13 Aralık 2020

Röportaj

Merhaba  JdSezer  benimle röportaj yapmak istedi, çok memnun oldum teşekkür ediyorum tekrar. Sanalda olsa iyi ki hayatımdasınız.



  • Merhabalar Kırmızı Ruh Okuyucularımız kendiniz nasıl tanıtmak istersiniz?
Merhaba ben Kırmızı, 24 Eylül 1984 doğumluyum. Evliyim, 3 çocuğum var, kamu personeliyim. 15 yıldır forumlar, sözlükler sayfalar, 9 yıldır 'da blogda paylaşımlar yapıyorum. Yazdığım kısa öykülerin devamını getirip, kitap çıkarma düşüncem var.
  • Kırmızı Ruh blog sayfanızın amacı nedir?
Tamamen kişisel blog, kendi okuduğum izlediğim dinlediğim, sevdiğim şeyleri paylaşıyorum. Ruh halim ve iç dünyamın zevklerimin yansıması.

  • Bloggerla nasıl tanışmış olduğunuzu Ağaç Ev Sohbetleri#68 'de yayımladınız peki blogger yazarı olmaya nasıl karar verdiniz ? Sizin bu konuda en büyük motivasyonunuz nedir?
Blogger'la tanışmam Facebook'ta ki sayfamda sıkılmam ve daha farklı ortam arayışımla başladı. Orada belirttiğim bazı durumlar etken oldu ve bloggera adım attım. Bunu ilerletmem de arkadaşım Fulya ve DeepTone rol model oldu diyebilirim. Motivasyonum tamamen kendi iç dünyam, aklımdan kalbimden geçenler.

  • Blogger'da yazarlık hayatınız nasıl geçiyor , hangi alanda daha çok içerik üretiyorsunuz?
İş, ev çocuk üçgeni arasında çok kolay olmuyor, ama kendime hafta soları zaman yaratmaya çalışıyorum. Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim alıntıları paylaşıyorum. Ve o içerikle ilgili güzel bir şarkı seçmeye çalışıyorum. Daha önce de dediğim gibi dinlediğim, izlediğim, okuduğum şeylerin etkisiyle, yazdığım kısa öyküler ve etkinlikler genel içeriği oluşturuyor.
  • Hazırlamış olduğunuz içeriğe okuyucularınızdan yorum geldiğinde hissettiğiniz duygular nelerdir? Buradan okuyucu kitlenizle neler paylaşmak istersiniz?
Bu zamana kadar olumsuz bir yorumla karşılaşmadım, DeepTone'la çok iyi bir fikir alışverişi durumu var, yazılarımı yayınlamadan önce o ön düzenlemesini yaptı bir kaç kez, ona çok teşekkür ediyorum bu bahaneyle. Her zaman yardım sever. Mutlu oluyorum gelen yorumlarla, önerilerle yada şunu yapsan şöyle desen tarzı yorumlarda kendimi geliştirmek ve daha iyisi adına motive edici yorumlar olarak görüyorum.
  • Şuan İlk blog yazmaya başlamış olduğun "sen" e neler söylemek isterdin?
Keşke zamanında Facebook'ta zaman öldüreceğine en başta burada başlasaydın.
  • Son olarak eklemek istediklerin var mı?
Teşekkür ediyorum, mutlu ettiniz, kolaylıklar.
  • Bizim blog sayfamız hakkında görüş ve önerilerin nelerdir?
Oldukça güncel ve yenilikçi, bir çok bloggerla yapılmış röportaj mevcut, daha önce hiç rastlamadım bu açıdan oldukça farklı. Geleceğin gazeteci adayı olabilirsin :)

  • Size ulaşmak isteyenler okuyucularımız hangi bağlantıları kullanabilir?

Blog ta mail adresim ekli. Ayrıca Youtube sayfamın linkleri mevcut. Kırmızı Ruh adıyla kanalım var.

Mail: redsoul1907@gmail.com
YouTube:
Kırmızı Ruh

12 Aralık 2020

Dizi / Film Önerileri - 1


                                                                                 
                                                                 Yüreğinin Sesi
Shizuku, okuma tutkusu olan genç bir kızdır. Planı yaz tatili boyunca kütüphanede kitap okumak ve popüler yabancı şarkıları Japonca'ya çevirmektir. Kütüphaneden aldığı tüm kitapların daha önce aynı kişi tarafından ödünç alındığını öğrenen kız bu gizemli çocuğu araştırır ve peşine düşer.





Death Note
Lise öğrencisi olan Light Turner, günün birinde üzerine "Ölüm Defteri" yazan bir defter bulur. Defteri açıp içinde yazan talimatları okuduğunda ise, yüz olarak tanıdığı herhangi birinin ismini bu deftere yazdığı takdirde o kişinin öleceğini konusunda bir ibareye denk gelir. İlk başta bunun bir şaka olduğunu düşünen genç, deftere öylesine yazdığı bir kişinin ölüm haberini aldığında bunun sıradan bir defter olmadığını anlar.





How to Get Away With Murder

Başarılı savunma avukatı, hukuk profesörü Annalise Keating ve kriminal savunma dersleri verdiği bir grup hırslı hukuk öğrencisinin hayatlarını değiştirecek, hem de tüm üniversiteyi çalkalayacak bir cinayet davasına karışırlar.



Secret City
Skandalları ortaya çıkaran amansız bir gazeteci, hayatını ve kariyerini tehlikeye atarak Avustralya'nın siyasi kulislerinde gerçek ve şeffaflık için mücadele ediyor. Anna Torv yine performansıyla alkışı hak ediyor.




                                                                        Orphan Black

Sarah kendisine tıpa tıp benzeyen bir kadının intiharına tanık olduğunda, ölen kişinin kimliğini alır ve bir sırlar dünyasının kapıları aralanır. Tatiana Maslany'nin 7 ayrı karakteri canladırdığı ve Altın Küre adaylığı getirdiği muhteşem performansı.


                                                                        39. Dosya
Naif bir sosyal hizmet görevlisi, ailesinden şiddet gören küçük bir kıza yardım etmek için onu kendi evine getirir. Ancak kızın göründüğü kadar masum olmadığını öğrenir.


