02 Aralık 2020

Kelime Oyunu - 1

Yeni bir etkinlikten merhaba, Sevgili Deeptone'la Ağaç Ev Sohbetleri gibi her hafta yapılabilecek bir etkinlik yapalım dedik, yine onun organizatörlüğünde ve her çarşamba. Kısaca şöyle açıklayayım. Kelime Oyunu, her hafta 5 kelime belirlenecek ve o 5 kelimenin içinde geçtiği, öykü, hikaye, deneme, makale, şiir artık ne yazarsınız. Bu hafta Deep'in belirlediği 5 kelime ile ben bir öykü yazdım.
Kelimeler : deniz-kayıkçı-simitçi-araba-dede


Serin bir sabah, açık kalan pencereden gelen esintiyle ürpererek uyandı. Gün yeni yeni ağarıyordu, o ise akşamdan kalmanın sersemliğinin de etkisiyle uykulu gözlerle etrafına bakındı. Hiç bir zaman sabit bir yeri olmayınca, nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Dolmabahçe camiinden gelen ezan sesiyle İstanbul'da olduğunu anladı. Durumu çok iyi olmasına rağmen hiç bir şehirde evi olmamıştı, kendini hiç bir yere kimseye ait hissetmemişti. Her gittiği ülkede, şehirde hep aynı otellerde kalırdı, hayattaki değişmeyen tek rutini buydu, kendini ait hissettiği tek yer otel odalarıydı belki de. İstanbul'a da her geldiğinde hep aynı otelde ve aynı odada kalıyordu.

Boğazın ve denizin incisi Kız Kulesi her uyandığında karşısında duruyordu. Kendisine o kadar çok benziyordu ki Kız Kulesi, herkesin hayran olduğu göz alıcı bir güzellikteydi, ama denizin ortasında tek başına, kendisi gibi yapayalnız, belki de o yüzden hep bu otelde kalıyordu. Üstüne bir şey alıp ezan sesinin eşliğinde uzaktan Kuleyi izledi, çocukluğunda dedesi götürmüştü, halbuki o hep babasıyla gelmek istemişti. Babası uzak deniz kaptanıydı aylarca gelmediği oluyordu, baba mesleğiydi, aile nesilden nesile hep kaptanlık yapmış bu yüzden her şey yarım kalmıştı. Babası ile yaşayamadığı her şeyi dedesi yaşatmıştı ona, sanırım o da babasının talihsizliğini yaşıyordu, babası da dedesiyle ortak hiçbir şey yapamamış o da dedesiyle yapmıştı her şeyi. Bir an, 23 Nisan da dedesinin bir kayıkçıdan kiraladığı kayıkla onu denizde gezdirmesi aklına geldi, dedesi de kaptan olduğu için hiç korkmadan binmişti, o anı hatırladığında tıpkı o günkü gibi yeniden heyecanlandı, ilk kez o zaman o kadar yakından görmüştü Kız Kulesini, hikayesini duyunca o da dedesinden kendisi için bir Kule istemişti, ama o kendi adını verecekti, bu anı aklına gelince gülümsedi.

Ayılmak için bol telveli şekersiz bir Türk kahvesi içti, maillerini kontrol etti, gün iyice ağarırken arabasına binmek yerine yürümeyi tercih etti. Boğaz kıyısında dolaştı dalgındı, sokak kedilerini sevdi, simitçiden aldığı simitleri martılarla paylaştı. Otele dönerken yol boyunca, şu an okuduğu kitaptaki bir söz aklındaydı onu tekrar edip durdu "İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır".. Tüm hayatının özetiydi sanki bu satırlar. Aynı düşünceyle odasına girdiğinde başucunda kitabı gördü, daha önce farkına varmadığı bir şey dikkatini çekti, kitabın son sayfalarından çıkmış bir kağıt parçası, ona hediye eden kişinin yazdığı ve kitabı bitirdiğinde görmesi için bıraktığı bir not, bu satırla okuduğu  kitap daha bir anlam kazandı. "29 harf arasına sıkışmış devrik bir cümleyim ben".. 

hikayenin devamı -- https://kirmiziruh.blogspot.com/2020/12/kelime-oyunu-5-1-oykunun-devam.html

Haftaya yazmak isteyenler için bu hafta benim belirlediğim kelimeler
Kırmızı-İrlanda-Tutku-Kitap-Viski

30 Kasım 2020

2020 Yıl sonu Raporu Mimi

                                                        


Selamlar, normalde ben bu Mim olaylarına hiç girmiyordum, malum hatırlayanlarınız olabilir 8 sene önce fena rezil olmuştum :) Deep bana gerizakalıya anlatır gibi anlatmasına rağmen ben yanlış yapmıştım, o zamandan bu yana yapmadım hiç. Onlarınkine baka baka yaptım :)

Sevgili İlkay'cığım Mimlemiş beni, hatır için çiğ tavuk yiyenlerdenim, hemen geçelim o zaman.

