Arada bir kendi kendime çıldırdığım oldu, çıt çıkarmadan. Kimseye duyurmadan. -Ayfer Tunç-
İnsan en az üç kişidir: Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü.. -Emrah Serbes-
İçimdekileri anlatabilecek birini bulsaydım, belki de bu cinayetleri işlemezdim, dedi. Yalnızlıktan bu duruma gelmiş. -Oğuz Atay-
Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi,karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu.. -Charles Dickens-
Dışarıdan gamsız bir pezevenk gibi gözüküp iç dünyamda duygusal biri olmak beni mahvetti. -Charles Bukowski-
Pirinç işlemeli bir aynada kırıldı yüzümün diğer yarısı. Herkes uyuyordu. Yüzümün yarısı benim, yüzümün yarısıyla hep yarım öyküler anlatırım. Peki sen, yarım dudaklı bir kadını öpmek ister misin?
-Umay Umay-
Bir insanın bütün varlığı ile, karmakarışık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hülasa her şeyi ile size teslim olması, size iltihak etmesi ne muazzam bir şeydir! -Sabahattin Ali-
Eskiden tutkuların vardı ve kötü dedin onlara. Ama şimdi erdemlerin var: onlar senin tutkularından doğdu. -Friedrich Nietzsche-
Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum... -Murathan Mungan-
İzmir gezisi benim açımdan çok ilginç deneyimlere, tesadüflere ve başlangıçlara vesile oldu. Bu yazdıklarımın hepsi birebir yaşanmış ama bazı noktaları değiştirilmiştir.
11 Ağustosta ki şahane bloggerlar buluşmasından sonra tanıdığım ve tanıştığım insanların mutluluğu üzerimde. Ertesi günü haftalar önceden sözleştiğimiz dövmeciye gidiyoruz. Yaptırmayı düşündüğüm iki dövmeyi tek dövmede birleştiriuyoruz. E haliyle oldukça büyük bir iş ortaya çıkıyor, çok su içmediğim için cildimin kuruluğundan iğne zor girdiğinden pek maharetli dövmeci abimiz omuzumdan dirseğime kadar resmen deşerek dövmesini yapıyor. İki ağrı kesici içmeme rağmen, normalden daha fazla derine girilmesi, hem de dövmenin işçiliği ve inceliğinden dolayı canımdan can gidiyor. Sonunda şahane bir işçilik çıkıyor.
Akşam otele dönüyoruz, kolum balon gibi şiş, hem yanıyor hem sızlıyor. Sabah uçak var İzmir'den ayrılacağız. Acıyı kesmek için bir şişe şarabı bitiriyorum. bu arada ben hep Öküzgözü içerdim, ilk kez Chardonnay içtim bayıldım. Sonra otelin restoranına iniyoruz birşeyler atıştırıyoruz. Kapıdan birbirinden kel alaka üç genç kız giriyor. Biri kapıdan girişindeki tavırlarıyla bile hayatımda gördüğüm en itici hatta midemi bulandıran istisna kadınlardan biri. Görsel olarak oldukça güzel olmasına rağmen o mekandaki diğer insanları rahatsız eden davranışları, hatta arsızlığa pişkinliğie varan tavırları. Mekanda oraya sadece yemek yemek için gelen beylere tabir yerindeyse salça olması. Bir insan kendini nasıl alçaltabilir ve bu kadar arsızlaşabilir bu kadarına şahit olmamıştım.Yanlarında ki kızın biri mahcup kafayı eğiyor, yapma etme der gibi bakıyor, diğerinin umurunda değil. Zaten kafam güzel bir de en sinir olduğum şey.
Dik dik bakmışım haspama, bunun üzerine "senin erkeğine bakmıyorum merak etme kızıl, dövmende güzelmiş yeni mi" deyip çat yanıma oturuyor. Eşime bakıyorum tepkisiz, her zaman ki sinir bozucu sakinliği. Dikkatlice bizi izliyor. Diğer masadan o umursamayana telefon geliyor, kalkıp gibiyor. O mahcup şey gözünü bana dikmiş korkuyla bakıyor. (Artık nasıl baktıysam). Sarışın, kıpkırmızılı dekolte elbiseli hoş ama boş iğrenç yaratık bana sorular soruyor, o sinirle ne dediğini duymuyorum bile. Öfkem kötüdür ve gözüm dönerse tanımam kimseyi. Git sabrımı zorlama diyorum, hala arsızlığa devam ediyor. En son kovuyorum, biraz bozuluyor ama hala oturuyor. Yan masada ki kot şortlu kız, yapmaması için uyarıyor ama sarışının umurunda değil. Koltuğa iyice yayılıp" e ne yiyoruz" deyince, yapışmışım boğazına. Elimden zor alıyorlar. Dilim döndüğünce küfür ediyorum, benim çıldırdığımı görünce arkasına bakmadan gitmiş.