Frida Kahlo - Rauda Jamis / Aşk ve Acı (Alıntılar)


Bedenim bitkin. Ve bundan kaçmam mümkün değil. Tıpkı hayvanlar gibi kendi ölümümün gelip de yaşamımın ta içine yer­leşmeye başladığını duyumsuyorum; bu öylesine güçlü bir duygu ki, tüm mücadele olanağımı yok ediyor. Herkes benim mücadele etmeme öyle alıştı ki, kimse inanmıyor bana. Yanılmış olabilece­ğimi düşünmeye cesaretim yok artık, bu tür parlak fikirler gitgide daha az geliyor aklıma. (s.1)

Yaşam, üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor bana. Bu oyunda kağıtları daha iyi dağıtmalıydı. Payıma çok kötü bir el düştü. Bedenimde kara bir tarot var. (s.2)

Kentler ne denli büyük ve kalabalık olursa, kaybolma tehlikesinin yanı sıra insan, sanılabileceğinin tersine, yalnız kalma tehlikesiyle de daha çok karşılaşırmış. (s.11)

 Ben bir devrimle birlikte doğdum. Duyduk duymadık deme­yin. Gün ışiğını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup, böyle bir ateşin ortasında doğdum ben. Gün kavurucuydu ve o gün tüm yaşamım boyunca beni sarıp sarmaladı. Çocukken bir kıvılcım gibi pıtırdadım. Büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. Ben bir devrimin kızıyım, buna bip şüphe yok, bir de atalarımın taptiğı ihtiyar ateş tanrısının. (s.21)

    Bu, bitmek bilmez bir can pekişmeden ibaret olan yaşamımla
ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Ben   uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiydim. Hem de çaresizliğini kabullenemeyen bir kuş gibi. (s.26)

   Kendi kaprisi dışında hiçbir yasa tanımayan bir despotun yönettiği ülkemden kaçmaktayım. (s.37)

İnsan zaten kendi kendisinin celladıyken, başkalarının cezalarına nasıl aldırmazlık edebilirdi ki ? (s.47)

....sevinçle, her dostlukta biraz da suç ortaklığı bulunduğunu öğrendi. (s.61)

İlk aşk kedi gibi sessizce yanaştı. Onun gelişini ne gördüm ne de duydum. Aşk yavaş yavaş içime yayıldı. Bu varlığı olduğu gibi çerçeveleyip kendime itiraf etmemden önce bir süre öylece içimde kaldı.
Kim ne derse desin, görüntü düşünceden önce yer alıyor. (s.69)

Beni sevmiyorsan, söyle Alex, ben seni, sen beni zerre ka­dar sevmesen bile seviyorum.
Görüşmesek bile, bana yazmayı sürdürmeni diliyorum; eğer yazmazsan, ben de sana yazmam, bana söyleyecek hiç bir şeyin yoksa bile bomboş iki sayfa yolla ya da aynı şeyi 50 kere yaz, bu en azından beni düşündüğünü görterecektir.. (s.74)

   Başıma gelen en iyi şey, acı çekmeye alışmaya başlamam. (s.90)
                                                                               
Ayna! Günlerimin, gecelerimin celladı ayna. Üzüntülerim kadar acı verici görüntü. Her an, parmakla gösterilme duygusu "Frida, gör kendini. Frida, kendine baksana." Gizlenilecek gerçek bir gölgelik, saklanılacak kuytu bir yer yok artık, acıya teslim olup derim üzerimde iz bırakmadan sessizce ağlamak  için.  Her gözyaşımın genç ve pürüzsüz de olsa yüzümde derin bir iz bıraktığnı açıkça gördüm. Her gözyaşı yaşamın parçalanışı.. (s.102)

İnsan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız, sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır, içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir. Tam kendine bakmaktan bıktığını sandığı bir anda, insan karşısındaki görüntünün kendisi olmadığını görür.. (s.103)

   Bana eziyet edip her an beni sorgulayarak az kalsın kimliğimi elimden alacak  olan          aynadan görüntüyü çaldım. (s.105)

   Her zamanki gibi kötüyüm. Görüyorsun ya, tüm  bunlar ne denli can sıkıcı, ne yapacağımı bilemiyorum,  bir yılı aş­kın bir zamandır bu durumdayım ve canıma tak etti artık, ihtiyar bir kadın gibi bir sürü sakatlığı bir arada yaşamaktan bıktım, kim bilir otuz yaşıma geldiğimde nasıl olaca­ğım, bir gün sana söylemiştim ya, korkarım beni pamukla­ra sarılı bir durumda taşımak zorunda kalacaksın, çünkü ne yazık ki bir çantanın içine zorlayarak da olsa girecek durumda değilim.  (s.109)

İnancımı yitirdiğimde gök yeniden aydınlanıyor, her şeyin mümkün olduğunu düşündüğümde, ufuk feci bir firtına gelecekmiş gibi kararıyordu. Işıktan kurşun ağırlığına, kurşun ağırlı­ğından ışığa gidip geliyordum. Tam  bir dengesizlik içindeydim, ya da belki de asıl denge buydu. (s.114)

 Ama uzaktaydı. Uzaklığını düşündükçe ona daha da güçlü biçimde bağlanıyordum. (s.115)

  Yaşamla ölüm arasında,cambazın ipi üzerindeymişim gibi,tüm riskleri göze alıyorum. (s.144)


  Aşk mıydı? Bilmiyorum. Eğer aşk her şeyi kapsıyorsa, çelişkileri ve taşkınlıkları,  aşırılıkları ve söylenmeyenleri, evet, o zaman buna aşk diyebiliriz .. (s.150)

Çocuğum, sana karşı suçluyum. Kendimi ne denli suçlu hissettiğimi bir bilsen. Seni sıcacık bağrımda tutmak,korumak için herşeyi yaptım. Sevdim, sevdim, görmeden, tanımadan,  tanımadan anlamadan çok önce sevdim seni. Ama bu yetmedi. Bir şeyler eksik kaldı, bir parçan kaldı. (s.169)

Çıldırtıcı bir keder
Artık seni yaralı  bir giz gibi içimde  taşıyorum. Çevreme ba­kıyorum: Sessizlik yutuyor beni, eşyalar siliniyor, bacaklarım hal­siz. Hiçbir mihenk taşı yok, hiçbir mekan yok. Ben işte bu dağınık maddeyim ve içim sessizlik dolu. Çevremdeyse eter kokusu yayan, bozulmuş bir evreni kapsayan dört beyaz duvar var. Beklemek...  (s.171)

Şeyleri, yaşamı, insanları çok seviyorum. İnsanların ölmesini istemiyorum. Ölümden korkmuyorum fakat yaşamak istiyorum. Ama acıya gelince, hayır,  acıya, dayanamıyorum. (s.172)

Bakışlar ruhun aynasıdır ... (s.176)

Şüpheye düşürmeyen samimiyetin ve sevginin kölesiyim. .