1. 2020 senin açından nasıl geçti?


Herkesten çok farklı geçmedi, 11 ayın 8 ayı evdeydim, idari izinli olarak. Evde olmaktan da hiç şikayet etmedim, keşkem yine olsa :) (esnek çalışma için dedim yanlış anlaşılmasın)
Okuma yönünde kendi rekorlarımı kırdım, 6 senenin sonunda bloga yeniden döndüm, çocuklarımla vakit geçirdim genel olarak öyle, şuanda, iş, ev kitaplar.


                                      2. Yıl boyunca yapmayı en çok özlediğin şey nedir?

Etkinlikler, konser, gösteri tiyatro vs, arkadaşlarla bu etkinliklerden sonra dışarıda sabahlamak, sanırım en çok bunları yapmak istedim bu sene.



3. Biraz da olumlu yönden bakalım. 2020'de güzel geçtiğine inandığın ve 2020 şu yönden uğurlu geldi dediğin bir durumla karşılaştın mı?

Hafta içi iddiadan bu zamanki en yüksek parayı tutturdum :) Malesef kumar bağımlılığım var :/ Şaka bir yana bunun dışında ekstra bir durum olmadı benim için.


4. Karantina süresinde veya bulabildiğin boş vakitlerde kendine zaman ayırabildin mi? Ayırdıysan neler yaptın? (Örneğin, yeni hobi edinme, önceki alışkanlıklara daha çok vakit ayırabilme vb.)

Bol bol uyudum, diziler filmler belgeseller izledim, yeni müzikler isimler keşfettim, çocuklarımla vakit geçirdim. Uyumaktan birşeyler izlemekten sıkılıp bloga döndüm, pandemiden bu yana 300'e yakın kitap aldım, özellikle son 1 aydır da deli gibi kitap okuyorum. (2 günde 1 kitap)

5. Son olarak 2021 yılından beklediklerin neler?

Ölmemek :) Bir şey beklediğim yok açıkcası, 2020'yi aratmasın yeter. 2020'den de birşey beklediğim yoktu, tüm kötü şeyler sıraya girdi. Normalde senelere günlere (özel günler hariç) çok anlam yüklemem, anı yaşarım ben, sonrasını pek düşünmüyorum malesef. Temennim ne dersen; Kimsenin hiç bir şeye muhtaç olmaması, sağlık, refah, kalkınma, huzur, barış, mutluluk tabiiki.

Bu arada Mim konusunda iyi olmadığımı pek te anlamadığımı söylemiştim, umarım olmuştur:)


27 Kasım 2020

Eskiye özlem


Eskiyi çok özlüyorum ben, eski arkadaşlıkları sohbetleri, eski şarkıları, eski dizileri, eski Türkiye, eski İstiklal, eski dünya. Tamam eskiden de herşey güllük gülistanlık değil di, ama ne bileyim hastalıklar, soğuk savaşlar, güç gösterileri, ben yaptım oldular. Gösterişler, her yediğinin içtiğinin fotosunu atmalar, samimiyetsiz gülüşler selfiler.
Müzikte sanatta iyinin değil, popüler olanın kıymet bildiği bir dönem. 90'larda ki müzik, söz hatta klip kalitesi şuan bile yok. Tabi ki 90'lar deyince benim için iki isim vardır. Başta kızımın isim annesi Şebnem Ferah ve Sibel Alaş. Hala eski yayın yapan radyolar daha güzel en başta KENT FM, eskiye dair yapılan programlar daha özel. Hoş 30 yıl sonra da bugünler için aynısı denecek belki de, çocukluğumda derlerdi nerede o eski Ramazan lar diye, şuan yine aynısı deniliyor.
Zaman geçtikçe iyilikte güzellikte kendini yutarak kayboluyor sanırsam, kuyruğunu yiyen yılan, çok severim bu tabiri, durum bu ne yazık ki. Eski demişken İstiklal'in beton yığınına ve Halep'e dönmeden önceki zamanları 8 yıl öncesinden hoş bir anı ile anımsayalım eski İstiklal'i..


 

Wilhelm Reich / Dinle Küçük Adam (Alıntılar)

1946 yılında yazılmış bir şaheser bana göre, bayıldım. Dünyada ülkemizde çevremizde o kadar çok ki bu "küçük adamlar" ya da "küçük kadınlar"dan. Belki ailemizden biri belki biz, ama hangi coğrafya hangi yıl olursa olsun tüm toplumun belası, sorgulamadan inanan asalak insanlar.
Bu kitaba uyacak en güzel şarkı da canım İdil'in yazıp söylediği Kaypak sanırım.



