ölümün pençelerinden geçici bir korunmadır.

Başıma gelen her şey beni patlamaya hazır bir balona dönüştürüyor gibi. Bu uç anlarda, içten içe Hiç’e
dönüyorum yüzümü. İnsan, tüm sınırların ötesinde, ışığın dışında, ışığın geceden koptuğu noktada, vahşi bir kasırganın sizi dümdüz hiçliğe fırlattığı bir aşırılığa doğru, delice genleşiyor içeriden. Yaşam hem doluluğu hem de boşluğu, hem coşkunluğu hem de bunalımı yaratır; bizi saçmalığa varasıya tüketen baş dönmesi karşısında kimiz ki?

Hem var olan her şeyden hem de var olmayan her şeyden ölünür. Ondan sonra, her türlü yaşanmışlık hiçliğe bir sıçrayış oluverir.

Yaşam büyük gerilimlere dayanamayacak denli sınırlı, parçalıdır.

Umutsuzluğun doruğunda, yalnızca saçmalık tutkusu kaosu şeytanca bir ışıltıyla bezer hala. Geçerli idealler, ister ahlaki, ister estetik, ister dinsel, isterse toplumsal ya da başka türlü olsunlar, yaşama doğrultu ve ereklilik kazandıramadıklannda, yaşam hiçlikten nasıl korunabilir? Bunu sağlamanın tek yolu saçmalığa, mutlak boşunalığa, temelinde tutarsız olan, ama kurgusu yaşam yanılsaması yaratabilen bir hiçliğe tutunmaktır.

Saçmalık tutkusu ancak içi tümüyle boşalmış, ama gelecekte ürkütücü dönüşümlere uğrayabilecek bireyde ortaya çıkar. Her şeyini yitirmiş kişinin elinde yalnızca bu tutku kalır. Artık ona ne çekici gelebilir ki?

Saçmalık tutkusu ancak içi tümüyle boşalmış, ama gelecekte ürkütücü dönüşümlere uğrayabilecek bireyde ortaya çıkar. Her şeyini yitirmiş kişinin elinde yalnızca bu tutku kalır. Artık ona ne çekici gelebilir ki?

Kümleri yalnızca şeylerin zehrinden tat almaya mahkumdur, onlar için beklenmedik her şey bir acı, her deneyim yenibir işkencedir.

acıya bir değer biçmek için nesnel bir ölçüt var mıdır? Komşumun benden daha çok acı çektiğini ya da İsa’nın herkesten çok acı çektiğini kim söyleyebilir?

Herkes, mutlak ve sınırsız sandığı kendi acısıyla baş başa kalacaktır. Dünyadaki tüm acıları, en korkunç can çekişmeleri, en karmaşık işkenceleri, tüyler ürpertici ölümleri, en üzücü terk edilişleri, tüm vebalıları, canlı canlı yakılanları, açlıktan yavaş yavaş ölenleri düşündüğümüzde bile, acımız hafifler mi?

 Varlığımızın yanardağı patlayınca, içimizde biriken zehir tüm dünyayı zehirlemeye yeter miydi acaba?

Zihne başkaldıranlann, tam da zihni doğurmak için yaşama etki eden hastalığın ne kadar ağır bir hastalık olduğunu bilen, zihinleri aşın güçlü kişiler olması anlamlı değil midir? Yalnızca sağlıklı insanlar onu över; onlar ne yaşamın sıkıntılanyla ne de varoluşun temelindeki çatışkılarla sulanmışlardır.

Aslında, zihin bize dengesizlik ile kaygı verir, ama aynı zamanda belli bir yücelik de kazandırır. Yaşamı övmek nasıl bir dengesizlik işaretiyse, zihni övmek de bilinçsizlik işaretidir. Normal bir insan için yaşam apaçık bir gerçektir; yalnızca hasta düşmemek için onu yücelterek üstüne toz kondurmaz. İyi de ne yaşamı ne de zihni göklere çıkarabilen kişi ne yapsm?