Diego bir gün New York'ta, "Tanrı 'ya inanmıyorum ama Picasso'ya inanıyorum," demişti. Ne kadar haklıydı. (s.216)

Kendimi hem kendim için yaşayabilecek denli güçlü zenginliğe sahip hissediyorum, hem de değil bir davranışın, en ufak bir düşüncenin bile paralayabileceği kadar dayanıksızım. (s.226)

Tanrım! Sancının kökü bende herhalde. Sancı bende büyüyor; bende haykırıyor. Beynim bu dağılmayı ne dereceye değin yönetiyor acaba?  Yaşamımın sorumluluk  derecesi ne? Bazen çocuk felcini hiç geçirmediğimi ya da kazanın hiç olmamış olduğunu, bedeni­min kendiliğinden, bozulup karanlık bir kendi kendini yıkma iste­ğiyle her şeyi uydurduğunu düşünüyorum. (s.245)

Sevildim, sevildim, sevildim.. Yine de yeterince değil, zira in­san asla yeterince sevemez, bir ömür buna yetmez. Ben de hep sevdim. Aşkla, dostlukla. Erkekleri, kadınlan.
Bir erkek, bir seferinde bana lezbıyen gibi seviştiğimi söylemişti.  Kahkahayla güldüm. Ona  bunun bir iltifat olup olmadığını sordum. İltifat olduğunu söyledi. Bunun üzerine ona, bir kadının tüm bedeniyle doyuma ulaştığını ve kadınlar arası aşkın en büyük ayncalğının bu olduğunu söyledim. Karşısındakinin bedeni­ni, kendininkinin benzeri bir bedeni daha derinden tanımanın verdıgi daha  bütünsel bir haz. Bir müttefiğin tanınması. (s.246)

Ne kadar çok kan var! Ne kadar çok kan diye şaşırıyor insanlar. Onları, tablolarımı gördüklerinde bir tiksinti ifadesiyle sırtlarını dönenleri, laflarını yutanları ya da tersine, o lafları bir balgam, bir silah, bir kurtuluş gibi fırlatanları görür gibiyim. İşin tuhafı, savaşlarda akıtılan kan, o adaletsizlik ırmakları, insanlık utancının kırmızısı, işte bu kan insanları tiksindirmiyor, kaçırtmıyor. (s.261)

İnsanın ifade edemediği şeyin gücü patlayıcı, hasar verici, kendi kendini yıkıcı bir güçtür. İfade etmek, kurtulmanın başlangıcıdır. (s.262)

Düşler. Tuhaf düşler. İnsanı dört elle sarıldığı yaşamdan saptı­ran, olanaksızı yaratan düşler. Bazı günler, bu tuhaf düşler ben­den çıkıyor, sonra geri geliyor,  derime yapışıyorlar. Alkol, morfin ve geçen zaman  arasında, binlerce somut düşünce arasında, bel­leğimin derinlerde kalmış parçaları olarak, sizi kabulleniyorum, benim derin mi derin birer parçamsınız.
Dün geceyi de siz süslediniz.  (s.275)


09 Aralık 2020

Kelime Oyunu - 2

 Merhabalar, etkinliğimizde ikinci hafta. Geçen hafta ilk olmasına rağmen gayet güzel yazılar çıktı. Katılan herkese teşekkür ederim. Bakalım bu hafta ne olacak. Bu haftanın kelimelerini de ben belirledim. İçinizden çokta mu aradın bu kelimeleri diyebilirsiniz, bende sonradan öyle dedim. Çok zorlandım bu hafta yazarken ama aklıma ilk gelen en sevdiğim şeyleri seçtim :)  Bu hafta da kendimi yazdım, hayallerimi öyküleştirdim. Hoş daha İrlanda'ya gitmek kısmet olmadı ama yazan siz olunca her şey oluyor, her yere gidiyorsunuz :) Bu arada Deeptone'a çok teşekkürler her hafta yazıların ön incelemesini yapıp düzenliyor..
Herkese kolaylıklar...     
                                 
                                  Kelimeler : Kırmızı - İrlanda -Tutku - Kitap - Viski
                                     
                                            

  Herkesin bir rüyası, hayali vardır, gitmek yaşamak görmek istediği. Bu kimisi için Amerika, kimisi için de İtalya ama onun için İrlanda rüyasıydı. Türkiye'yi çok seviyordu ama yıllardır çok yanlış bir coğrafyada doğduğu hissi hiç yok olmamıştı içinde. Küçüklüğünden bu yana Kuzey ülkelerine merakı olmuştu, en çok İrlanda, sanırım bunda James Joyce kitaplarının etkisi büyüktü. Ulysses ve Dublinliler bu merakın, hayranlığın fitilini ateşlemişti. O yüzden Haziran ayındaki BloomsDay Festivaline gitmek istiyordu. Adını Ulysses'in kahramanı, Leopold Bloom’dan alan festivale gitmeyi kafasına koymuştu artık.

Oldukça zorlu bir vize sürecinden sonra, yıllardır hayalini kurduğu şeyi gerçekleştirmek için tüm hazırlıkları yaptı. Gideceği, yemek yiyeceği, gezeceği yerleri tek tek not aldı. Dublin'e uçuşu sabah erken saatteydi ama heyecanından uyuyamamıştı, Okuduğu araştırdığı şeyleri görmek için sabırsızlanıyordu. Şatoları, katedralleri, eşsiz doğayı görüp ünlü İrlanda viskisinden tadacaktı.

