01 Kasım 2020

Iain Reid / Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum (Alıntılar)

Bugün tesadüfen elime geçti bu kitap, çok tereddütlüydüm başlamak konusunda. çünkü filmi benim için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Oysa fragmanını izlediğimde heyecanlandırmıştı, birde kitabını okuduğum bir şeyin filmi, dizisini izlemeyi ya da filmini dizisini izlediğim bir şeyin kitabını okumayı çok sevmiyorum. Çünkü ilk hangisine göz attıysam bir sonraki eksik geliyor, hoşuma gitmiyor. Bunda tam tersine ilk önce filmini izlememe rağmen kitap daha iyiydi. Film sıkıyordu kitap geriyor. Lady Wednesday'le film hakkında yorum yapmıştık ama kitap o kadar sıkıcı değil.
Altını çizdiğim satırlar
iyi okumalar.


Her şeyi bitirmeyi düşünüyorum.
Bir kere insanın aklına geldi mi bir daha gitmiyor bu düşünce. Sürekli hatırlanıyor. Zihinde oyalanıyor. Hayata hükmediyor. Yapabileceğim pek bir şey yok. İnanın bana. Kurtulamıyorum bir türlü. İstesem de istemesem de hep orada. Yemek yerken. Yatakta. Uyurken. Uyandığımda. Hep orada. Her an.
Aklıma geleli uzun zaman olmadı. Yeni bir düşünce ama eskiymiş gibi geliyor aynı zamanda. İlk ne zaman geldi aklıma? Peki, ya aslında benim aklıma gelmediyse ve tam olarak gelişmeden önce tohum halinde zihnime yerleştirildiyse? Dile getirilmemiş bir düşünce sahte bir düşünce midir? Belki başından beri biliyordum. Belki başından belliydi böyle olacağı. (s. 7)

Bugün aynalardan uzak durmak istediğim günlerden biri. (s.12)

Şimdi canını sıkacak bir şey söyleyeceğim: Neye benzediğini biliyorum. Ayaklarının, ellerinin, teninin neye benzediğini biliyorum. Yüzünü, saçlarını ve kalbini biliyorum. Tırnaklarını kemirmemelisin. (s.27)

Sence bir ilişkide sır saklamak haksızlık ya da ahlaksızlık mıdır? (s.32)

Öykünü anlat sen. Hatıraların hemen hepsi kurmacadır ve yoğun düzeltide geçmiştir. Sen anlatmaya devam et. (s. 40)

Varlığımın anlamı, hayatın bana bir soru sormasıdır. Veya, tam tersine, ben dünyaya sorulmuş bir soruyum ve cevabımı vermem gerekiyor, yoksa dünyanın vereceği yanıta mecbur kalırım. (s. 41)

Hayatta bazı şeyler dedi, ki sayıları fazla değildir, yağmurlu günlerin, kendini yalnız hissettiğin anların ilacıdır. Bulmacalar öyledir mesela. Her birimiz kendi bulmacamızı çözmek zorundayız. (s. 43)

Zeka her zaman iyi midir? Merak ediyorum. Peki ya ziyan edilirse? Ya memnuniyetten çok yalnızlığa neden olursa? Ya üretkenlik ve zihin berraklığı yerine acıya, izolasyona, pişmanlığa neden olursa? (s. 55)

Birini tanımaya çalışmak, hiç bitmeyen bir yapbozu çözmek gibidir. Önce en küçük parçaları yerlerine yerleştirir, bu sırada kendimizi daha iyi tanırız. Jake hakkında bildiğim ayrıntılar-etini çok pişmiş sevmesi, umumi tuvaletleri kullanmaması, yemekten sonra dişlerini tırnaklarıyla karıştıran insanlardan nefret etmesi- daha sonra ortaya çıkacak büyük gerçeklerin yanında sıradan ve önemsiz kalıyor. (s.58)

Galiba benim asıl istediğim şey birinin beni tanıması. Gerçekten tanıması. Herkesten, hatta kendimden bile daha iyi bilmesi. Birbirimize bu yüzden sadakat sözü vermiyor muyuz? Sadece seks için değil. Tek amacımız seks olsa bir kişiyi seçip onunla evlenmezdik. Yeni partnerler bulmaya devam ederdik. Birbirimize sadakatle bağlanmamızın pek çok nedeni olduğunu biliyorum ama düşündükçe, uzun ilişkilerin birini tanımakla ilgili olduğunu daha fazla inanıyorum. (65)