Dünyanın benim gibi birinin var olmasına izin vermesi, yaşam güneşinin üstündeki lekelerin sonunda ışığı gizleyecek denli geniş olduğunu gösteriyor. Yaşamın hayvanlığı beni çiğneyip ezdi, uçarken kanatlarımı
kesti, can atabileceğim sevinçleri benden esirgedi. Bu dün yada parlayabilmek için ölçüsüzce didinmem, harcadığım çılgınca enerji, gelecekte saygınlık kazanmak için katlandığım şeytani büyü, yaşamda toparlanma ya da içsel bir canlanma için boşa giden tüm çabalarım —tüm bunlar, zehirli olumsuzluğun tüm kaynaklarım içime akıtan bu dünyanın akıldışıhğı karşısında zayıf kaldı.

Ben dünyaya hiçbir şey veremem, çünkü benim tuttuğum yolun bir eşi daha yoktur: O da can çekişmenin yoludur. İnsanların kötü, kinci, iyilikbilmez ya da ikiyüzlü olmasından mı yakmıyorsunuz? Ben size can
çekişme yöntemini öneririm; tüm bu kusurlardan bir süreliğine uzaklaşmanızı sağlayacaktır.

Yaşamı kökünden temizleyebilmek için tüm dünyaya can çekiştirebilseydim keşke! O zaman, yaşamın kökünü sönmek bilmeyen, cayır cayır alevlerle sarardım, onu yok etmek için değil, farklı bir özsu, farklı bir ısı kazandırmak için.

O korkunç duyguyu tattınız mı; eridiğinizi, direnciniz tümüyle kırılınca bir dere gibi akıp gittiğinizi, varlığınızın tuhaf bir biçimde sıvılaşarak geçersiz kılındığını, her türlü özdekten yoksun kaldığım duyumsadınız mı hiç? Burada anlaşılmaz, belli beürsiz bir duygudan değil; apaçık, acı veren bir duygudan söz ediyorum. Yalnızca bedenden kopmuş, sanrılı bir biçimde yalıtılmış başınızı duyumsayabilmekten!

 İnsanın kendi yıkımı karşısında altüst olması, düşünememesi ya da hareket edememesi, dondurucu karanlıkların altında ezilmesi, bir gece sanrısına kapılmışçasma yolunu şaşırması ya da vicdan azabıyla boğuştuğu anlarda olduğu gibi terk edilmiş olması, yaşamın olumsuz sınırına, en son yanılsamayı da yok edecek aşın ısıya eriştiğini gösterir. Can çekişmenin gerçek anlamı da bu bitkinlik duygusunda açığa çıkacaktır:

Özünde, can çekişmek, yaşamla ölüm arasındaki sınırda işkence görmek demektir. Ölüm de yaşama içkin olduğu için, yaşam neredeyse bütünüyle bir can çekişmedir. Bense, yalnızca yaşamla ölüm arasındaki bu kavgada, insanın bilinçli bir biçimde acıyla ölümü yaşadığı en dramatik evreleri can çekişme anlan olarak niteliyorum.

Ölmek istiyorum, ama bunu istediğim için pişmanım: İşte kendisini hiçliğe kapıp koyuveren herkes bunu duyumsar. Olabilecek en sapkın duygu ölüm duygusudur. Bir de sapkın ölüm takıntısı yüzünden uyuyamayan insanları düşünün! Kendime ilişkin, bu dünyaya ilişkin bilincimi bütünüyle yitirmeyi nasıl da isterdim!

Uykusuz geçen sayısız geceden sonra aynaya bakmanın verdiği o akla sığmaz doyum duygusunu hiç tattınız mı? Gecenin her anım duyumsadığınız, dünyada yapayalnız olduğunuz, tarihin temel dramım yaşadığınızı düşündüğünüz uykusuzlukların işkencesini çektiniz mi? O anlarda, tarihin anlamı kalmaz, yok olur; çünkü içinizden korkunç alevlerin yükseldiğini duyarsınız, yaşamınız gözünüze can çekişmenizi görmek için doğmuş bir dünyada biricik görünür

İnsanlar aralarından bazılarının neden deliliğe yazgılı olduğunu, onları kaosa sürükleyen, bilinç açıklığının göz açıp kapayıncaya dek yok olduğu bu amansız alın yazısının neden kaynaklandığım asla anlayamayacaklar.

Her türlü delilik organik mizaca ve duruma bağlıdır. Delilerin çoğu bunalımlı kişilerden oluştuğu için bunalımlı delilik şen şakrak, taşkın coşkudan ister istemez daha yaygındır. Onlarda kara melankoliye o kadar çok rastlanır ki, hemen hemen hepsi intihara eğilimlidir. İntihar: Kişi deli olmadığında ne denli güç bir çözüm!