Altını çizdiğim alıntılar

"Dinle Küçük Adam!" Bu sesleniş insancıl bir belge, bilimsel değil. 1946 yazında Orgon Enstitüsü'nün arşivi için kaleme alındı. Hiç bir zaman yayınlanması düşünülmedi. Bu, halkın içinden küçük adamın kendi kendine ettiklerini; nasıl acı çektiğini, isyan ettiğini, düşmanlarını sayıp, dostlarını katlettiğini; "millet vekili" olarak ne zaman erki eline geçirse, bunu nasıl istismar ettiğini ve iktidarı, daha önceleri bazı üst sınıf sadistlerinden kendisinin sineye çekmek zorunda kaldığından, daha da zalim olarak kullandığını, on yıllar boyunca ön safiyane, sonra hayretler içinde ve nihayet tüyler ürpererek yaşayan bir doğa araştırmacısının ve hekimin iç fırtınalarının sonucudur. (s.11- Öndeyiş)

Sana geleceği veriyorlar, ama senin geçmişini sormuyorlar. (s.15)

Şu andan itibaren insanlığın geleceği senin düşünmene, senin eylemine bağlı. Ama öğretmenlerin ve efendilerin, senin gerçekte nasıl düşündüğünü ve nasıl olduğunu sana söylemiyorlar; kimse, kendi yazgının yönlendiricisi olarak seni donatacak ve sağlam durmanı sağlayacak tek bir eleştiriyi bile sana yöneltmeye cüret etmiyor. Sen, yalnızca bir anlamda "özgür"sün: Yaşamını kendinin yönlendirmesi için gerekli eğitimden azade, özeleştiriden azade! (s.15)
Seni hiç şöyle yakınırken işitmedim: "Beni, kendimin ve dünyamın gelecekteki efendisi olmaya teşvik ediyorsunuz. Ama bana, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olduğunu, söylemiyorsunuz, ayrıca bana, hangi yanlış yolda olduğumu, neyi yanlış düşündüğümü, yanlış yaptığımı söylemiyorsunuz". (s.15)

Benim karşımda ağladın, feryat ettin, özlemlerini anlattın, sevgini ve derdini açtın. Seni biliyor ve seni anlıyorum. (s.16)

Kendinin olmayan düşüncelere hayran, ama kendininkine değil. Bir şeyi ne denli az kavrıyorsa, o denli sıkı inanıyor ona. (s.17)

Sana diyorum ki: Kendi kurtarıcın, yalnızca sen kendin olabilirsin! (s.19)

Sen kendi kendini aşağıladığın için, küçük adam, onlar da seni aşağılılıyorlar, seni sevmiyorlar. Onlar seni çok iyi tanıyorlar.  Yanlızca kendinin bileceği, en berbat zaflarını biliyorlar senin. Seni bir sembole kurban ettiler, sen de onları kendi sırtında iktidara taşıyorsun. (s.24)

Bu yüzden senden korkuyorum, küçük adam, baş edemediğim bir korku bu. Dünyanın, insanların bundan sonraki yazgısı sana bağlı. Senden korkuyorum, çünkü sen, kendinden kaçtığın gibi hiçbir şeyden kaçmıyorsun. (s.24)

Ben Kızıl değilim, Kara değilim, Beyaz değilim, Sarı değilim.
Ben Hristiyan da değilim,Yahudi de değilim, Müslüman da değilim,
Mormon da değilim,çok karılı da değilim, eşcinsel de değilim, anarşist de değilim, boksör de değilim.
Bir kadına, sevdiğim ve hoşlandığım için sarılırım, yoksa nikah cüzdanım olduğu için ya da cinsel aç dolaşıp durduğum için değil.  (s.26)

Bir anlamı varsa, her türlü yasal kurala uyarım, ama eskimiş ya da anlamsızsa, ona karşı mücadele ederim. ( Hemen savcıya koşma, küçük adam! Çünkü o da aynı şeyi yapar namuslu bir adamsa ). (s.26)

Senin boş, geveze "topluluklarında" bulunmaktansa, düşünceleriyle baş başa kalmayı yeğlediği için, ona asosyal diyorsun. Parasını, senin gibi hisse senetlerine değil de, bilimsel araştırmalara yatırdığı için, ona deli diyorsun. (s.29)

Onu kendi darkafalı ölçülerinle tartıyor ve senin normallik beklentilerine uymadığını, saptıyorsun. Bilmiyorsun ve bilmek de istemiyorsun, küçük adam. (s.29)