Ortalama 4,5 saatlik bir yolculuktan sonra nihayet rüyasına, Dublin'e kavuşmuştu. Haziran ayı olmasına rağmen hava hala ısınmamıştı, bunu da biliyordu aslında ama bu kadar soğuk olacağını tahmin etmemişti. Oteline doğru giderken etrafı dikkatle izledi, okuduğu kitaplardaki yerleri bulmaya gözünde canlandırmaya çalıştı. Prag'da Kafka, St. Petersburg'da Dostoyevski'yi aradığı gibi Dublin'de de Joyce'u arıyordu gözleri. Odasına çıktığında fark etti, uykusuzluktan kıpkırmızı olan gözlerini. İlk günü dinlenerek geçirmeye karar verdi, yarın gideceği yerlerin heyecanıyla hemen uykuya daldı.

Yeni güne dinlenmiş olarak uyandı, kahvaltısının ardından hemen yola koyuldu. 3 günlüğüne geldiği Dublin'de zaten ilk günü uyuyarak geçirdiği için yarın gidebildiği kadar çok yeri görüp, Bloomsday'den sonra İstanbul'a geri dönecekti. İlk işi, otele yakın olan Christ Church Katedrali'ni görmek oldu, sonrasında  Trinity Koleji'ndeki eşsiz kütüphane, en çok şaşırdığı şey ise Dublin kalesi ve içindeki Chester Beatty Kütüphanesi’nde gördüğü Osmanlı Dönemine ait el yazmaları oldu. Her gittiği yeri merakla ve imrenerek gözlemledi. En son olaraksa İrlanda Ulusal Galerisi'ne gitti. Resim bölümüne hayran kaldı, Monet, Renoir, Picasso gibi isimlerin eserlerini hayranlıkla inceledi ve müzenin birinci katındaki hediyelik eşya dükkanından arkadaşı Derin'e hediye aldı :)  Tüm günün yorgunluğunu gidermek için galerinin ana girişinin karşısında, Oscar Wilde heykelinin de bulunduğu Merrion Meydanı parkına gitti, sonrasında otele dönmek için yola koyuldu.
  
16 haziran Dublin'deki son günüydü, Blommsday'e katılmak için festival yerine doğru yürürken kendisini Leopold Bloom'un yerine koydu, kitabı adeta yaşadı. James Joyce’un tek bir günü anlattığı Ulysses kitabı, 16 Haziran 1904’te geçiyordu. Ünlü yazarın, eşi Nora Barhacle ile ilk randevulaştığı gün olan 16 Haziran günlerinde, her yıl tüm dünyadan gelen Joyce hayranları ve İrlanda tutkunları bu festivalde buluşurdu.



3. haftanın kelimelerini Kendi dünyasında belirledi.
Kelimeler:
*Zambak *Hayal *Diyar *Özgürlük *Dilek

08 Aralık 2020

Ağaç Ev Sohbetleri - 68


Merhaba  sevgili DeepTone'nun organize ettiği geleneksel Ağaç Ev Sohbetlerinin bu haftaki konusu Andromeda'dan gelmiş: "Bloggerla nasıl tanıştınız?"


Bloggerla nasıl tanıştınız?
Bloggerla tanışmam 2012 senesinde, kapanan Facebook sayfamda yaşadığım sıkıntılar yüzünden arkadaşlarımın, 'neden blogda yazmıyorsun' demesiyle oldu. O zamanlar benim nickimi kullanarak sayfalar açıldı, benmişim gibi paylaşımlar yapıldı, ki hala bile varlar. O yüzden soğumuştum Facebook'tan. Başlarda blogu tam kavrayamadım çünkü Facebookta 67 bin gibi bir üyem vardı ve ilgi çok fazlaydı, biraz egoda vardı,  blog o dönemler sıkıcı gelmişti. Sonrasında canım Fulya'm teşvik etti biraz, bir süre sonra Kuulumsu Kadın'la tanıştım, kendisi bırakmış blogu ama onun blogunda DeepTone'la tanıştım, sonrasında bay Kafka Levent. Adını hatırlayamadığım ve o zamanlar etkileşimim olan bir çok isim. Deep çok yardımcı olmuştu o zamanlar, onun üye sayısı yanlış hatırlamıyorsam 300 küsürlerdeydi, 8 yılda değişen tek şey üye sayısı olmuş. Hala yardımsever hala üretken Deeş, eski yazılarını hep silmiş ama çok öğreticiydi.

Sonra 6 yıl ara verdim, pandemi dönemi ve çok değer verdiğim birinin 3 yıl sonra yeniden döndüğünü görünce, yine ondan etkilenerek bende başladım. Egolarından sıyrılmış, insanları kitap okumaya özendirmek amaçlı içerik üretme arayışındayım. Okuduğum kitapların alıntılarını saatlerce tek tek alıntılarken eşim, hiç sıkılmıyor musun? dediğinde aksine mutlu oluyorum keyif alıyorum demiştim geçen haftalarda. O zaman anladım ki, blogun amacını ve kültürünü benimsemişim. Sırf alıntısını paylaşabilmek için 3 yıl önceki okuduğum 675 sayfalık kitabı yeniden okuyup altını çizip paylaşıyorsam, ben'den bize adım atmışım demektir. Biz çok güzeliz, yazdıklarımızla, ürettiklerimizle, yardımlaşmalarımızla, alıntılarımızla, müziklerimizle, sohbet ve yorumlarla çok güzel bir blog ailesiyiz. Şimdide  İlkay, Lady Wednesday, Kaystros Tyrha ve bir çok güzel insan tanıdım.

Yazdığı öyküden, makaleye, alıntılarda kitap incelemesine, müziklerinden yorumlara aklıma kalbime ruhuma katsıkı olan ve bir şeyler öğreten herkese sonsuz teşekkürler.