Ben tek bir koşulda aklımı yitirmek isterdim: Şen şakrak, çevresine neşe saçan, sorunsuz, takıntısız, sabah akşam güler yüzlü bir deli olacağımdan emin olmalıyım. Parlak coşkulara bayılsam da istemezdim onlardan, çünkü arkalarından her zaman çöküntü gelir.

Kimi sorunlar, bir kez derinleştikten sonra sizi yaşamda yalnızlaştırır, hatta yıkar: Ondan sonra, ne yitirecek ne de kazanacak bir şeyiniz kalır.

Düşünmenin hazzı için düşünen kişinin karşısında, yaşamsal bir dengesizliğin etkisiyle düşünen kişi vardır. Ben kan kokan, et kokan düşünceyi severim, şehvetli bir coşkunluktan ya da sinirsel bir çöküşten kaynaklanan bir akıl yürütmeyi boş bir soyutlamaya bin kez yeğlerim.

Ölüm bilincinde bir sapkınlık, eşsiz bir düşkünlük vardır.

Dünyayla aramızdaki uçurum gittikçe büyüyünce, insan kendisine dönüp, kendi öznelliğinde ölümü keşfeder.

Bunalımdaki kişide, ölümün içkinliği duygusu bunalıma eklenerek, huzurla dengenin sonsuza dek dışlandığı sürekli bir kaygı ortamı yaratır.

Çoğu insan kendi içinde boy gösteren ağır can çekişmenin bilincinde değildir; onlar ancak hiçliğe kesin olarak geçişten önceki can çekişmeyi bilirler. Yalnızca o can çekişmenin varoluşla ilgili birtakım önemli şeyleri açığa çıkaracağım düşünürler. Ağır, açığa çıkancı bir can çekişmenin anlamım kavramak yerine, her şeyi sondan beklerler. Ama son onlara pek bir şey göstermeyecektir: Yaşadıkları gibi şaşkın şaşkın ölüp gideceklerdir.

Ne varoluşta ne de hiçlikte kurtuluş olduğuna göre, boynu altında kalsın bu dünyanın da sonsuz yasalarının da!

Her uç durum yaşamdan türer, yaşam onun aracılığıyla kendini kendine karşı savunur. Olumsuz durumlardan kaynaklanan sınırların aşılmasına gelince, o bambaşka bir anlam bir kazanır.

Yorgunluk sizi yaşamın alışıldık yüksekliğinden aşağılarda yaşatır, size yalnızca yaşamsal gerilimlerin ön
sezisini verir. Dolayısıyla, melankolinin kaynağı yaşamın bocaladığı, sorunsal olduğu bir bölgedir.

Melankolide insan dünyanın tadım çıkarmak için değil, yalnız kalmak için kanatlanır. Yalnızlık melankolide nasıl bir anlam kazanır? Gerek içsel, gerek dışsal anlamda sonsuzluk duygusuna bağlı değil midir? Melankolik bakış sınırsızlık perspektifi olmaksızın düşünüldüğünde anlamsız görünür.

Kendi içimde ölen şeyi, benliğimin ölü parçasını özlerim. Yalnızca gerçekliklerin hayaletini, geçmişte kalmış deneyimleri edimselleştiririm, ama bu da ölü parçanın ne denli önemli olduğunu göstermeye yeter. Özlem, içimizde yol açtığı değişimler aracılığıyla, gizliden gizliye bizi yok oluşa sürükleyen zamanın
şeytani anlamım açığa vurur.


22 Ekim 2021

E. M. Cioran / Çürümenin Kitabı


 
Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür; Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur... İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar. (s.9)

Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir Tanrı’yı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvani temelini açığa vurmasın. (s.9)

Kurnazlara, düzenbazlara, zirzoplara güvenilmez.. (s.11)

İnsanın seyri - ne mide bulandırıcı şey! Aşk-iki tükürüğün karşılaşması... Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. 
(s.13)

Vaktiyle bir “benliğim” vardı; artık sadece bir nesneyim... 
(s.13)

Artık benim için hiçbir şey konu olamaz, zira bütün şeylerin tanımını verdim. (s.14)

Aşırı hassas yalnızlıklarımız, ötekiler için ne cehennemdir! Ama hep onlar için, bazen de kendimiz için icat ederiz görünümlerimizi... (s.16)