Hiç (haydi samimi ol! ) kendi kendine sordun mu, doğrumu , yoksa yanlış mı düşündüğünü? Yanlış mı düşünüdüğünü, sormadın kendi kendine, ancak komşunun buna ne diyeceğini sordun kendi kendine ya da doğruluğun sana kaç paraya patlayacağını. Bunu, küçük adam, sordun kendi kendine, başka hiçbir şeyi sormadın. (s.30)

Seni hayal kırıklığına uğratınca, eşini karalamaya, kötü niyetli komşunun hoşuna gitmiyor diye, çocuğuna eziyet etmeye, arkadaşını aldatmaya, iyi yürekliyle alay edip onu sömürmeye, kamçı karşısında iki büklüm olmaya, verilen yerde almaya, talep edilen yerde vermeye, ama sevgiyle verilen yerde hiç vermemeye, düşene ya da düşmek üzere olana bir tekme de sen vurmaya, doğrunun söyleneceği yerde yalan söylemeye ve yalanı değil de doğruyu kovuşturmaya. Sen kendini hep kovuşturanların safında buluyorsun, küçük adam. (s.31)

İçindeki en iyi şeyi duyuyu yitirdin. Boğdun onu, ve onu kimde görsen, katlediyorsun, çocuklarında, karında, kocanda, ananda ve babanda. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun, küçük adam. (s.33)

Alçak insan olmaktan vazgeçmeni ve "senin kendin" olmanı istiyorum. 'Sen kendin', diyorum! Okuduğun gazetenin fikri değil, kötü komşunun işittiğin fikri değil, aksine "sen kendin.
Ama gazete yazınca, anlasan da anlamasan da inanıyorsun. (s.34)

Hayatta mutluluk dileniyorsun, ama güvence senin için daha önemli, hatta bunun bedeli, bütün yaşamın boyunca baş eğmek olsa bile. (s.35)

"Evli olmayan anne" yi, ulaşabileceğin her yerde, ahlaksız yaratık diye kovuşturmuyor musun, küçük adam? "Evlilik", yani doğru dürüst çocuklarla, "Evlilik dışı" yani bozuk çocuklar arasında keskin bir ayrım yapmıyor musun? Ey, bu uydunun mihnet hanesindeki zavallı adam! Kendi sözlerini kendin anlamıyorsun. (s.41)
İsa bebeğe saygı gösteriyorsun. İsa çocuk, nikah kağıdı olmayan bir anne tarafından doğuruldu. "Evlilik dışı" doğan İsa çocuğu, evlilik dışı çocuk tanımayan Tanrı'nın oğlu diye yücelttin. (s. 41-42)

Bir kız arkadaşın yok ve bir kız arkadaşın olsa da, içindeki "erkekçik"i kanıtlamak için, onu yalnızca cinsel ilişkiden başka bir şey düşünmezsin. (s.43)

Bir bilgenin bu küçük ihmalinden sen, yalan, kovuşturma, işkence, zindan, cellat, gizli polis ve yatak odası casusluğu, kabadayıcılık ve muhbirlik, üniforma, mareşaller ve madalyalardan meydana gelmiş, devasa bir sistem kurdun.. (s.46)

Sen “dinsel hoşgörü”den yanasın. Hangisi olursa olsun, dinini sevmek için, özgür olmak istiyorsun. İyi hoş. Ama bundan fazlasını da istiyorsun : Yalnızca senin dinine göre tapınılsın istiyorsun. Kendi dinine hoşgörülüsün, ama diğer dine değil. Birisi kalkıp, kişisel bir tanrıya değil de, doğrudan doğaya tapınacak ya da onu sevecek ya da onu tanımak isteyecek olsa, hiddetleniyorsun. (s.53)

Şu senin vatanseverlere bir bak: Yürümüyorlar; marş marş gidiyorlar. Düşmandan nefret etmiyorlar; her on yılda bir değiştirdikleri can düşmanları var; can düşmanını dost, can dost ve can dostunu tekrar düşmanı yapıyorlar. Şarkı söylemiyorlar. Kız arkadaşlarına sevgiyle sarılmıyorlar; onlarla cinsel ilişkiye geçiyorlar. (s.54)

Tamamen bir rastlantı sonucu b u dünyaya ve sessiz sedasız onu yine terk edeceksin. Korktuğun için bağırıyorsun, müthiş korktuğun için. (s.55)

Sen onun bedenini katlettin, ama fikrini değil. Katle devam ediyorsun, huzur ve düzen adına; ama alçakça katlediyorsun, arkadan sinsice! Beni alanen haksızlıla suçlarken, gözüme bakma cesareti gösteremiyorsun. Çünkü biliyorsun, hangimiz asıl ahlaksız, hangimiz şehvetli ve kaypak. (s.57)

Sen yüreksizsin! Pastamdaki üzüm tanelerini istiyorsun ama güllerimin dikenini istemiyorsun. (s.59)