Birinin beni tanımasını, gerçekten yakından tanımasını, hatta zihnimden geçenleri bile bilmesini istiyorum. Nasıl bir his olurdu bu acaba? (s.65)

Yalnız olmak kendimizin en gerçek haline daha yakın olmak anlamına gelmiyor mu? Başkasıyla bağlantı halinde değilken, onların varlığı ve yargılarıyla seyreltilmemişken daha çok kendimiz değil miyiz? (s. 66)


Uyumam gerek. İki üç gece kesintisiz, iyi bir uyku çekmem lazım. Kafamda dönüp duran düşünceler, kabuslar, cevapsız aramalar, kesintiler olmadan uyumam lazım. (s. 109)

Başkaları aklımızdan geçen düşünceleri nadiren biliyor. En yakın olduklarımız ya da en yakın göründüklerimiz bile. Belki de bu imkânsızdır. Belki de en uzun, en samimi, en başarılı evliliklerde bile taraflardan biri diğerinin düşündüklerini bilmiyordur. Başka birinin zihninden geçenleri asla bilemeyiz. Düşüncelerini asla okuyamayız. Oysa önemli olan, düşüncelerdir. Gerçek olan, düşüncelerdir. Eylemler sahte olabilir. (s. 141)

Her şeyi tam olarak bilmediğimiz halde ilişkilerin kurulabilmesi ve sürmesi bir mucize. Karşısındakinin ne düşündüğünü tam anlamıyla bilmeden. Onun kim olduğunundan emin olmadan. (s.151)

Kötülük insanı şoke ediyor. Ama hedefi siz değilseniz, sorun yok. Unutuyorsunuz. Hayatınıza devam ediyorsunuz. (s.162)

Şimdi de kalbimde sıra. Ona kızgınım. Sürekli küt küt atmasına. Kalbimizin farkına varmayız genelde, ben neden kendi kalbimi sürekli fark ediyorum? Neden böyle atmasına öfkeleniyorum? Çünkü başka seçeneğim yok. (s. 164)

İyi misin, kötü mü? Yanlış soruydu. Hep yanlış sorulardı. (s. 172)

Kalp atışlarımızı düşünmemeye karar veriyoruz. Etkileşime girmek, bağlantı kurmak şarttır. Hepimizin ihtiyacı olan şey. Yalnızlık kendini sonsuza dek besleyemez, ta ki beslenmeye başlayana dek. Tek başımıza dünyanın en iyi öpüşen insanı olamayız. Belki de bir ilişkinin gerçek olup olmadığını ancak bu şekilde öğrenebiliriz. Daha önceden bizimle bağlantısı olmayan biri, gerçek olabileceğini asla düşünmediğimiz, asla inanmadığımız bir şekilde bizi tanıyıp öğrendiği zaman. (s. 173)



31 Ekim 2020

Eğri oturup hiç konuşmayanlar

" - Hâlâ tanıyamadınız mı beni ?
- Ne demek "hâlâ tanıyamadınız mı ?" sizi hiç tanımıyorum... Bir saatte tanınmaz ki insan."
"Yazık!" dedi Adrien, üzüntüyle başını öne eğerek.
"Bense, bir insanı sevebilmek için zamanın hiç önemi olmadığını sanırdım"
-Evet ama, bir insanı sevebilmek için, ilkin onu tanımak gerekir.
-Hayır, tam tersi: Birini tanıyabilmek için, onu sevmeli, ilgimizi çeken insanlar bize kendilerini sevdirir, böylece açılır, onları tanımamıza izin verirler.
Bence, gönülleri birbirine yaklaştıran tek şey sevgidir."..
                        -Panait İstrati - Arkadaş-


                      



29 Ekim 2020

Henry Miller / Uykusuzluk (Alıntılar)

  20 gün önce almıştım bu kitabı, aldığım diğer kitaplarla birlikte acaba hangisine başlasam derken yarım bırakmayacağım bir şey olsun dedim, bir solukta okudum. 400-500 sayfalık kitapların çoğunda altı çizilecek bu kadar çok şey bulamazken ortalama 50 sayfalık bir kitapta bu kadar çok altı çizilecek şey bulmak mutlu etti. altını çizdiğim satırlar.
İyi okumalar


İlkin kırık bir ayak parmağıydı sorun, sonra kırık bir yüz ifadesi, en sonunda da kırık bir kalp. Ancak bir yerde de söylediğim gibi insan kalbi çok dayanıklıdır, yok edilemez; kırıldığını ancak belleğinde canlandırabilirsin. Asıl tokadı yiyen insanın ruhudur ama ruh da güçlüdür, istenirse eski canlılığı kazandırılır ona. (s.9)