İnsanlar, en nazlı ölçütlere göre sınıflandırılabilir: mizaçlarına göre; eğilimleri, düşleri ya da salgı bezlerine göre... Kravat değiştirir gibi fikir değiştirilir; zira her fikir, her ölçüt, dışarıdan, zamanın biçimlenişlerinden ve tesadüflerinden gelir. (s.18)

Doyasıya yaşanan her saplantı kendi aşırılıklarıyla kendini ortadan kaldırır. (s.19)

Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır, boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen –ya da icat eden – o sayıklamanın kurumasıdır. (s.21)

Her birimiz, yalnızlığa karşı işlenen günah, yani insanlarla alışveriş tarafından yozlaştırılmaya yazgılı bir saflık dozuyla doğarız. Zira her birimiz, kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız. (s.24)

Dünya yalnızlığımızı bozmuştur, ötekilerin üzerimizde bıraktığı izler silinmez bir hale gelir. (s.24)

Hiçlik karşısında her kelimeyle bir zafer kazansak bile, onun zorbalığına daha da fazla maruz kalmamıza yol açar bu. Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz. Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırları, en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız. Ötekilerle görüşmemiz de, kendimizi boşluğa doğru bir yarış içinde hep birlikte alçaltmak içindir; ister fikir teatisi olsun, ister itiraflar ya da entrikalar... Merak, sadece  dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır.

Siyasetçiler, reformcular ve kolektif bir bahaneden yana çıkan herkes üçkâğıtçıdır.(s.25)

Kendini iletişimsizliğe bırakmanın, tesellisiz ve sessiz heyecanlarımızın ortasındaki gerilimin dışında, hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde koparılan patırtıdır; evren ise, sara hastalığına tutulmuş bir geometri. (s.24)

Kendi hayatımız zar zor kavranılabilir görünürken, ötekilerin hayatı nasıl tahayyül edilebilir? (s.25)

Tek olmaktan duyduğu gurur, insanı kendi derdine aşık olmaya ve tahammül etmeye teşvik eder. Bir ıstırap dünyasında, ıstırapların her biri, diğerleri nazarında tekbencidir. Mutsuzluktaki özgünlük, onu kelime ve hisler bütünü içinde tecrit eden sözel niteliğe bağlıdır. (s.27)

Zekâ ile sersemlik arasındaki fark, çeşitlendirilmediği zaman bayağılığa yol açan sıfat kullanımında ortaya çıkar. Bizzat Tanrı, sadece kendine eklenen sıfatlarla yaşar. (s. 27)

Niçin Tanrı o kadar soluk, o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir? Niçin ilginçlik, tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer? (s.28)

İnsan kendini Şeytan’da çok fazla bulduğu için O’na tapamaz; ondan bilerek nefret eder. (s. 29)

Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına –ve sonsuza dek-  yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir. (s.31)

Ama dünya içinde kendimizi nasıl unutabiliriz? (s.31)

Bir ruh, sadece üzerine aldığı tahammül edilmez şeylerin miktarıyla büyür ve telef olur. (s.31)

Keşke bir taş olabilseydim! 'Yürek': Bütün azapların kökeni.. (s.32)

Adem’den beri insanların bütün çabası, insanda değişiklik yapmak olmuştur. 
(s.33)

Hangi günahı işledin de doğdun? Hangi suçu işledin de varsın? Acın da kaderin gibi sebepsiz.
(s.37)

Zaman’ın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense, onu durdurmak için nokta olarak hareketsizleştin. (s.37)

Bu ruh nasıl yatışabilirdi? Bir yanda yürek ile toprağın bölünmezliği içine dalma istenci; öte yanda, giderilemeyen bir arzuyla daima mekânı içine alıp eritme istenci. (s.40)

Çare bulma saplantısı bir uygarlığın sonunun belirtisidir; selâmet arayışı da bir felsefenin sonunun..(s.42)

Omuzlarımızın ve düşüncelerimizin üzerinde ağır yüklerle bir hapishanede doğmuşuz; kesip atma imkanı bizi bir sonraki gün yeniden başlamaya teşvik etmese, tek bir günün bile sonunu getiremezdik. (s.44)

Evreni adaletsizlik yönetir. (s.47)

Dünya, gözyaşlarının biriktiği bir yerdir. (s.47)