Eşim ve personel sakinleştirmeye çalışıyor ama hem alkolün etkisi hem öfke patlaması sakinleşemiyorum. Arkamdan biri sarılıyor, gülerek sakin ol lütfen diyor. Bir an duruyorum o kişiye bakıyorum yirmilerin başında, biraz toplu şen sesli bir kız. İçimden tanımaya çalışıyorum ama hayır tanımıyorum. Durumu anlamaya çalışıyorum, sakince oturuyorum elimi tutuyor alakası olmamasına rağmen özür diliyor. Eşime bakıyorum tanıyor musun diye, o da aynı bakışlarla bana bakıyor. Garip bir şekilde tatlı diliyle sakinleştiriyor beni.
Sağa sola bakıyor tedirgin, gitmesi gerektiğinin farkında ama gitmek istemiyor. O geçen 10 dk boyunca hiç konuşmuyorum ben, sadece o birşeyler söylüyor ve ben durup ona "iyi misin, neyin var?" diyorum. O gülen yüzü bir anda değişiyor. Bir an kalakalıyor, gözleri doluyor. "Nereden anladınız?" diyor. Ona da yemek söylüyoruz başta istemiyor ama eşimle ısrar ediyoruz. Sonra viski içmek istiyor ben şaraba devam ediyorum. Eşim sabah uçuş var erken kalkacağız diye içmiyor. Bir şeyler anlatıyor, konuşurken sürekli temas halinde, "iyi misin sakinleştin mi, onun adına tekrar özür dilerim" vs tarzı şeyler söylüyor. Fazla teması, tanımadığım birinin bana dokunmasını hiç sevmesem de bu durum beni rahatsız etmiyor.
Eski erkek arkadaşından kaçtığını anlatıyor. Yanında geldiği kişileri yolda gördüğünü ve saklanmak için sizinle girebilir miyim dediğini anlatıyor. Birbirimizi sanki yıllardır tanıyoruz gibi rahat ve insana da o hissi veriyor. Sonra derin bir sohbet başlıyor zamanın nasıl geçtiğinin farkında değiliz 12 de restoran kapanıyor, terasa geçiyoruz herkes birşeyler anlatıyor. İçimden bu ne şimdi diyorum üç saat önce gördüğün biriyle sanki kırk yıllık ahbap gibi sohbet ediyoruz ve zerre yabancılık çekmiyorum rahatsızlık duymuyorum.
Eşim "ben yatıyorum size iyi muhabbetler" diyor pes ediyor yatıyor. Onun sesiyle kendime geliyorum, gidişini izliyorum. O sırada kızın "demek sende terazi burcusun?" sözüyle bir kez daha kendime geliyorum. "Evet" diyorum. "Kaç yaşındasın" diyorum, gülerek "söylemiştim ama kafan cidden güzel sanırım, 2001 liyim" diyor. O söyleyince fark ediyorum, elimde ne zaman doldurduğunu hatırlamadığım bir kadeh var. Viski şişesine bakıyorum yarı olmamış, şarap şişesine bakıyorum ikinci şişede bitmiş, sadece elimdeki kadeh var.
Kadehi yana koyuyorum, gözlerimi kısarak ona bakıyorum. Gözlerimi zar zor açtığımdan yadırgamıyor. Saate bakıyorum gece 2 olmuş. Geçen onca zamanda sanki ilk kez karşılaşmışız gibi, direkt yüzüne bakıyorum. O zamana kadar yüzüne çok bakmadığımı fark ediyorum. Baktıysam da hatırlamıyorum. Kendi kendine gülüyor. "Nasıl yapıştın kızın saçına, sana sarılıp çekmesem dövecektin, eşin zor ayırdı saçından" diyor. Şaşkın şaşkın bakıyorum. "Sarı saçlı kırmızı elbilesi o iğrenç kadın mı?" diyorum. "Evet" diye gülüyor. "Hatırlamıyor musun seni çekip aldığımı" diyor, "hayır" diyorum. Gülüyor tüm olayı yeniden anlatıyor, yarısını hatırlıyorum yarısını hatırlamıyorum. "Dövebildim mi o sarı sürtüğü" diyorum, kahkaha atarak "kılpayı kurtuldu" diyor. "Tüh ya içimde kalır şimdi o benim, iki vursaydım bari" diyorum gülüyoruz.