Umutsuz bir aşk çökmüşse gönlüne sabahın üçünde, özellikle onun orada, yerinde olmadığı kuşkusuna kapıldığında telefon etmeyi gururuna yediremiyorsan, ister istemez içe dönüp kendinle baş başa kalırsın; o anda akrep gibi sokarsın kendini ya da hiçbir zaman postalamayacağın mektuplar yazarsın ona, ya da odanda ileri geri volta atarsın, hem küfür hem dua edersin, sarhoş olursun ya da kendini öldürecekmiş gibi davranırsın.
Bu gidişat bir süre sonra tatsızlaşır, bıktırır insanı. Yaratıcı biriysen -ama unutma , o anda boktan bir durumdasın- acılı anılardan ortaya elle tutulur bir şeyler çıkarabilir miyim diye sorarsın kendi kendine. Ve işte bir gece saat üç sularında başıma gelen tam buydu.  (s.10)

Kuşkusuz genç değilim artık bu da her şeyi daha da can sıkıcı, söylemeye gerek yok belki, daha da gülünç yapıyor. Tek fark, sözlerime kulak verin, işin içine aşk girdiğinde hiçbir şey, hiç kimse, hiçbir durum o denli gülünç olamaz. Azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır. Ve yeterince veremediğmiz de odur. (s.11)

Gerçek şu ki, biz sıradan insanlar hep erişilmezi isteriz. Baştan çıkarmanın özgürlerştiricilği yalnızca biz insanlar için geçerli. Ateşlerin arasından geçmesi gereken bizleriz- aziz mertebesine ulaşmak için değil, var olduğumuz sürece illklerimize dek insan kalmak için. En önemli edebi eserleri hatalarımız ve zayıflıklarımızdan ilham alıp ortaya çıkaran da bizleriz. En kötü halimizde bile umut doluyuz biz. (s.13)

Ah “ruh”!!! Kim bilir hakkında kaç mektup yazmışımdır. O kadının konuştuğu dilde ruh için bir sözcük olduğunu sanmıyorum. Kalp sözcüğü var, evet, ama ruh? (Yine de inanmak isterdim var olduğuna). Böyle söylüyorum ama söyler söylemez de âşık olduğum şeyin onun “ruhu” olduğunu anımsıyorum. O bunu anlamamıştı tabii. (s.15)

Şeytan'ı iyi tanıyorsam. ''İçgüdülerine güvenme, sezgilerinden uzak dur'', der o. Bizim insan kalmamızı ister - hem de insandan fazla insan. Düşüşe geçmişsen bunu sürdürmen için itici gücünü kullanır. Uçurumdan aşağı itmez seni - yalnızca kenarına dek getirir.
Ben iyi tanırım Şeytan'ı; yollarımız çok sık kesişti onunla. Beceriksiz bir ip cambazı gibi ipte yürümeni keyifle izler. Ayağının kaymasına seyirci kalır ama düşmene izin vermez.  (s.17)

Sözünü ettiğim, kadının içindeki şeytanın ta kendisi kuşkusuz. Kadını böylesine anlaşılmaz, şaşırtıcı yapan da oydu. Tanrı yardımcım olsun. Kadının ruhu bende meleksi, benliği de en azından açık ettigi kadarıyla şeytani bir izlenim bırakmıştı. Oluşumunda neler var diye sık sık soruyordum kendime. Ve her gün farklı yanıtlar veriyordum. Bazen ait oldugu ırkla, geçmişiyle, kalıtımından gelen özellikleriyle, savaşla, yoksullukla, vitamin eksikliğiyle, sevgiden yeterince nasibini alamamış olmasıyla, aklıa gelen herhangi bir şeyle ve her şeyle tanımlıyordum onu. Ama bir türlü sonuca varamıyordum. Söylemek uygun düşerse o bir insolite (aykırı, sıradışı) idi. Peki ben niçin onu bir kelebek gibi iğneyle tahtaya mıhlayıp kendini açık etmeye zorluyordum ki? Olduğu gibi görünmesi yeterli değil miydi? Hayır, değildi. Daha fazlası ya da daha azı olmalıydı. Algılanabilir ve anlaşılabilir olmalıydı. (s.17-18)