Zaferler ve yenilgiler, adı kader olan bilinmez bir yasaya göre birbirini izlerler. (47)

Kader mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğü...(s.47)

Bu dünyada hiçbir şey kendi yerini bulmuş değildir, başta bizzat dünya olmak üzere. (s.48)

Tanrı ve insanın adaletsizliğini hiç kimse düzeltemez. (s.48)

Hakikaten yalnız varlık, insanlar tarafından terk edilmiş olan değil insanlar arasında acı çekendir. (s.49)

Eski zamanlardaki büyük yalnızlar mutluydular, ikiyüzlülüğü bilmiyorlardı, gizleyecek bir şeyleri yoktu: Bir tek kendi yalnızlıklarıyla söyleşiyorlardı...(s.49)

Geceler boyunca hangi kâbuslarla haşır neşir olduk ki güneşe düşman olarak kalkıyoruz? (s.45)

 Kendimi bütün insanlara karşı savunmak, çılgınlıklarına tepki göstermek ve bunun kaynağını ortaya çıkarmak istedim; dinledim ve gördüm ve korktum: Aynı sebeplerle ya da herhangi bir sebeple hareket etmekten, aynı hayaletlere ya da tamamen başka bir hayalete inanmaktan, aynı sarhoşluklara ya da tamamen başka bir sarhoşluğa gömülmekten korktum; son olarak da, ortaklaşa hayal kurmaktan ve son nefesimi bir vecd kalabalığı içinde vermekten korktum. Bir varlıktan ayrılırken bir yanılgının daha elimden çıktığını, onda bıraktığım yanılsamayla yoksullaştığımı biliyordum...(s. 50)

İnsanların var olmak ve harekete geçmek için sarıldıkları nedenleri, kendimde ortadan kaldırmak istedim. Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim, - şimdide sersemlemiş bir halde, budalalarla aynı düzeyde ve onlar kadar boşum. (s.51)

Bazı sabahlar canlı cansız her şeyi mahvetme isteğiyle uyanmamızın sırrı nedir? (s.51)

İnsan bütün bildiklerine rağmen, bütün bildiklerine karşı her gün yeniden başlar. Bu ikiliği kötü bir alışkanlık haline getirmiştir. (s. 53)

İster sürpriz ister zorunluluk nedeniyle olsun, tartışmasız bir bozguna uğramayan var mıdır? O zaman ellerini dua için açıp, sonra felsefenin cevaplarından bile daha boş bir halde iki yanına bırakmayan var mıdır? (s.56)

Varlık dilsizdir ve zihin gevezedir. Bunun adına bilmek denir. (s.58)

İçimizde sadece özgül bir biçimde kendimiz olmamıza yol açan şeyler sağlıklıdır. (s.60)

Vardım, varım, ya da olacağım; dilbilgisinin sorunudur bu, varoluşun değil. (s.62)

Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı. İçimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız. (s.63)

Her birimiz ardımızda bir dost ve düşmanlar mezarlığı sürükleriz; bu mezarlığın yüreğin uçurumlarına atılmış veya arzuların yüzeyine yansıtılmış olması da pek mühim değildir.  (s.63)

Özgürlük, özü şeytanî olan etik bir ilkedir. (s. 64)

Herkes, yalnızlık hiyerarşisinin farklı bir derecesinde yerini alır; hain ise bu hiyerarşinin en uç noktasında bulunur: O, bireylik vasfını azgınlığa vardırır. (s.65)

Kendini bütün insanlardan dışlayacak benzersiz bir cinayet işleme arzusunu duymayan var mıdır?
Kendini ötekilere bağlayan zincirleri hepten koparmak için, temyizi mümkün olmayan bir mahkûmiyete maruz kalarak uçurumun sükûnuna varmak için, alçaklığa kim can atmamıştır? (s.66)

Uzak ilkbaharlar düşledim; sadece dalgaların köpüğünü ve doğumumun unutuluşunu aydınlatan bir güneş, toprağa ve her tarafta sadece başka yerde olma arzusu duyma derdine düşman olan bir güneş düşledim. Yeryüzündeki yazgımıza bizi kim çarptırmıştır? (s.66)

Saatler boyunca başka saatleri bekleriz. (s.68)