Bileğimde ki isimleri göstererek, "gerçekten hiç yaşını göstermiyorsun, kim der sana üç çocuk doğurmuş diye, bir de bana bak senin yanında çok pofuduk duruyorum" diye gülüyor. Kendisiyle barışık. Telefonumu istiyor, numarasını kaydedip kedini çaldırıyor. Sonra taksi çağırıyorum giderken sanki en yakınından ayrılıyormuş gibi sarılıp gidiyor.
Sabah zor kalkıyorum. Kahvaltıda akşam ki esrarengiz hakkında sohbet ediyoruz, hatırlamadığım şeyleri eşim hatırlatmaya çalışıyor. Sonra İzmir Havaalanına gidiyoruz, tüm işlemlerden geçip kapımızda bekliyoruz, o sırada sevgili Momentos bana getirdiklerimle ilgili ses atıyor, neyin ne olduğunu ne işe yaradığını anlatıyorum. Uykusuzum, başım ağrıyor. Uçak 40 dk rötarla kalkıyor ve sonunda evim evim güzel evim.
Akşam söz verdiğim için bloga yazı yazmaya çalışıyorum, uykusuzluktan Makbule Hoca ile Momentos'u karıştırıyorum. Ama sözümü tutarak yatıyorum. Sabah kaltığımda gelen mesajlara bakıyorum. Bir kız eli kolu alçıda fotoğraf atmış. "Bak eski sevgilim parmaklarımı ve kolumu kırdı" yazıyor. Başta anlamıyorum, eşime gösteriyorum. Eşim "bak inanmamıştın kızın sevgilisinden kaçtığına, günahını aldın" diyor. Sonra telefonda konuşuyoruz, hukuki olarak ne yapması gerektiğini anlatıyorum ama şikayet etmek istemiyor. Sonra ikna ediyorum, ona yapması gereken herşeyi tek tek yazıyorum.
Kızdan iki gün boyunca ses yok, atılan mesajlar tek tık. Sonra gece gelen bir mesaj. "İyi ki o restorana girip seninle karşılaşmışım. Bana hayatımın en büyük iyiliğini yaptın. Bu yaptığını asla unutmayacağım. Sen gerçekten iyi birisin, çok teşekkürler"
Anlam veremiyorum, eşim daha fazla müdahale etmemi istemiyor. Çok uyanık geçinsemde insanlara çabuk kandığımı manüpüle olduğumu düşünüyor eşim. Bana uyarılarda bulunuyor. Sonraki günlerde farklı numaran bir mesaj daha. "Şehrimi değiştim buraya geldiğinde haber et lütfen, herşey için çok teşekkürler, öpüyorum seni deli kadın :) "
Ve eşim dönüp bana soruyor. "Şimdi sen bu kıza iyilik mi yaptın kötülük mü? Ne düşünüyorsun, içinden ne geçiyor?"..
( Bu arada bu anlatım dilide Sevgili Laparagas'ındır :) Ona özendim bende ve güzel oldu, hoş görsün.)
Tammm 7 saat boyunca sohbetler edildi, yemekler yendi, çaylar kahveler, şaraplar içildi, e birazcık kafa güzelleşti ve tahmin ettiğimden çok daha güzel özel bir buluşma oldu. Daha önce tanımadığım tanışmadığım kişilerle tanıştım, tanıştık. Ama en komiği yıllar önce Facebook sonrasında burada sohbet ettiğimiz sevgili blog arkadaşı Bay Kafka Balthus ile aslında bir kaç kez karşılaştığımız hatta konuştuğumuz gerçeğiydi. Tabi ki ikimizde birbirimizin kim olduğunu bilmeden. Görünce aaa o sen miydin😁 Hayat gerçekten çok garip.
Sevgili Momentos için aslında söylenecek o kadar çok şey var ki. Asalet, güven, dostluk, sevgi saygı, yaptığı her işi aşkla yapmak, şahane bir ses tonu ve diksiyon. Bu güven karşılıklı sağlanmasaydı ne bu buluşma olurdu ne de bu dostluklar kurulurdu. Bir koç edasıyla insanları organize etti birleştirdi. Sabrına, azmine hayranım üstadım. Tekrar görüşebilmek ümidiyle.