05 Aralık 2020

Fernando Pessoa / Huzursuzluğun Kitabı (Alıntılar)


Adının hakkını veren kitapların başında geliyor Huzursuzluğun Kitabı. Her ne kadar bir yerde Pessoa yazdıklarının okumaya değer bulmasa da kendisini okutturuyor. Tamamen huzursuzluğun hakim olduğu, Pessoa'nın o söylemlerinde kendisiyle birlikte sizin içinizdeki huzursuzlukları ortaya çıkarması da ayrıca bir huzursuzluk sebebi. Pessoa 280. sayfa da diyor ki ; "İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kabus görmüş gibi olun". Aynen böyle oluyor, içinizi darlıyor. Bir süre sonra neden bu kadar karamsar acaba diye sorduğunuz da oluyor ama bu huzursuzluk söylemleri içinde hem sizi düşündüren hem de altını çizmeye değer o kadar güzel satırlar var ki.
Eskiden, okuduğum kitapların altını çizmezdim, bloga koyabilmek sizlerle paylaşabilmek için 3 yıl önce okuduğum kitabı hafta içi yeniden okudum ve altını çizdiğim altınlar.

Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı var olabilirdi, bu durumda ona tapmak da gerekebilirdi; İnsanlık ise, adına insan denen bir hayvan türünü ifade eden, basit, biyolojik bir kavram olmaktan öteye gitmiyor, bu nedenle de herhangi bir hayvan soyundan daha fazla hak etmiyordu tapınılmayı. (s.27)

Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi. (s.27)

Nefret ettiğim iki şey arasında seçim yapmak zorundayım – ya aklımın tiksindiği düşleri seçeceğim ya da duyularımı dehşete düşüren eylemi; başka bir deyişle, hamurumda hissedemediğim eylem ya da şimdiye kadar hiç kimsenin mayasında olmayan düş. Sonuç olarak her ikisinden de nefret ettiğime göre tek çare seçim yapmamak, ama bazen ya düş kurmaya ya eyleme geçmeye mecbur kalıyorum ki, o zaman da ikisini birbirine karıştırıyorum. (s.30)

Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum. (s.31)

Hayattan çok az şey istedim – ama o, o kadarını bile esirgedi benden. (s.34)

İnsan, ilginç ya da yararlı ne anlatabilir? Başımıza gelmiş olan şeyler, ya herkesin başına gelmiş ya da yalnızca bizim başımıza gelmiştir; ilk durumda bayatlamıştır, ikinci durumda da bizden başkası anlayamaz onları. Hissettiklerimi yazıyorsam, hissetmenin ateşini azaltmak için başka çare olmadığından. (s.41)

Zaten, kendimde ne bulabilirim? Ne anlatabilirim? Duygularımın korkunç derecede yoğun olduğunu, duygularımın sapına kadar bilincinde olduğumu... Kendimi mahvetmek için kullandığım keskin zekâmı ve beni oyalamaya doymayan düş gücümü... Ölü irademi ve onu capcanlı yavrusu gibi kollarında sallayan düşünce gücümü. (s.42)

Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın olup olmamasıdır. (s.45)

İster var olsunlar ister var olmasınlar, biz tanrıların kölesiyiz. (s.48)

İnsan kişiliğim, dışarıdan su katılmamış bir komedi gibi görünüyordu; içerden bakıldığında insana özgü olan her şey gibi. (s.54)

Uyduruk biriyim ben. Uyandığımda kendimi hep yabancı kucaklarda, adeta yanlışlıkla avutulurken buldum. Ah ki ah! Beni darmadağın eden ve bunalımlara sürükleyen, olabileceğim o öteki kişiye duyduğum bu özlem işte! Ana bağrının en derin yerinden kopup gelen, küçücük bir yüze kondurulan öpücüklere kadar sızan o sevgiden nasiplenmiş olaydım, bugün acaba nasıl bir insan olurdum? (s.56)7

O kadar uykum var ki, artık düşünemiyorum; uyku benden o kadar kaçıyor ki, artık bir şey hissedemiyorum. (s.57)

Vazgeçsem, uyusam, arafta kalmış bu bilincin yerine daha iyi, beni tanımayan birine gizlice fısıldanmış hüzünlü şeyler koysam!.. Vazgeçsem, gerçekten uyuyabileceğim, geceleyin görülen kıyılar boyunca kıvraklıkla, yağ gibi aksam, engin bir denizle karaya yürüsem ve geri gitsem!.. Vazgeçsem, farkında olmadan, dışarıda var olsam, kıyıda kalmış ağaçlı bir yolun dallarındaki hareket, hafif yaprakların fark edilmekten çok, sezilen düşüşü..... Bağlarımı koparsam, var olmaktan vazgeçsem nihayet, ama mecazi anlamda hayata tutunsam, bir kitabın sayfası, rüzgârda uçuşan bir saç perçemi, yarı açık duran bir pencerenin pervazına tırmanan bir bitkinin titreyişi, yola serilmiş ince çakıllı kumun üzerindeki önemsiz adımlar, uykuya dalmış köyden yükselen son duman, arabacının, sabah bir keçiyolunun kenarında unuttuğu kırbaç olsam... Saçmalık, karışıklık, hatta yok oluş – herhangi bir şey, yaşamın dışında... (s.58)

Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız. (s.61)

Ne zevk, ne ün, ne iktidar: özgürlük, yalnız özgürlük. (s.62)

Öyle anlar oluyor ki sıradan yaşamın her ayrıntısı, yalnızca varlığıyla bile ilgimi çekiyor, her şeyi açık seçik okuyabilme derdine düşüyorum. (s.64)

Yaptığım, düşündüğüm, olmuş olduğum her şey bir teslimiyetler toplamından başka bir şey değilmiş; ya ben olduğumu sandığım sahte varlığa teslim olmuşum, çünkü ondan başlayıp dışa doğru hareket etmişim; ya da soluduğum havayla bir tuttuğum koşulların ağırlığına. Gözümün önündeki perdenin kalktığı şu anda, ansızın yapayalnız kalmış, kendini her zaman vatandaşı saydığı yerde sürgün olarak bulmuş bir varlığım. En içten düşüncelerimde bile, ben, ben değilmişim....
Şimdiye kadar hatadan ve yanılgıdan başka bir şey olmadığımı, hiç yaşamadığımı, sadece zamanı bilinçle, düşünceyle doldurduğum ölçüde var olduğumu biliyorum. Ve kendimi, gerçek düşlerle dolu bir uykudan uyanmış bir adam ya da bir deprem sayesinde, yaşadığı hücrenin aşina karanlığından kurtulmuş biri gibi hissediyorum. (s.67)