Sakin ol, küçük adam! Amacım seni aşağılamak değil, aksine şimdiye dek niçin özgürlüğü fethedemediğini ya da elinde tutamadığını, sana göstermek istiyorum. seni hiç ilgilendirmiyor mu? (s.61)

Elbette, elbette, "dehalar" olsun istiyorsun ve onlara saygı göstermeye hazırsın. Ama sen uslu dehalar istersin, ölçülü ve görgülü ve delilikleri olmayan... Kısacası bir uyumlu ve uygun ölçümlü deha... Vahşi, ehlileştirilemez olmayan, senin bütün sınırlarını ve darkafalılıklarını yıkmaya kalkmayan bir deha... Sınırlı, kısaltılmış, budanmış ve uydurulmuş bir deha istiyorsun, yüzünü kızartmaksızın, zafer geçidinde kentlerinin caddelerinde onu gezdirmek için. (s.62)

Diyorsun ki; Her şeyi bu kadar trajik görme! Kendini bütün kötülüklerden sorumlu hissediyor musun? Milyonların küçük adamı, bir zerre sorumluluk taşısan dünya başka olurdu. (s.72)

Hayallerini küçük bir parça hakikat için kullan. Politikacılarını ve diplomatlarını cehennemin dibine yolla! Yazgını kendi avucuna al ve hayatını kaya üstüne kur. Komşunu unut ve kendi iç sesini dinle! Komşunda sana müteşekkir olacaktır. (.s73)

Küçük çocukların sevgisini, azgın, doyumsuz karıların ve heriflerin tecavüzünden koru. (s.73)

Hedefe ulaşmak için her türlü aracın, adi ve alçakça aracın da mübah olduğunu sanıyorsun. Ama ben sana diyorum: Hedef, ona ulaştığın yoldur. Bugün atacağın her adım, yarınki yaşamındır. (s.77)

Sen bir osuruksun, ama menekşe gibi koktuğunu sanıyorsun. (s.80)

Biliyorum, küçük adam, bir hakikat işine gelmedi mi hemen delilik yaftasını yapıştırırsın. Ve sen kendini "normal insan" olarak görürsün. Delileri hapsettin, normal insanlar yönetiyorlar... Kim öyleyse felaketin suçlusu? Sen değil, biliyorum, sen yalnızca görevini yapıyorsun, ayrıca sen kimsin ki kendi fikrin olacak... (s.88)

Boks maçı yerine kitapçıya git, eğlence merkezlerine gitmek yerine uzak ülkelere seyahat et.Doğayı düzetlmeye çalışma, onu kavramayı ve korumayı öğren.

Sen yaşam değilsin, yaşamın en büyük belasısın; ama anlıyorum, niçin kendini paralı kulene geri çektiğini. Başka bir şey gelmezdi elinden... (s.97)

Toplumsallık ve sevimlilik maskesi ardında sen acımasız birisin, küçük adam. Gerçek yüzünü ele vermeden, benimle yarım gün bile bir arada olamazsın. (s.105)

Bugün sen nasıl seven gençleri hapse atıyorsumn, gün gelecek, kendi pisliğini namuslu insanların yüzüne bulaştırmaki stediğin zaman, sebi de tımarhaneye tıkacaklar. O zaman, bugünkü biçimci bezirgan yargının yerine, hukukla ve iyilikle yöneten başka türlü yargıçlar ve hakikat savcıları olacak. Sıkı, sert yasalar olacak yaşamı korumak için, onlardan nefret edeceksin, küçük adam, ama uymak zorunda kalacaksın. (s.111)



25 Kasım 2020

Georges Perec / Uyuyan Adam (Alıntılar)

 Yeniden merhaba.
Eğer bir kitap yazmış olsaydım kesinlikle bu kitap olurdu. Bu zamana kadar okuduğum yüzlerce kitap içinde benim yazdıklarıma en benzeyen kitap bu oldu. Siddhartha'yı paylaştıktan sonra başlamıştım, Kafka ile açılış ve tek kelimesini asnlamadığım 3 sayfadan sonra, sebebini bilmediğim bir şekilde bende bambaşka duygular uyandırıp içimi ısıtan bir kitap oldu. Eskiden Radikal blogda yazdığım yazılara çok benziyor sanırım o yüzden. Fazla beklemeden paylaşmak istedim.

Altını çizdiğim alıntılar..