Sadece C. İnanılmaz pozitif, güler yüzlü, o mimikler aynı anda birçok şey söylüyor insana. Bir şeyi dinlerken konuşurken mimikleriyle gözleriyle yaşıyor o anı. Şahane bir anne, terapist, blog arkadaşı ve çok iyi bir dinleyici yorumcu. Kitap konusunda eşimle ayrı düştüğümüz konularda bana hak vermesi de ayrı bir mutluluk sebebi :) Tanıdığıma çok memnun oldum, olduk ve gelecek yıl Ağustos ta yeniden görüşebilmek ümidiyle, sarılarak ayrıldığımız güzel insan.
Bir Garip Şeyma Daha önce ne blogu ne de kendisi hakkında hiç bir şey bilmeyip saatlerce sohbet edebildiğim güzel insanlardan biri daha. Gözlerinin içi gülüyor, yüzü de aynı Ceren gibi çiçek bahcesi. Mesleğini duyunca bir an olmayan ceketleri ilikledik hazır ol a geçtik :) Benim kafayı bulmam itibariyle çenem düşünce genelde konuşan ben oldum. O yüzden bir daha ki buluşma da Şeyma'nında güzel hikayelerini dinlemek isterim. Güzel dileklerin için teşekkürler. Gözlerinde ki o parıltı ve gülümsemen hiç gitmesin.
Makbule Abalı Makbule hocamı buluşmadan iki gün önce eşimle evinde ziyaret ettik. Ahmet hocamla birbirlerine karşı olan sevgilerine, saygılarına ve birbirlerine karşı kullandıkları o incelikli dile hayran kaldık. Bizi şahane ağırladı, çok güzel hikayeler dinledik. En az kendileri kadar narin iyilik meleği komşuları Pınar hanımla tanıştık. Koro halinde kafa şişiren Ağustos Böceklerini susturmaya çalıştık. Hediyeler alındı verildi, bol bol sarılındı hasret giderildi. Daha nice güzel sağlıklı huzurlu mutlu yıllarınız olsun Ahmet hocamla, eşimde bende öpüyoruz çokça. Tekrar görüşebilmek üzere.
Balthus Sevgili Bay Kafka, yıllarca Facebookta buradan yazışalım sohbet edelim, o yetmezmiş gibi birkaç kez iş yerine gelip senin Bay Kafka olduğunu bilmeden birşeyler sorayım ve 13 yıl sonra birbirimizin kim olduğunu öğrenelim :) Gerçekten garip ama hoş bir tesadüftü. Keşke daha uzun kalabilseydin ama İstanbul'a geldiğimde ziyaretine bu kez blog arkadaşın olarak geleceğim. Ve o yarım kalan "güldüren ölü" hikayesini dinleyeceğim.
Kaplan Diary Güzeller güzeli eşiyle birlikte katıldı. Masanın diğer ucunda olduğu için en az konuşabildiğim blogger oldu. Arada konuşabildiğimiz anlarda gayet keyifliydi. Özellikle o İtalyan'da ki o kilise anılarına hala gülüyoruz. (ama gerçekten komikti) Şahane tatlı bir torunları var. Umarım projelerini istediği şekilde hayata geçirir ve hep birlikte okuruz. Eşine ve kendisine geldikleri için çok teşekkür ediyorum. Yeniden görüşebilmek üzere.
Her şeyi tam anlamıyla algılamak, bir hastalıktır. -Fyodor Dostoyevski-
-Ben, dün akşam mühim bir karar verdim.
-Neye?
-Yaşamaya
-Bu ne demek?
-Gayet sade, kendimi öldürmemeye. -Reşat Nuri Güntekin-
Şimdilerde kendimi ufalanmış, elekten geçirilmiş, fitili kalmamış, toplum dışına itelenmiş görüyorum.
Dışarda benim kafama uymayan apayrı bir toplum, bir alaca karga, bir karakuş soluk alıp veriyor. -Salah Birsel-
O kadar uykum var ki, artık düşünemiyorum; uyku benden o kadar kaçıyor ki, artık bir şey hissedemiyorum. -Fernando Pessoa-
Geçmiştir, bugün de geçer
Zamanla güzelleşir.
Geçmişle bugün arasında
Tek bildiğim kendimdir.