Hepimiz, düşündüğümüzden çok daha fazla şeye inanırız; hoşgörüsüzlükleri barındırır, kanlı tedbirlere ihtimam gösterir ve fikirlerimizi aşırı yöntemlerle savunarak dünyayı itiraz edilmez gezici kaleler gibi katederiz. (s.69)

Kendine tapmayan kişi daha doğmamıştır. Yaşayan her şey kendisini çok sever; hayatın derinlikleriyle yüzeyini kasıp kavuran dehşet başka türlü nereden gelirdi ki? (s.69)

Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir yeni hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm

İnsan cinnet tarafından korundukça etken olur ve ilerler; fakat sabit fikirlerin doğurgan zorbalığının elinden kurtulunca mahvolur ve çöker.(s.72)

Bir insanın kabul gören her şeye meydan okuyacak cesareti bulmak için neyi kaybetmesi gerektiği bilinemez; hiçbir şeyi yapmakta sakınca görmeyen, en mahrem düşüncelerini, hem şehvetperest hem de saf bir bilgi tanrısının yapabileceği gibi tabiatüstü bir küstahlıkla fiiliyata döken bir insan haline gelene kadar, Diogenes’in neyi kaybetmiş olduğu bilinemez. Kimse daha dobra olmamıştır; samimiyette ve zihin açıklığında bir sınır-vaka olduğu gibi, eğer arzularımızla davranışlarımız eğitim ve ikiyüzlülük tarafından frenlenmese, bizim de ne olabileceğimizin örneğidir. (s.73)

Bana şu dünyada iyi başlayıp kötü bitmeyen tek bir şey gösterin

Altında ezilmediğimiz bir olayın bizim için ne anlamı olabilirdi ki? Gelecek, bizi harcamak için bekler. Ruh artık varoluşun sadece çatlamasını kaydeder ve duyuların hâlâ titreşmesi için ancak kötülük beklentisi gerekir...(s.76)

Birkaç eksiksiz melankoli örneği ve birkaç benzersiz intihar dışında, insanlar, tarihi ve tarihin yüz buruşturmalarını doğurmak için tıka basa alyuvarlarla doldurulmuş kuklalardır. (s.76)

Kendi içimize mıhlanmış olduğumuzdan, doğuştan gelen ümitsizliğimizin çizdiği yoldan ayrılma melekemiz yoktur. Hayat bizim ortamımız değil diye kendimizi hayattan muaf mı tutturalım?(s. 78)

Hayata karşı bütün gerekçeleri yaşamış ve doğrulamış olduğumdan, onu lezzetlerinden arındırdım ve tortusu içine gömüldüğümde çıplaklığını hissettim. Cinsellik-sonrası metafiziği yaşadım. (s.80)

Yeryüzü üzerinde yapılan her şey, boşluk içinde bir doluluk yanılsamasından, Hiçlik’in esrarından gelir.. (s.81)

Cesaret ve korku, hayata densizce bir anlam ve ağırlık vermekten ibaret olan o aynı hastalığın iki kutbudur... (s.83)

Bir başkaldırının haklı çıkması ve ateşli taraftarlar yaratması, bir vahyin yayılması ve buna bir kurumun el koyması, zamanında yalnızlığa mahsus olan - birkaç hayalci çömezin hissesine düşen- ürpertilerin satılmış bir varoluşla kirlenmesi için yeterlidir. Bana şu dünyada iyi başlayıp kötü bitmeyen tek bir şey gösterin. En kibirli çarpıntılar, tabii vadelerini doldurmuş gibi, bir lâğıma gömülür ve atmaz olurlar. Bu güçten düşme, yüreğin faciasını ve tarihin negatif yönünü teşkil eder. (s.85)

Nefret ya da acıma içinde bizi şeylere bağlayan o negatif dayanışma, muazzam bir fiziksel zayıflıktan kaynaklanmaktadır. (s.86)

Hayatın hiçbir anlama gelmediğini herkes bilir veya sezinler: O zaman, hiç olmazsa bir söz oyunuyla kurtarılmalıdır! (s.88)

Bir kitabın üzerimizde yarattığı etki, ancak içindeki entrikayı taklit etme, kahraman öldürüyorsa öldürme, kıskanıyorsa kıskanma, acı çektiğinde veya öldüğünde hasta veya ölüm döşeğinde olma isteğini duyuyorsak gerçektir. (s.92)