Biraz saçma gelebilir ama benden başka herkes onun “içyüzünü” biliyor gibiydi. Oysa o benim için çözülmesi zor bir bilmeceydi. Kendimi tanıdığım kadarıyla bu durumun ta­mamen kadınlar karşısında takındığım her za­manki davranış biçimimin bir parçası olduğu­na inanmaya çalışıyordum. Nasıl da severim ulaşılmaz olanı! Ama bu tür hesaplamalar işe yaramıyordu. Bölünemeyen sayılar gibiydi o, karekökü yoktu. Dediğim gibi, yine de başkaları okuyabiliyordu onu. Aslında onun na­sıl okunacağını bana anlatmaya çalıştılar. Yara­rı yoktu. Her zaman içinden çıkamadığım bir şeyler kalıyordu geride. (s.18-19)

Asla kendini kaybetme! Kaçamak sözlerle, öfkeli tavırlarla, oyalamalarla, sanrılarla, sahtecilikle, kararsızlıklarla hatta kabızlıkla karşılaşırsan gülümsemeyi elden bırakma, reverans yapmayı sürdür.(s.25)

Bütün kaypaklığına, hoppalığına ve yalancılığına karşın ona güvenim tamdı. Bana yalan söylediğini anladığım anda bile ona güveniyordum. Yaptığı her yanlış, saçma ve ikiyüzlü davranış için kendimce birtakım bağışlayıcı nedenler bulabiliyordum. Aslında bende de biraz yalancılık yok muydu? Ben de ikiyüzlü biri değil miydim? Seviyorsan güvenmelisin; güvenirsen anlayışlı ve bağışlayıcı olursun. Tamam, bütün bunları yapabilirdim ama unutmak, işte onu yapamazdım. Benim bir yüzüm aptalın dik alası, öbür yüzüm de araştırmacı, yargıç ve cellattır.. (s.25)

Görmek ve anlamak istiyordum; onun anımsamak için neyi anımsayacağını görmek amacıyla beklemede kalıyordum... Ama gerilere dönüp birşeyleri anımsayacak tipte biri değildi o. Geçmişi gömmek, kürekler dolusu toprak atarak tabutun  üstünü kapatmak için yeni araştırmalar peşindeydi söz gelimi.(s26)

 Zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. Yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. Bunlar her zaman da duygusal değildir: belirli bir şeye ait değildirler yalnızca -- yani hiçbir yere ait değildirler. (s.29)

Epeyce yazıştık onunla, yani bu işi ben yaptım. Onun yazışmamıza katkısı biri yarım kalmış iki mektuptan öteye geçmedi. Kesin olan şu ki yazdığım mektuplarn tümünü okumadı o. (s.29)

Onun varlığındaki hangi cevherin beni pençesine aldığını saptamak mümkün olabilseydi bunun gözleri olduğunu söylerdim rahatlıkla. Görünüşte gözlerinin öyle sıra dışı bir özelliği yoktu. Büyüleyici ve tedirgin edici olan, onun gözlerinin verdiği havaydı. (s.35)

Neşeliyken bile gizli bir hüzün vardı gözlerinde. Onu korumak ister gibi bir duyguya kapılırdım, ama kimden, neden koruyacağımı bilmeden. Kendiside söylemezdi bunu. Ruhu bir şeyin baskısı altındaydı; epeydir sürüyordu bu hali. (s.36)

Varlığının derinliklerinde bir yanardağdı o. Bir şeytan taht kurmuştu içinde, derinlerde. Her şeyini o yönetiyordu; hangi havaya gireceğini, iştahını, isteklerini, özlemlerini hep o belirliyordu. (s.36)

Onun karalara bürünmüş hantal suskunluğu, ağzından çıkabilecek herhangi bir sözcükten daha anlamlıydı benim için. Yaşamımızın anlamsızlığını gözler önüne serdiği için biraz da ürkütüyordu beni. Durum bu, her zaman böyleydi, her zaman da böyle olacak. (s.45)

İşte böyle, aylarca süren bekleme, yanıtsız kalan mektuplar, amaçsız telefon görüşmeleri, Mah-Jong olayı, yalancılık ve ikiyüzlülük, hoppalık ve kadınsı soğukluk sonucu aygıra dönüşen ben , adına Insomnia denen uykusuzluk şeytanıyla boğuşmaya başladım. Sabahın üçünde, dördünde ve beşinde sıçrayarak uyanıp kendimi duvarlara yazı yazmaya verdim: “Senin suskunluğunun hiçbir anlamı yok benim için; benim suskunluğum seninkini bastıracak”... (s.46)