Ve kendim, belki hiç bilmediğim. -Metin Altıok-
Dünyaların en iyisinde bile ruhun zaman zaman tazelenmeye ihtiyacı vardır. Tıpkı burada, yani Güneybatı'daki kerpiç evler gibi biraz dökülmeye, biraz soyulmaya, biraz yıkanıp arınmaya gereksinim duyar. -Clarissa P. Estes-
Bir şeyler yapıyorum, yürüyorum,konuşuyorum ,yemek yiyorum yani her zaman yaptığım işleri sürdürüyorum ama nasıl anlatsam, bir boşluk duygusu içinde. Sanki içimde derin bir hiçlik var. -Zülfü Livaneli-
Sabit fikirli, saplantılı ya da akıl hastası olduğumu düşünebilirsin. Hatta gerçekten kötü bir insan olduğumu bile düşünebilirsin. Bir insan müsveddesi. Ama ben böyleydim. Ne eksik ne fazla… -Hakan Günday-
Kendimden başka herkese tahammül ediyorum bazen. Kendimle beraber herkesten nefret etmeme rağmen.. -Ali Lidar-
Bir şeylerden kaçar gibisin.Soluk soluğa ama hiçbir şey anlatmayacağına yemin etmiş gibi sakinsin. Gitmek istediğin belli bir yer yok ama kalmak istemediğinden artık eminsin. Sadece biraz olsun herkesin ve her şeyin susmasını istemişsin. Kendini duyabilmek için. -Oğuz Atay-
Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bir hal aldığımı tasvir edemezsiniz. -Sabahattin Ali-
İçimi titreten bir cümle okudum; "Muhabbet etmeyi çok sevdiğin biriyle artık iki kelime edememek de gurbettir" diyordu.
Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.
Yaşadıklarım, o her biri elmas değerindeki anlar su damlaları gibi kayıp gitti avcumdan. Gerçekliğin sonsuz okyanusundan tek bir deniz kabuğu kaldı geriye. Ona kulağımı dayayarak sonsuz bir şarkıyı sözcüklere dökmeye çalışacağım. Anlayabildiğim, yorumlayabildiğim kadarını elbette.
Çıldırtıcı gücünü, sonuna dek yaşanmayan arzulardan, en gizli hayallerden alan bir tutkuyu, ölümle yaşamın sınırında kurulan mucizevi bir dostluğu ve bütün yıkımların nedeni olan korkuyu, insanın en temel özelliği olan korkusunu, alçaklığını, umutsuz yalnızlığını...
Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.
Oysa gerçekte ben, bunalımdan bir türlü kurtulamayan, hiçbir düşünceye, inanca ya da insana bağlanamayan, sürekli huzursuz, karamsar ve yapayalnız biriydim. Yaşama coşkumu çoktan kaybetmiş, belki de hiç kazanamamıştım. Bana kalırsa, kişisel tarihimin tek bir teması vardı; hayal kırıklığı. Ağır aile baskısı ve şiddetle dolu geçen çocukluk yıllarım, dünyayı, acı çekenler ve çektirenlerin bulunduğu bir savaş alanı gibi algılamama neden olmuştu ve sanırım haklıydım da.
ölüme hazırlanan yaşlı bir kadın kadar umutsuz ve kırgındım.
insanın bir tutkusunun, işi dışında herhangi bir bağlılığının olmaması, kendi benliğini gözden çıkarmayı, bedenini dışlamayı, duygularının çoğunu bastırmayı öğrenmesi gerekir.
"Burası, en yakın dostunuz kafasına bir silah dayadığında, başınızı çevirip bakacak zamanı, gücü, hatta isteği bile bulamayacağınız bir yerdir." Ben de şöyle eklerdim: "Zaten dostunuz da yoktur."
Kısa zamanda, birbirimizin desteği olmadan, hayatımıza katlanamaz duruma geldik; depresyon kış yağmurları gibi bastırdığında, terk edildiğimizde, aşağılandığımızda, bizi kobra yılanı gibi izleyen intihar düşüncesi kafasını kaldırdığında, hep birbirimizi kurtarıyorduk. Bir yandan cezaevi ya da askerlik arkadaşlıklarına benziyordu ilişkimiz, ancak bu tür dostluklarda görülebilecek fedakarlıkları içeriyordu, ama aynı zamanda ortak geçmişlerin, ortak acıların, ortak ruhların kesişmesiydi. Bazen birbirimizi yansıtan iki ayna oluyorduk, bazen birbirimizi bütünlüyor, bazen de kendi gücümüzün son kırıntılarını ötekine aktararak sağ kalmayı başarıyorduk.