"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde." - Franz Kafka- (Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler) (Giriş)

Oysa sen, uykusuz geçen saatlerini, var mıyım, neden varım, nereden geliyorum, ben neyim, nereye gidiyorum gibi soruları kendine sorarak geçirenlerden değilsin. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı sorusu üzerinde hiçbir zaman ciddi olarak düşünmedin sen. Metafizik kaygılar soylu yüzünün çizgilerini adamakıllı derinleştirmedi. Ama, o ok gibi kararlı çizgiden eser yok. (s.18)

Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin bir kaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın hiç çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne de tasalarını. Yolculuklara çıktın ve dönüşte yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin.
Dostlarını görmüyorsun. Kapını açmıyorsun. Postada bir şey var mı diye inip bakmıyorsun. (s.19)

Dostların bıktı artık, kapını çalmıyorlar. Onlarla karşılaşabileceğin sokaklarda pek yürümüyorsun artık. Sorulardan, rastlantı eseri karşına çıkan birinin bakışlarından kaçıyor, sana ısmarlamak istediği birayı ya da kahveyi kabul etmiyorsun. Sadece gece ve odan, üstüne uzandığın dar sedir, her an yeniden keşfettiğin tavan seni koruyor. (s.21)

Tanı koymaya alışık değilsin ve bunu yapmak da istemiyorsun. Seni rahatsız eden, seni duygulandıran, seni korkutan, ama bazen de coşturan şey başkalaşmanın aniliği değil, aksine, bunun bir değişim olmadığı, hiçbir şeyin değişmediği, -bunu ancak bugün bilsen de- öteden beri böyle olduğun duygusu, o belirsiz ve ezici duygu; çatlak aynadaki bu yüz senin yeni yüzün değil, maskeler düştü sadece, odanın sıcaklığı onu eritti, uyuşukluk onları yerinden söktü. Doğru yolun, güzel kanaatlerin maskeleri. Bugün artık pençesine düşmüş olduğun şey hakkında yirmi beş yıldır hiç mi bir şey anlamadın? Kendi tarihinde hiç mi çatlaklık, zayıf nokta görmedin? (s.21)

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet. (s.32)

Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de. Bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar. Serüvenlerin öyle iyi betimlenmişler ki, en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacaktır. (s.33)

En yüksek tepelerin doruklarına ne diye tırmanasın ki, sonra inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin? Neden sürünesin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı...(s.33)

Hayır. Sen, yap-boz oyununun eksik parçası olmayı yeğliyorsun. Tasını tarağını topluyorsun. Şansını hiç
denemiyor, hiçbir işe hiçbir umut bağlamıyorsun. (s.34)

Odan dünyanın merkezi. (s.37)

Öğrenecek çok şeyin var, öğrenilmeyen her şey: yalnızlık, kayıtsızlık, sabır, sessizlik. (s.41)

Kendini koyveriyorsun; senin için neredeyse kolay bir şey bu. Çok uzun süredir izlediğin yollardan kaçınıyorsun. Yüzlerin, telefon numaralarının, adreslerin, gülümsemelerin, seslerin anısını silmeyi geçip giden zamana bırakıyorsun. Unutmayı öğrendiğini, günün birinde unutmak için kendini zorladığını unutuyorsun. (s.42)

Dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. (s.48)

Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. (s.56)

Kayıtsızlığın ne başlangıcı vardır, ne de sonu; değişmez bir durumdur kayıtsızlık; bir ağırlık, hiçbir şeyin sarsamayacağı bir kıpırtısızlık, bir cansızlıktır. (s.64)

Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. hiç dinlemeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun:tavanlardaki çatlakları, parkenin dilimlerini, gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları, ağaçları, suyu, taşları, geçen arabaları? artık tükenmez olanın içinde yaşıyorsun. her bir gün ses ve sessizliklerden,ışık ve karanlıklardan, yoğunluklardan, bekleyişlerden, ürpermelerden oluşuyor. olan tek şey, her seferinde biraz daha yitip gitmen, sonu olmadan başıboş dolaşman: vazgeçme bıkkınlık, uyuşukluk, kendini koyveriş? artık sen dünyanın adsız efendisisin, tarihin üzerinde artık etki yapmadığı kişisin, yağmurun yağdığını artık hissetmeyen, gecenin gelişini artık görmeyen kişisin. ne bir aşama sırası, ne bir tercih. dingin bir kayıtsızlık seninki. (s.64)

Sen ulaşılmazsın. (s.67)

Gözünden bir şey kaçmıyor, ama yakaladığın bir şey de yok, yakalasan da çok geç, hep çok geç, gölgeler, yansımalar, çatlaklar, savuşmalar, gülümsemeler, esnemeler, yorgunluk ya da vazgeçiş. (s.78)

Mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi.. (s.78)

Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Var olan tek şey yalnızlık, her seferinde er ya da geç karşında bulduğun, dost ya da yıkıcı yalnızlık; onun karşısında, her seferinde yalnız kalıyorsun, yardımdan yoksun, şaşkın ya da afallamış, umutsuz, sabırsız. (s. 79)

Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden? (s.79-80)

Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin? (s.80)

Sabit fikirleriyle yaşayan herkes; insan müsveddeleri, insan kalıntıları, kahvelerde, barlarda patronların tepeleme doldurdukları bardakları ağızlarına götüremeyip onların eğlencesi olan zararsız, bunak ucubeler, saygıdeğer görünmeye çabalayarak Marie Brizard'larını bir dikişte yuvarlayan kürklü, geçkin orospular...
Ve tüm diğerleri, en kötüleri, alıklar, hınzırlar, kendinibeğenmişler, bildiklerini sananlar, bilgiççe gülümseyenler.  (s.82)

Sanki her an, kendine şöyle demek ihtiyacını duyuyormuş gibisin: Bu böyle, çünkü ben böyle istedim; ben böyle istedim yoksa ölürüm. (s.85)

Onun yürüyüşünü, yüzünü, ellerini, ne yaptığını, yaşını, düşüncelerini hayal etmeye çalışıyorsun sık sık. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, onu hiç görmedin bile, olsa olsa bir gün onunla merdivende karşılaşmışsınızdır belki, geçebilsin diye duvara yapışmışsındır, ama bilmeden, o olduğunu kesin olarak söyleyemeden.... onu dinlemeyi, ona kendi istediğin biçimi vermeyi tercih ediyorsun. (s.87)

Ama belki de bilmeden, sırt sırta sessiz bir yaşamda sen de ona aitsindir. Belki o da senin gibidir, sen nasıl onun öksürüğünü, ıslıklarını, çekmece gürültülerini kolluyorsan, belki onun için de senin etajerin üzerine koyduğun fincanın sesi, alıp alıp bıraktığın gazetelerin hışırtısı, dar sedirin üzerinde yerlerine yerleştirdiğin oyun kâğıtlarının kayışı, su seslerin, soluğun, su damlasıyla, çanla, sokak ve şehrin gürültüleriyle birlikte, akan zamanın, süreduran yaşamın kalın dokusunu oluşturuyordur. Belki de umutsuzca seni tanımaya çalışıyor, algıladığı her işareti sonu gelmez biçimde yorumluyordur. Gazeteleri buruşturan sen, dışarı çıkmadan günlerce odanda kalan ya da odana dönmeden günlerce dışarda kalan sen kimsin, ne yapıyorsun? (s.90)

İnsan ne harikulade bir buluş! Isınsın diye ellerine, soğusun diye de çorbasına üfleyebilir. (s.99)

Dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. Ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine..... Günahkar adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günahlarının bağışlanması için yaratılmışlardır. (s.100)

Ne var ki hiçbir şey olmadı: hiçbir mucize, hiçbir patlama. Birbiri ardınca sıralanan her bir gün, gülünç çabalarındaki ikiyüzlülüğü ortaya sermekten, sabrını aşındırmaktan başka işe yaramadı. (s.101)

Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup yıktın: düzen ya da eylemsizlik, başıboş sürüklenme ya da uyku, geceleyin devriye gezmeler, yansız anlar, gölgelerin ve ışıkların kaçışı. Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi, kendini sersemleştirmeyi, kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki. Ama oyun bitti, büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.
Ölmedin. Delirmedin. (s.102)

Eğer çirkin olsaydın, belki çirkinliğin gözalıcı olurdu, oysa çirkin bile değilsin, (s.102)


24 Kasım 2020

Herman Hesse / Siddhartha (Alıntılar)


  Selamlar, bu kitap okuma listemde öncelik sırasında değildi, fakat Deeptone'un yazısından sonra merak uyandırdı elime alır almazda bitti. Çok farklı hislerle okudum bu kitabı, bazen anlam veremedim neden bu kadar insan kendine acı çektirir diye, ilk başlarda Mevlana'yı çağrıştırdı. Şems gittikten sonra Mevlana'nın yaşadığı durum gibi. Bazı yerde aa bu bildiğim Mandıra Filozofu dedim :)) 
Yine de anlam veremedim Siddhartha'ya, sıkıya gelemeyen rahatına düşkün bir yapım olduğu içindir belkide. Ama Kitabın son çeyreğine geldiğimde, özellikle oğlu gittikten sonra ırmakta babasını görmesi ve zamanında yaptığı şeyi yaşamasında aynen şunu dedim, kuyruğunu yiyen yılan. Dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmesi, geçmişte yaşattığı duyguyu yaşaması ve hep bir arayış içinde olması.

Altını çizdiğim alıntılar..