Hayatımda kıyıda köşede kalmış ne kadar acı varsa hepsi günlük hayatın hiç bitmeyen, beklenmedik fırsatlarından yararlanarak sırtlarına geçirdiği neşe kisvesinden, her tür duygudan arınarak gözlerimin önünde soyunuyor. Genellikle halinden memnun, genellikle mutlu biri olarak, içimde bitmeyen bir hüzün olduğunu fark ediyorum. Ve içimde bu tespiti yapan kişi, aslında hemen arkamda, pencereye yaslanan gövdeme eğilmiş; hafifçe dalgalanarak ağır ağır yağan, loş ve kötü havayı çizgi çizgi bölen yağmuru omzumun ya da başımın üzerinden, benimkilerden daha samimi gözlerle seyrediyor. (s.70)

Kendi pisliğinden iğrenen ama o pisliği temizlemeyen domuzlar vardır; dehşete kapılmış insanın kaçmamasına neden olan da işte bu duygunun aşırı halidir. (s.72)

....biz ki hem hayatın, hem de gerçeğin içinde biten otlarız, biz ki camların hem içine hem dışına biriken tozlarız, biz ki Yazgı’nın torunları, Tanrı’nın evlatlıklarıyız. (s.73)

“Çünkü; Gördüğüm şeylerin boyundayım ben. Kendi boyumda değil.” (s.77)

Anlamak için, kendimi yok ettim. Anlamak, sevmeyi unutmaktır. Leonardo da Vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da sevgi duyabilir, demiş. Bundan daha yanlış, aynı zamanda da daha manalı bir söz bilmiyorum. (s.79)

Çıplak bir bedenin güzelliğine sadece giyinik dolaşan ırklar duyarlıdır. Utanma duygusu, tensellik için, enerjinin önüne çıkan bir engel gibidir. (s.83)

Nasıl yaşadıysam öyle öleceğim, (s.89)

Ve bugün, şimdiye kadar nasıl bir hayat yaşadığımı düşünürken, kendimi sepet içinde, banliyö trenlerinde taşınan bir hayvan gibi hissediyorum. Saçma bir imge bu, ne var ki tanımladığı hayat daha da saçma.(s.93)

Ben böyleyim işte. Düşünmek istediğim zaman, görüyorum. Ruhumun derinliğine inmeye niyetlensem, kısa süre sonra, aklım başka yere kayarak, upuzun merdivenin ilk sarmalında duruyorum ve son katın penceresinden, karmakarışık çatı yığınını paslı tonlarla ıslatarak veda eden güneşi seyrediyorum. (s.95)

...karşı kaldırımda sendeleyerek yürüyen yaşlı adama gözlerimi dikmiş, öylece, kıpırdamadan duruyorum. Sarhoş olduğu için değil, düşlere daldığı için sendeliyor. Dikkatini var olmayana vermiş; hâlâ bir umudu var belki. Adalet nedir bilmez Tanrılar adaletli görünmek istiyorlarsa, gerçekleşmesi imkânsız da olsa düşlerimize dokunmasınlar, sıradan da olsa, bize iyi düşler versinler. (s.96)

Tanrılar hayallerimi değiştirsin; ama hayal kurma yeteneğime el sürmesin. (s.97)

Ben, genellikle kendi derinliklerimde bile henüz tasarlanmamış eylemlerin, dudaklarımı uzatırken aklıma bile getirmediğim sözcüklerin, tamamına erdirmeyi umursamadığım hayallerin kuyusuyum.
Ben, tam inşası sürerken inşa edenin düşünmekten bıktığı, oldum olası kendi yıkıntısından başka bir şey olmamış bir yapının yıkıntısıyım. (s.99)

En iyilerimiz bile içinden bir şeylerle övünür, oysa bakış açımızda bile tam ölçemediğimiz bir hata vardır. Bir gösteride verilen arada olup biten bir şeyiz biz; kimi zaman bazı kapıların ardında, belki yalnızca dekorun bir parçası olan nesnelere gözümüzün iliştiği oluyor. Koca dünya, gecenin içinde kaybolan sesler gibi karmakarışık.
Hayatımı döktüğüm, hem de sırf onlar için var olan bir açık yüreklilikle bunu yaptığım bu sayfalar var ya, onları yeniden okudum ve şimdi kendimi sorguluyorum. (s.102)

Hepimizde kendini beğenmişlik var ve bu, başkalarının da var olduğunu, onların da bizimkine benzer bir ruha sahip olduğunu unutturuyor bize. (s.103)

Aşk cinsel bir içgüdüdür; ama sonuç olarak cinsel içgüdümüzle değil, bir başka duygunun var olduğunu varsayarak severiz. Ve bu varsayım da hakikaten başlı başına, başka bir duygudur. (s.105)

İçimde canımı yakan, adını bilemediğim bir duygu var; kim bilir ne hakkında bir kir lazım bana; sinirlerimde istek yok. Bilinçaltında hüzünlüyüm. (s.105)

Öteki insanlarla aramda daimi, derin bir uyuşmazlık olduğunu hissetmemin nedeni, sanırım onların çoğunun duyarlıklarıyla düşünmesi, benimse düşüncelerimle hissetmem.
Sıradan insan için, hissetmek yaşamaktır, yaşamayı bilmektir. Ben ise, yaşamak düşünmektir, derim;
hissetmek ise düşünmeyi beslemekten başka işe yaramaz. (s.111)

Yaşamaya mecbur edildiğim hayattan doğmuş zavallı umutlarım benim! (s.121)

Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata. (s.122)