Kurallara sıkı sıkıya bağlı, hep kabızmış izlenimi veren insanların, azıcık kuraldışı ve asi olanları tanımakta olağanüstü bir iç güdüleri vardır.
O anki umutsuzluğumu, o köle ruhlu insanlarla bir arada olmaktan duyduğum utancı anlatmak çok zor.
Acı doluydu söylediği; içtenlikle, hiçbir kızgınlık, yalvarma ya da ima içermeden, dolambaçsızca dile getirilen, eski bir acı. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. İçimdeki taşlar hızla yuvarlanıyorlardı, duygularımın bir kaynaktan fışkırırcasına boşalmalarından korktum.
"bir kitabın kapağına bakarak içindekileri anlayamazsın. "
Hem bilgece bir yönü vardı, hem de şeytanca; ikisi de aynı ölçüde çekiyordu beni. Konuşmayı olabildiğince uzatmak, onu, kendisini anlatmaya ikna etmek, bu gizemli Kabuk Adam'ı çözecek ipuçlarını ele geçirmek istiyordum. Güçlü bir önseziyle biliyordum ki, Kabuk Adam'ın bana öğretebileceği, o zamana değin ıskaladığım çok önemli bir şey vardı; yaşama dair, belki ölüme. Belki de dünyayı, benim için daha tanıdık ve duyarlı kılacak bir gizi biliyordu
"Bir insanı da sadece yüzüne bakarak anlayamadığın gibi. "
"Birisi bana bir şey vermek istediğinde kuşkuya kapılırım." Biraz bıkkınlık, biraz acımayla süzdü beni, söylediğime pişman olmuştum. Zekamı kanıtlamak için söylediğim nice laf gibi gereksiz ve boştu, ruhun kendisinden gelmediği için de yapaydı. "İnsanlara hiç güvenmiyorsun, değil mi?
Geçirdiği bunalımın izlerini, sessizliği ve durgunluğundan çok, ansızın patlattığı yersiz kah kahalarında ve öfke nöbetlerinde seçebiliyordum.
Beni hiç tanımayan, tanımak da istemeyen insanlara açılmak için güçlü bir dürtüye kapılırım zaman zaman, aslında bu bir tür kışkırtma, meydan okumadır. Ama kendi acılarına bile yabancılaşmış bu insanlara, acıdan söz etmenin ne anlamı olabilirdi ki? Yürekleri yerine, tıkır tıkır işleyen, yağb bir makineyi kullananların inandığı, şu "acı çekeni oynama" kavramı, aarun sayısız görünümlerinden biridir bence.
Öylesine Batılılaşmışsın ki, diye geçirdim içimden, sana işkenceden, tecavüzden, intihardan söz etsem burun kıvırırsın, ama parasızlığı geçerli bir mutsuzluk nedeni sayıyorsun.
Yalnızlığa öyle alışmıştım ki bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyordum . Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu. İçimdeki ceset uyandırılmaktan korkuyordu. Sesimdeki sertlikten yılmıştı, yumruk yemişçesine bir adım geriledi.
Tanıdığım gerçek bir insan değildi o sanki, düşsel bir yaratık vücut bulmuş ve bu adada karşıma çıkmıştı.
Umutsuzluk içindeydim.
İçine girdiğim yolun dönüşü yoktu.
O benim hem koruyucu kılavuzum, hem de olası celladımdı. Çok gizemli ve derin bir bağdı bu, iki insan arasında olabilecek belki de en giz dolu bağ. Rüzgarın ölümcül aşkları ve nefretleri hatırlatan şiddeti, sabolanmın altında çığlıklar atarak kınlan çakıl taşları, dalgaların tekdüze fısıldamaları, her şey, algılayabildiğim her şey bir uyarı niteliği kazanmıştı.
Zaten ömür boyu hep sahte, cansız bir dünyada, bir hapishanede yaşamıştım, gerçekliklerinden bile emin olmadığım insanlar arasında soluksuz kalmıştım.
"Sana öğretebileceğim çok şey var, senin de bana."
Mutlak güven ve korkunç bir ölüm korkusu arasında gidip gelen bir sarkaç sallanıyordu beynimde. Sonraları onda da, o uzun yürüyüş boyunca, böyle bir sarkacın sallandığını anladım; o da beni öldürmek ile bana .lşık olmak arasında, her an değişen seçimler yapıyordu.