Çevremdeki insanlar harika göründüğüm, gittikçe gençleştiğim ve bunun gibi bir dolu zırva laf ediyordu. Ruhumdaki kıymıktan haberleri yoktu. İçi saten kumaş kaplı bir boşlukta yaşadığımı bilmiyorlardı. Nasıl kuş beyinli bir serseme döndüğümü anlamıyor gibiydiler. Ama ben biliyordum. Dizüstü çöküp konuşacak bir karınca ya da hamamböceği arar hale gelmiştim. Kendi kendime konuşmak bıkkınlık vermişti. (s.47)

En sağlamı her zaman gülümsemek, özellikle incindiğinde, hakarete uğradığında ya da aşağılandığında. Hançer sonradan saplanır, hiç beklemediğin bir anda. (s.50)

Beynindeki kurtları def edemiyorsan karanlıkta vals yapmayı dene ya da merdivene çıkıp sevdiğinin adını Braille harfleriyle yaz tavana. Sonra ellerin başının altında, yatağına uzanmış yatarken onun yanlışlarına karşı kör olduğunu hayal et. (s.51)




26 Ekim 2020

Murathan Mungan / Kadından Kentler (Alıntılar)


İnsanlar aynı biçimde, aynı yönlere doğru değişmiyorlardı. Çoğu kez mazi ortaklıkları, şimdiki zaman arkadaşlıklarını diri tutmaya yetmiyor ama insanlar bu gerçeği kabullenmeyip her şey eskisi gibi sürsün istiyorlardı. Sanki bir şeyler hiç değişmeden olduğu gibi sürerse, hayat daha gerçek, dünya daha inandırıcı bir yer olacaktı.

Birbirlerine hatırlattıkları şeyler, birbirlerinden uzaklaştırmış olabilirdi onları.

Değişmeyen gerçekler yalnızca yorduğuyla kalıyor.

İnsan kendini ancak bir yabancıyla anlardı.

Onun kimseyle derdi yoktu. Dünyayla yarışıp itişen kadınlardan değildi. O, hep kendi havasındaydı.

Geriye bakmaktan, geçmişi didiklemekten hiç hoşlanmazdı. Geçmiş onun için her zaman ölü bir şey olmuştu. İnsana zaman kaybettirmekten başka bir şeye yaramazdı.

Bazı huylarını bildiğimiz insanları bütünüyle tanıdığımızı sandığımızı, ama günün birinde hiç beklenmeyen şeyleri yapanların da o bizim huylarını bildiğimizi, kendilerini tanıdığımızı sandığımız insanlar arasından çıktığını düşünüyor.

Anlam veremediği, düzene sokamadığı, nicedir neresinde saklandığını kendinin de bilmediği bu karmaşık duyguların kendisine pahalıya patlamayacak bir açıklaması olmalıydı. Bu kanepeden kalkmadan bunu anlamayı umuyordu.

İçimizin bir yanı sevdiklerimizi kollarken, kendini kollamayı unutmaz mı?

Her şeyi konuşmak iyidir sanıyorlar şimdilerde. Halbuki insan münasebetlerinin çoğu kelimesiz halledilir.

Söylendiğinde tek bir anlamı varmış gibi görünse de, yalnızlığın ne çok çeşidi olduğunu anlamak için yılların geçmesi gerekiyordu.

İnsan masumiyetini bazen bir başkasının günahıyla kaybeder.

Sitem etmek adeti değildi; duygusal dayatmalardan hoşlanmadığını bilirdim. Sitemle kalp kazanılamayacağına inanırdı.

Hem insan bazen bazı şeyleri yabancılarla daha iyi konuşur.


25 Ekim 2020

Hayaller ... hayatlar


  Geçen hafta çok güzel planlar yapmıştım, bir koli dolusu kitap alıp kendimce kabuğuma çekilip kitap karantinasına girecektim ama hiçte öyle olmadı. Salı günü idari iznimin bittiği ve göreve başlamam gerektiği haberini aldım, 2 aydan sonra o 3 gün tam işkenceydi benim için, halende öyle hiç işe gitmek sorunlarla uğraşmak istemiyorum. Kendimi yıllar önce söylediğim bir sözün cümleleri arasında buluyorum. "29 harf arasına sıkışmış devrik bir cümleyim ben".