Üzerimden hiç ayırmadığım eleştirel bakış yüzünden eksikliklerinden, kusurlarından başkasını göremeyen; çiziktirmeye cüret ettiği parça buçuk yazılardan, pasajlardan, var olmayandan alıntılardan öteye geçmeye biri olarak, kaleme aldığım üç satırlık şeyle, ben de kendi hesabıma kusurluyum. (s.129)

Yoksa bile, nerede Tanrı? Dua edip ağlamak, işlemediğim suçlara tövbe etmek, bir anneninkinin yerini tutmasa da, bağışlanmanın bir okşayışa benzeyen tadını duymak istiyorum. (s.132)

Düş kurmakla geçti ömrüm. Hayatımın anlamı buydu, evet, yalnızca buydu. İç hayatımın 33 dışındaki hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hayatımdaki en büyük üzüntüler, gönlüme 34 bakan pencereyi açıp oradaki bitip ükenmez kaynaşmayı seyrederek kendimi unutmamla eriyip gitti.
Baştan beri sadece hayalci olmayı istedim. Yaşamaktan bahsedenleri yarım kulak dinledim. Olduğum yerde olmayana, asla olamadığım şeye ait oldum hep. Ne kadar değersiz olursa olsun, ben olmamak kaydıyla her şeyi şiirsel buldum. Ben, bir tek hiçlik’i sevdim. Düşünü bile kuramayacaklarımı arzuladım sadece. (s.138)

Biz, olmadığımız şeyiz, hayat kısa ve hazin. Gecenin içinde dalgaların sesi, gecenin kendi sesidir; ve kim bilir kaç insan ruhunun derinlerinde duymuştur onun, derinlerde çoğalan boğuk köpük sesleriyle yankılandığını, karanlıkta paramparça olan umut gibi! Elde edenler ne çok gözyaşı döktü, başaranlar ne çok gözyaşı yitirdi! Deniz kıyısında gezinirken gecenin sırrını, uçurumun içyüzünü gördüm bütün bunlarda. Ne çok insanız yaşayan, ne çoğuz kendini kandıran! (s.144)

Ne düşündüğünü ya da ne de istediğini bilen biri var mı? Benliğinin kendisi için ne olduğunu kim biliyor? Her şey için ayrı ayrı hissetmeye kalktığımda ne çok ölüyorum! Ve böyle, bedensiz bir insan olarak, tıpkı kıyı gibi kıpırtısız yüreğimle başıboş yürürken ne çok duyguyla doluyorum. (s.145)

Hep şimdiki zamanda yaşarım. Geleceği bilmem. Artık geçmişim de yok. Biri, her şeyin mümkün olmasıyla çöküyor üzerime, öteki, barındırdığı hiçbir şeyin gerçek olmamasıyla. Ne umutlarım var, ne de pişmanlıklarım. Hayatımın bugüne kadarki halini –yani çoğunlukla, istediğimin tam tersi şekilde aktığını– bildikten sonra ne söyleyebilirim ki geleceğim hakkında, beklemediğim, dilemediğim bir şey olacağından, benim dışımdan bir yerden, hatta bazen kendi irademin bir oyunu olarak başıma geleceğinden başka? Geçmişimde ise, hatırlayıp da gereksiz yere yeniden yaşamayı arzulayabileceğim hiçbir şey yok. Kendi benliğimin izinden, onun bir benzerinden başka bir şey değildim ben. (s.150)

Ben, kadınların sevdiklerini söyledikleri, ama karşı karşıya geldiklerinde kesinlikle tanımadıkları insanlardanım; tanısalar bile tanımadıkları cinsten biriyim. (s.156)

Bazen düşünüyorum da, düşlerimi birleştirerek kendime kesintisizce akacak ikinci bir hayat kursam ne hoş olurdu, günlerimi düşsel konuklarla, uyduruk insanlarla geçireceğim, acısını da keyfini de yaşayacağım, ikinci bir hayat. (s.164)

Varlığımızı öyle bir hale getirelim ki, başkalarının gözünde hep bir muamma olarak kalsın, bizi en iyi tanıyanların ötekilerden tek farkı, sadece daha yakın olup da bizi çözememeleri olsun. (s.164)

Kendine saygısı olan her ruh hayatı En Uç’ta yaşamak ister. Size verilenlerle yetindiğiniz takdirde, köleden farkınız kalmaz. (s.173)

Karamsar değilim, hüzünlüyüm. (s.178)

Dünyada hiçbir şey, işyerindeki arkadaşlarımın beni “farklı” görmesi kadar sinirimi bozamaz. Onların gözünde farklı biri olmamaktaki ironinin verdiği keyfe düşkünümdür. (s.179)

Hayattan, kendimden hiçbir şey istememekten gayrı isteğim olmadı. Sahip olmadığım kulübenin kapısında, hiç var olmamış güneşe karşı oturdum ve çoktan yorulmuş gerçekliğimin, gelecekteki yaşlılığın tadını çıkardım. (s.184)

Kendimi arıyorum, bulamıyorum. Kasımpatı saatlere, gergin vazoların belirgin çizgilerine aidim ben. Tanrı, ruhumu bir süse çevirdi. (s. 185)

Kesin olan bir şey var: Bir zamanlar ne olduğumu hatırlayabiliyor olmasam, şu anki bene katlanamazdım.
(s.195)

Aynı bilinmezlikten doğmuş iki kardeşiz biz, aynı ırkın iki ayrı niteliği, ortak bir mirasın iki farklı haliyiz – hangimiz ötekini inkâr edebilir? (s.205)

Ne zaman herhangi bir şeyi tamamlasam, şaşkına dönüyorum. Şaşkına dönmekle kalmıyor, üzülüyorum da. İçimdeki mükemmeliyetçilik içgüdüsünün beni bitirmekten alıkoyması, hatta daha baştan, başlamamı bile yasaklaması gerekiyor. Ama oluyor işte: Dalgınlık beni günaha sürüklüyor ve eyleme geçiyorum. Sonunda elimde, kendi irademle gerçekleştirdiğim bir eylemin değil, tam tersine, irademin zayıflığının bir meyvesi kalıyor. Başlıyorum, çünkü düşünecek gücüm yok; bitiriyorum, çünkü kendimi durduracak cesaretim yok. (s.206)