Tanrı, icat edilir. O’nun adını andığınız sürece cinnetinizin kılık değiştirmiş olduğu anlaşılmaz ve... her şey size mubah olur. Hakikî mümini deliden ayırt etmek güçtür; fakat onun deliliği yasaldır, kabul görür. (s.97)

Tanrım, bana hiç dua etmeme gücü verin, her nevi tapınma saçmalığından koruyun, beni Siz’in elinize hepten teslim edecek o sevgi eğilimini benden uzak tutun. Kalbimle gökyüzü arasındaki boşluk genişlesin! (s.98)

Terazinin bir kefesine, dünyaya “saflar”ın yığdığı kötülükleri, öteki kefesine de ilkesiz ve kuruntusuz insanlardan gelen kötülükleri koysaydık, ilk kefe ağır basardı. (s.100)

Nereden geldiğimi artık söyleyemem: tapınaklarda inançsızım; sitelerde coşkusuzum; hemcinslerimin yanında meraksızım, yeryüzünde kesinliğim yok. - Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim. (s.111)

Her nesil kendinden önceki neslin cellatlarına anıtlar diker. (s.112)

Hepimiz sahtekâr olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz. Yalan söylemeyi kabul etmeyen birisi ayağının altındaki toprağın kaydığını görürdü: Sahteliğe biyolojik olarak tâbiyizdir. (s.115)

Kendimizden kurtulamadığımız zaman, kendimizi yiyip bitirmenin tadını çıkarırız. (s.116)

Hastalık olmadan hastayızdır ve zaafımız olmadan cehennemliğizdir. (s. 116)

Özgür olmayı deneyin: Açlıktan ölürsünüz. Kâh hizmetkâr kâh despotik olmanız ölçüsünde toplum size müsamaha gösterir; gardiyansız bir hapishanedir bu - ama telef olmadan kaçılamaz ondan. (s.117)

Psikoloji kahramanın mezarıdır. (s.122)

Önyargı, kendi içinde yanlış, ama nesiller tarafından biriktirilmiş ve aktarılmış olan organik bir hakikattir: (s.124)

Tutarlılığımızdan ya da kaprislerimizden doğan gerekçeler her noktada birbirine denktir. Hiçbir şey savunulmaz değildir - en saçma önermeden en hunhar cinayete kadar. Fikirler tarihi de tıpkı vakalar tarihi gibi anlamsız bir iklim içinde cereyan eder: (s.127)

Zihin mezarlığında ilkeler ve formüller yatar: Güzel, tanımlanmıştır, oraya gömülmüştür. (s.128)

İnsanın elinden Mutsuzluk yalanını alın, ona bu sözcüğün altına bakma gücünü verin: Kendi mutsuzluğuna tek bir an dayanamazdı. (s.130)

Evet, aslında iblisler ruhumla top oynuyor gibi geliyor bana... (s.133)

Tanrı’nın kendi ülkelerinde tanrıtanımazlığı yaygınlaştırması da ortadan yok olmamak içindir - kendini savunmak için. (s.139)

Nasıl bir uçurum kusursuzluğuna ulaşmışım ki düşecek yerim bile kalmamış? (s.140)

Bütün tanrılardan nefret ederim; onları hor görecek kadar sağlıklı değilim. İlgisiz’in en büyük aşağılanması da budur. (s.141)

Eğer ruh o kadar az bir şeyse, yalnızlık duygumuz nereden gelmektedir? (s.142)

Olmadığın gibi hiç olmayacaksın; ya olduğun gibi olmanın hüznü... Cevherin hangi aykırılıklara batmış ve dünyaya sürülmende hangi karışık deha ağır basmış? Kendini ufaltmadaki ısrarın, ötekilerdeki düşüş iştahını benimsettirmiş sana. (s.142)

Modern kendini beğenmişliğin haddi hududu yoktur: kendimizi bütün geçmiş yüzyıllardan daha aydınlanmış ve daha derin zannederiz. Bir Buda’nın öğretisinin binlerce varlığı yokluk meselesinin karşısına getirdiğini unutarak, bu meseleyi bizim keşfettiğimizi hayal ederiz; çünkü terimlerini değiştirmiş ve içine bir parçacık teferruatlı bilgi katmışızdır. Fakat hangi batılı düşünür bir Budist rahiple muhayeseyi kaldırabilir ki? Kendimizi metinlerin ve terminolojilerin içinde kaybederiz.

Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet-geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor.İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki? (s.161)