  Mevsimden mi havadan mı bu aralar hep bir halsizlik uyku hali var, kaç saat uyursam uyuyayım hep yorgunum. Bunun yanında tahammülsüzlük kendini salmışlıkda var. İnsanlardan kendimi soyutlayayım derken her gün adalet bekleyen insan yumağının içindeyim. Hayal ettiğim gibi her gün bir kitap okuyamayacağım maalesef ama en azından haftada 1 kitap okumaya çalışacağım, blogları da çok dolaşamayacağım, sözde Ağaç Ev Sohbetleri ne katılacaktım ama bir süre o da hayal oldu.  Esnek çalışma uygulamasına geçilirse belki bu hayallere yeniden dönebilirim. İş, ev, çocuklar insanlar sarmalı içinde kafam çok dolu olunca olmuyor maalesef.

                                         


Italo Svevo / Zeno'nun Bilinci (Alıntılar)

Bir aydır başlayıp ama hiç ilerlemediğim kitabı 1 gece de bitirdim. Zeno'ya bazen kızdım bazen empati kurdum, bazen üzüldüm ama bitirdim sonunda.
Altını izdiğim alıntılar.


"Dün kendimi alabildiğine koy vermeyi denedim. Deneyim deliksiz bir uyku ile noktalandı, elde ettiğim tek sonuç adamakıllı dinlenmek, bir de o uyku sırasında önemli bir şeyler gördüğüm duygusuydu, garip bir duygu. Ama unutulmuş sonsuza dek yitirilmişti. (s.18-19)

İnsan ihtiyarladı mı, yaşama da, getirdiği her şeye de gülümseyip geçiyor. (s.26)

Bu dünyada herkesin günde iki saat şöyle rahat bir koltuğa gömülüp karşısına iyi cins, insana dokunmayan bir şişe içki dikerek oturma hakkı olmalıymış. (s.41)

Şunu itiraf etmeliyim, her zamanki gibi içimde iki ayrı kişi savaşmaktaydılar. (s.43)

Şimdi ihtiyarladıkça aile babası tipine yaklaşıyorum ya, başkalarına ahlaksızlık dersi vermenin ahlaksızlıktan daha büyük ceza hak ettiğini duyuyorum ben de. İnsan sevdiğinden ya da nefretinden ötürü birini öldürebilir; ama öldürmeye özendirme yalnız kötülüktendir. (s.50)

Din benim için incelenmesi gereken herhangi bir olgudur, o kadar. (s.56)

Sana ne düşündüğümü söyleyemiyorsam, korkarım bunun tek nedeni senin her şeye gülüp geçmendir. (s.59)

Gözyaşı insanın kendi suçunu gölgeler, rahat rahat talihi suçlamaya olanak verir. Ağlıyordum, çünkü kendimi bildim bileli yaşamımın nedeni olan babamı yitirmekteyim. (s.63)

Yaşanan günün önemi arttıkça herkesin geçmişini daha büyük bir coşkuyla andığı olur. Hatta, derler ki, insan ölürken, son humması içinde yaşantısı gözlerinin önünden geçermiş yeniden. Şimdi geçmişim beni son ayrılışın şiddeti ile pençesine alıyordu, çünkü ondan çok uzaklara gidiyormuşum duygusu içindeydim. (s.103)

Sanırım hepimizin bilincinde de, bedenlerimizde olduğu gibi, düşünmekten pek hoşlanmadığımız nazik, örtülü yerler var. Ne olduklarını bilmeyiz bile, ama var olduklarını biliriz. (s.106)

Gözyaşını döktüren, acının kendisi değil, tarihçesidir. İnsan bir haksızlık karşısında bağırmak istediğinde ağlar. (s.232)

Yaşamın ne denli hüzünlü bir şey olduğunu derinine duyduğum, bir zamanlar benim olan ve benim sevmediğim gencecik kızın ardından hayıflandığım günlerde, o ninni bir sitem gibi yankılanır  hep kulağımda.
Aslında, Carla unutulmaz bir sevgiliydi , ama iyi bir anne olamazdı, çünkü iyi bir evlat değildi. (s.279)

... bir zamanlar ateşiyle yandığımız elde edemediğimiz, şimdi de hiç mi hiç umursamadığımız bir kadını sevmek hayli garip oluyor. Böylelikle, eğer zamanında isteklerimize boyun eğmiş olsaydı ne durumda olacaktıysak, bütünüyle yine aynı durumda sayılırız. Başka bir deyişle, yaşamımızın nedeni olan kimi şeylerin aslında önemsiz olduklarını bir kez daha gözlemlemek şaşırtıyor insanı. (s. 323)

İstemeden ağzımızdan kaçan hayvanca laflar yüreğimizde tutkumuzun bizi sürüklediği en kötü hareketlerden daha ağır pişmanlıklar uyandırır." (s. 334)