Ormana gideceksin ve bir Samana olacaksın," diye başladı konuşmaya. "Baktın ki ormanda mutluluğa kavuştun, dön gel ve öğret bana mutluluk neymiş. Düş kırıklığına mı uğradın, yine dön gel... (s.21)

Ele geçireceğimiz tek şey kimi avuntular, kimi duyarsızlıklar olacak, birtakım beceriler elde edeceğiz ve bunlarla aldatacağız kendimizi. Ama asıl önemli olan şeyi, o yollar yolunu bulamayacağız. (s. 28)

Bilme denen şeye susadım durdum hep, içim sorularla dolup taştı sürekli.. (s.28)

Hiçbir şey öğrenilemeyeceğini öğrenmek için hayli zaman harcadım ve harcıyorum hala, dostum Govinda; şimdiye kadar öğrendiğim tek şey, hiçbir şey öğrenemeyeceğim oldu. (s.29)

Bir başkasının yaşamı konusunda yargıda bulunmak bana düşmez! Bir tek kendim, yalnızca kendim için bir yargıya varabilir, bir şeyi seçer ya da yadsıyabilirim. (s.44)

Bir insan gördüm, diye geçirdi içinden Siddhartha, bir tek insan gördüm şimdiye kadar önünde gözlerimi yere indirmeden duramadığım. Bundan böyle kimsenin önünde gözlerimi yere indirmeye niyetim yok,kimsenin. Bu insanın öğretisi beni kendine çekemediğine göre, başka hiçbir öğreti bunu yapamayacaktır. (s.45)

"Peki ama, nedir senin öğretilerden ve öğretmenlerden öğrenmek istediğin ve sana öğretmenlik edenlerin bir türlü sana öğretemediği?" ve şu yanıtı verdi soruya: Hikmetini ve iç yüzünü öğrenmek istediğim şey Ben'di. Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben'di. Ama alt edemedim sadece yanılttım sadece kaçtım ondan sadece saklanıp gizlendim.... Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. (s.47)

Böyle bakılınca, böyle aramadan, böyle yalın, böyle çocuksu gözlerle bakılınca, güzeldi dünya. Ay ve yıldızlar güzeldi, güzeldi çay ve sahil, orman ve kaya, keçi ve uğurböceği, çiçek ve kelebek güzeldi. Güzel ve iç açıcıydı dünyayı böyle gezip dolaşmak, böyle çocuksu, böyle uyanmış, çevresine karşı böyle kucak açarak, güvensizlikten böylesine uzak. (s.54)

Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez. (s.62)

Sen de benim gibisin, insanların büyük çoğunluğundan farklısın. İçinde dingin bir yer, sığınılacak bir yer var, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir. (s.77)

İnsanların büyük çoğunluğu düşen bir yaprak gibidir,kapılıp gider rüzgarın önüne,havada süzülür,dönüp durur,sağa sola yalpalar vurarak iner yere.Pek az kişi de vardır,yıldızlara benzer,belli bir yörüngede ilerler durur,hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına,kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar. (s. 77)

Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir, diye geçirdi içinden. Dünya zevklerinin, zenginliğinin özenilecek şeyler olmadığını, daha çocuk yaşta öğrenmiştim. Çoktandır biliyordum, ama yaşayıp görmek, ancak şimdi nasip oldu. Artık gördüm, biliyordum, sadece hafızamdan, hatırladıklarımdan değil, kendi gözlerimle görerek kalbimde duyarak, yemeğini yemiş, içkisini içmiş olarak biliyorum. Bilmek iyi oldu! (s.99)

Bu korkunç dünyada o kadar uzun zaman kaldığım için kendime ne kadar kin beslemiştim! Nasıl kendimden nefret etmiş, kendimi yağmalamış, zehirlemiş, kendime işkence etmiş, kendimi yaşlı ve kötü yürekli biri haline getirmiştim! (s.100)

Dinlemesini bilen insanlar o kadar az ki! Senin gibi iyi dinleyen birine şimdiye kadar rastlamadım hiç.(s.106)

Sana ne söyleyebilirim ki saygıdeğer kişi? Olsa olsa kendini aramaya fazla değer verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı ? Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışarıdan hiç bir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri pek görmüyorsun. (s.137)

Hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez (s.140)

Günaha pek çok gereksinim olduğunu kendi bedeninde ve kendi ruhunda yaşadım, diretmekten vazgeçip dünyayı sevmesini öğretmek, onu kendi arzuladığım, kendi hayalimde yaşattığım bir dünyayla kendi uydurduğum bir mükemmellikle karşılaştırmayıp nasılsa öyle bırakmak ve onu sevmek gönülden onun içinde yer almak için şehvete, mal ve mülke, kendini beğenmişliğe gereksinim duydum, en rezilce umarsızlıklara kapılmayı gereksindim. (140-141)

                    Sanırım bu kitaba gidecek en uygun şarkı bu, en azından benim aklıma ilk gelen.