Kendisinden beni öldürmesini isteyebileceğim ve bunu gerçekleştirebilecek tek insan şüphesiz ki Tony idi.
İntihar benim gizli dehlizim, içimde sürekli taşıdığım ve zaman geçtikçe derinleşen kuyumdu. Her insanın, gün gelip de düşüp parçalanmaktan kendini güçlükle alıkoyduğu bir uçurumu vardır.
Psikanaliz, nevroz, varoluşçuluk gibi kavramlarla kafası bulanmamıştı ve aslında son derece basit bir şeyi, bir başkasının korkunç acısını hissedebiliyordu. Bir başka insan için üzülebiliyordu. İkiyüzlü, çok bilmişlerin dünyasında eşi bulunmaz bir duyarlılıktı onunki.
Ayrıntıları anlatmak, öykünün kendisini anlatmak olurdu ve ben henüz buna hazır değildim. Ne kendime, ne başkalarına, gerçeğin kaba, anlamsız bir özetini sunmaktan öteye geçememiştim bugüne kadar. Bu olay çözülmemiş bir kara delik olarak kalmıştı içimde, bir türlü kapanmayan, sürekli kanayan bir yaraydı. Sargılar açılmaya, yara çıplak gün ışığıyla karşılaşmaya hazır değildi ve Tony'nin iyi niyetli ama keskin neşteri gerçekten de tehlikeli olabilirdi. Saklanıyordum, çünkü saklanmam gereken bir şey vardı, ne olduğunu tam olarak bilemediğim, dehşet verici bir şey. Ölüm değildi beni böylesine korkutan, uzun zamandır ölüme az çok hazır sayılırım; ölümü defalarca kışkırttım bugüne dek, kendimi gerekli gereksiz bir yığın tehlikeye attım; ama bu, korktuğum başka şeyler olmadığı anlamına gelmiyor. Ruhun karanlık vadilerinde gizlenmiş hayaletlerin sezilmesiydi bu belki de .
"Bunu hiç anlatma insanlara. Kendini öldürmek istediğini. Anlayamazlar. "
Hayatım boyunca okuduğum yüzlerce kitabı, dinlediğim insanları, anlamaya çalıştığım kavramları düşündüm; fizik, edebiyat, felsefe, tarih . . . Hepsinden geriye kalan tortu, bir avuç kumdan daha fazla değildi. Yirmi beş yıl boyunca, yaşamın özüne ilişkin hiç ama hiçbir şey öğrenmemiştim. Beni, kendimi, temelden ilgilendiren bir soruyla yüzleşmiş miydim gerçekten? Bu çeyrek yüzyılı, tek bir ağacı sabırla izlemeye adasaydım, kesinlikle daha bilge biri olmuştum bugün.
Yüzü öylesine değişti ki, aşılmaması gereken bir sınırı aştığımı, onu en zayıf, savunmasız yerinden vurduğumu anladım.
Yoksuldu, eğitimsizdi, siyahtı, beyaz adamın bitmez tükenmez hırsının ve sözde uygarlığının bir kurbanıydı... Öfkesinin ve acısının boyutlarını, ruhunda açılmış derin çatlakları nasıl kavrayabilirdim ki?
"Ben öyle bir kadın istiyorum ki onunla evreni yeniden kurabileyim. Bir aile, bir ev kurmaktan da öte, bütün dünyayı, si1baştan beraber yaratmalıyız."
Aramızdaki konuşmalar ne kadar kısa ve basit olursa olsun, asla sıradan değildi ve açıklanamaz bir biçimde doyurucuydu.
"Gözlerine bir kez bile bakmam yetti sana güvenmeme . "
Yalnız kalmak, bütün zamanımı kendime ayırmak istiyordum. Çözümleyemediğim, başa çıkamadığım dönüşümler gerçekleşiyordu içimde ve bunların üzerinde düşünecek vakit bile bulamıyordum. Kendi hayatım iplerini koparmış, benden kaçıp gidiyordu.
Benim hayal bile edemeyeceğim acılarla sertleşmiş ama benim çoktan yitirdiğim mutlulukları yaşamış olmalıydılar.
Sonuçta alışmıştım, yalnızlığa, sevgisizliğe, yalnızca kendimiçin var olmaya, en insani tepkilerimin anarşistlikle suçlanmasına alışmıştım. Giderek, karşımdakilerin kafasındaki imgeye daha çok benzemeye başlamıştım. Her geçen gün daha vurdum duymaz davranıyor, daha çok başkaldırıyordum, hiçbir otoriteyi önemsememeyi öğreniyordum.
"Korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. İstemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. Umutsuzluk değil seninki, sadece bıkkınlık. Yaşayan herkesin umudu vardır."
"Biliyorum . Seni görür görmez sezdim bunu. İlk karşılaşmamızda, bana doğru yürüdüğün anda anlamıştım. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordun. Sende de var bir şeyler. İstersen dünyanın en tehlikeli kadını olabilirsin . Ama istemiyorsun." İkimiz de karşımızdakinin karanlığını, yabanıllığını sezmiştik demek ki. İçimizdeki ortak uçurumdu bizi bağlayan ve aramızdaki bağın bu kadar güçlü oluşunun nedeni çok derinlerde, ruhun en karanlık diplerinde kurulmuş olmasıydı. Okyanus dipleri kadar derin ve ulaşılmaz.
Sonuçta insan yaşamayı hep sürdürmek zorunda ve bunun için de kendisiyle birlikte yaşamayı öğrenmeli.
Yaşadığım bu duygu, şimdiye kadar duyduklarımın hiçbirine benzemese de, ancak aşk diye adlandırılabilirdi. Tiksinti ve korkudan, aşka doğru ani, bilinçsiz bir sıçrayış yapmıştım . Tırtıl, kelebeğe dönüşmüştü.
Bir kadına değil de hayatın kendisine dokunuyormuş gibiydi.
İçimdeki bütün pisliği kusmak istiyordum: Şiddeti, acıyı, umutsuzluğu, yalnızlığı, tek bir virgül bile atlamadan ortaya dökmek. Geceler, bıçaklar, kürtajlar, ihanetler, çocukluk cehenneminin hayaletleri. Hastalıklı bir sayıklamaydı bu, beni rahatlatacağına daha da huzursuzlaştınyordu.
"Sen," dedi birdenbire, "benim yıllarca birlikte yaşayabileceğim bir kadınsın." Ne söyleyeceğimi bilemedim . Okyanusun ortasındaki bu küçücük adada kurabileceğim hayatın belli belirsiz hayali geçti gözlerimin önünden. Sabahlan okyanusta yüzerek, mercanların arasından kabuk çıkararak, kuytu köşelerde marihuana içerek akıp giden bir hayat. Tropikal günbatımlannda sevişmek, şiir yazmak; giderek incelen, dinçleşen, esmerleşen bedenim; her gece dans etmek; adalılar gibi çömelmeyi, ağaca tırmanmayı, dövüşmeyi öğrenmek, turistlere deniz kabuğu satmak, melez çocuklar doğurmak. . . Geçmişimi, köklerimi, yaldızlı gelecek hesaplarımı yitirmek. Uzun, sıcak günler boyunca unutmak. Ken dimi unutmak ve sonra yeniden bulmak. Şimdiye kadar yaşadığım, daha doğrusu, vitrinden seyrettiğim hayattan ve avuçlarımda tuttuğum kül renkli gelecekten belki çok daha güzel. Ama böyle bir serüvene atılmak, bir başkasının yaşamını ödünç alırcasına kendiminkinden vazgeçmek için çok fazla cesarete gereksinimim vardı. Sahip olabileceğimden çok daha fazlasına.
Cömertliği, benim gibi ne almayı ne de vermeyi doğru dürüst beceremeyen biri için ezici bir yüktü.
Sonuçta biz kadınlar, cinsellik: söz konusu olduğunda umulmadık davranışlar gösterebiliriz ve bu da bedenimizle ilişkilerimizin karmaşıklığından kaynaklanır.
"Cehenneme giden yolun taşlan iyi niyetle döşenmiştir,"
Artık gözlerimin içine hiç bakmıyordu. Olağanüstü bir dostluğun can çekiştiği anlardı bunlar.
Bugün artık biliyorum: Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.
"Ben de kendimi keşfediyordum. Bunun için niye bir başkasına, hele hele bir erkeğe ihtiyacım olsun ki? "
Aramız da gerçekten geçmiş bir konuşmayı defalarca tekrarlıyor, değiştiriyor, ona söyleyemediğim, söylemek için çok geç kaldığım cümleleri kendi kendime mırıldanıyordum. Sabahları uyandığımda ağlamış oluyordum, çünkü hemen her gece, o uzaklardaki adaya dönüyor ve onu arıyordum.