Şu an çok uzak gelen, bundan dolayı bir yerlerde okuduğum ya da bir başkasından dinlediğim bir öyküymüş gibi görünen ergenlik çağımda iki kez sevip, dibe vurmanın acısını tattım. Bugün durduğum yerden, uzak mı yoksa yakın mı olduğunu tam ayırt edemediğim bu geçmişe dönüp baktığımda düşünüyorum da, bu düş kırıklığını genç yaşta tecrübe etmek iyi olmuş. (s.214)

Kendi kendiyle savaşamayaninsan başkalarıyla savaşır. Kendini daha iyiye götürmekten âciz olan biri reform yapmaya kalkışır. Doğru hisseden, dürüst düşünen bir insan, dünyadaki kötülük ve adaletsizlikten rahatsızsa, gayet doğal olarak bunun önce kendine dokunan kısmını düzeltmeye çalışmalı, yani kendini. (s.216)

Hepimiz hırsla bir şeylerin peşinden koşarız, ama ya hırsımızı gideremeyip yoksullaşırız ya da giderdiğimizi sanır, bu sefer de zengin deliler olup çıkarız. (s.226)

Şu anda dünya aptallara, huzursuzlara, yüreksizlere ait. Yaşama ve başarma hakkına sahip olmak için, bir akıl hastanesine kapatılmak için gereken şartları yerine getirmek zorundasınız: düşünememe, ahlaka aykırı davranma ve aşırı coşku. (s.236)

İnançla eleştiri arasındaki yolun ortasında akıl hanı vardır. Akıl, inanca başvurmadan anlayabileceğimiz şeyler olduğuna duyduğumuz inançtır; gene inancın bir biçimidir bu, çünkü anlamanın temelinde, anlaşılabilir şeylerin var olduğu varsayımı yatar. (s.236)

Kazara tanrıların kaprislerine zincirlenmiş köleleriz, bizden daha güçlüdür ama daha iyi değildir tanrılar, üstelik tıpkı bizim gibi adaletten ve iyilikten üstün, iyiliğe de kötülüğe de yabancı, soyut bir Kader’in demir yumruğunun hükmündedirler. (s.237)

En yücelerimizin tek üstünlüğü, her şeyin boş ve kaypak olduğunu daha iyi biliyor olmalarıdır.
Belki de bir yanılsama kılavuzluk ediyor bize; ama bunun bilincinde olmadığımız kesin. (s.238)

Neredeyse yalvaracağım tanrılara, tabii var iseler; beni bir kasanın içinde tutar gibi korusunlar, gönül yaralarından. (s.239)

Anlatılmış bir hikâye gibiyim, üstelik ete kemiğe bürünecek kadar iyi anlatılmış, ama bir kitabın bir bölümünün başlangıcından ibaret şu dünya-romana tam oturmamış bir hikaye. (s.241)

Kendime bakıyorum. Kendi kendimin seyircisiyim ben. Duygularım, içimdeki bilmediğim bir gözün önünden, dışarıya ait şeylermiş gibi dizi dizi geçiyor. Kendimden sıkılıyorum. Her şey, hatta gizemden yapılmış kökleri bile, sıkıntımın rengine bürünmüş. (s.241)

Özlediğim hiçbir şey yok. Hayatım acıyor. Bulunduğum yer acıyor, kendimi bulabileceğimi düşündüğüm yer çoktandır acıyor. (s.242)

Neyi istediğimi ya da istemediğimi bilmiyorum. İstemeyi bilmez oldum, nasıl istendiğini bilmiyorum, normalde istediğimizi ya da istemeyi istediğimizi bize belli eden duyguları ya da düşünceleri anlayamıyorum. Ne kim olduğumu biliyorum, ne ne olduğumu. Koca evrenin ansızın çöken hiçliğinin altında, üzerime bir sur yıkılmış gibi yatıyorum. Ve ardımda bıraktığım izi takip ederek yürüyorum, ta ki gece çökene, tam kendime karşı içimde bir sabırsızlık yükselirken, farklı olmanın ferahlatan tesellisini getirene dek. (s.245)

Caesar, hırsı çok güzel tarif etmiş: “Roma’da ikinci olacağına, köyde birinci ol!” (s.247)

Kendi kendimi alaycı bakışlarla izlerken, ne olursa olsun hayatı seyretmekten de hiç vazgeçmedim. Ve artık, bütün muğlak umutların hüsranla sonuçlanacağını kabullenmiş biri olarak, umutla hayal kırıklığını aynı anda tatmanın özel zevkinin ıstırabı içindeyim, hem acı, hem tatlı bir yemeğe benziyor bu, acıyla tatlı arasındaki zıtlık, tatlıyı iyice bala çevirmiş. (s.252)

Düş evreni gölge gibi peşimde. Ve benim uyumaktan başka isteğim yok. (s.255)

Yüreğimin tam ortasında büyük bir yorgunluk var. Asla olamadığım kişi beni üzüyor, ondan bana kalan anılardan neye olduğunu anlayamadığım bir özlem kabarıyor. Umutlara ve kesin inançlara çarpıp düştüm,benimle birlikte bütün batan güneşler de düştü. (s.255)

Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.
Kendimi sorguluyorum, kendimi bilmiyorum. Yararlı tek bir iş yapmadım, sahip çıkabileceğim herhangi bir şey de yapmayacağım. (s.268)

(Başkasına?), içimi döktüğümde sanki büyümüşüm gibi gelir, oysa aslında küçülmüşümdür. (s.274)

Telaffuz ettiğimiz her söz bizi ele verir. İletişim yolu olarak bir tek yazılı söz hoş görülebilir, çünkü o,  birinsandan diğerine uzanan bir köprünün bir taşı değil, yıldızların arasındaki bir ışık huzmesidir. (s.275)

Tanrım, kimin izleyicisiyim ben böyle? Kaç kişiyim? Ben kimdir? Kendimle ben arasındaki bu mesafe nedir? (s.278)

Dipnot: Kitap 675 sayfa olduğu için alıntıları yazması biraz zaman alıyor, yazabildiklerimi şuan paylaşıp geri kalanıda fırsat buldukça ekleyeceğim.