SEN ölümümdün Seni tutabildim, Her şeyi yitirirken. -Paul Celan-
"Yeter artık, yeter! Dayanamıyorum! Tanrım, son ver artık bu işkenceye! Gücümün kalmarlığını görmüyor musun?"
Çoktan yitirdiği bir tür masumiyeti, sızlanışlarının ardına gizlenen çocuksu saflığı sevmişti. "Yalnızlığımı asla yenemedim," diye düşündü, "ama sanki ondan dışarıya doğru büyüdüm - onu sarıp sarmalayacak denli büyüdüm . Bir cenin gibi içimde artık, bir madalyon gibide göğsümde."
Ölüm korkusu, yoğunlaştıkça siliniyar olmalıydı, mutsuzluk gibi.
Rüyalarını hatırlamazdı, ama her gece - hem de her gece- uykusunda sessiz hıçkırıklarla, usul usul ağladığını biliyordu. En gerçek, en içten gözyaşlarıydı döktüğü. Dakikalarca nerede olduğunu, hatta kim olduğunu çıkaramaz, keskin öğle ışığında kamaşan gözlerini ovuşturarak gerçekliğe geri dönmeye çalışırdı.
Günün ilk sigarası . .. Ruhunda bir çentik daha açmaya kararlı günün karşısında, ciğerlerini sinsi, sevecen bir dumanla dolduran ilk sigara. . .
Bütün saatler onundu; ama kullanılmak için değil, içerdikleri sonsuz boşluğa bir ceset gibi yayılıp kalmak için.
İnsanın başka hiçbir şey yapacak gücü kalmamışsa; gözünü sağır duvarlardan ayırıp bir kitaba bile uzanamıyor, bakışlarını muz ağaçlarına ya da Santa Teresa Vadisi 'nin vahşi cangılına çeviremiyorsa, çocukluktan kalma en masum, en sevimli anıya gülümseyecek, günbatımından duygulanacak hali yoksa, çay demiemek ve sigara içmek, yaşamsal eylemlerdir
Sanki ikisi de dünyanın boşluğundan, bayağılığından usanmış, umutsuz, aldırışsız, bütünüyle tükenmiş, yeryüzündeki son menzillerinde serilip kalmışlardı.
Çok fazla görünüm, çok fazla çelişki, çok fazla trajedi sunuyordu bu kent.
Rahat koltuğuna gömülmüş ve dünyanın en risksiz işine, okumaya dalmış, kentli, iyi eğitimli, hiç açlık sanrısı görmemiş birine açlığı hangi sözcüklerle betimleyebilirdi? Kimin sözcükleriyle?
"Şu koca dünyada nereye ayak bastıysam, karşıma hep yüzeysellik çıktı, ama burada bir sanata dönüşmüş."
"Bu kent, yabancı bir kadın için ölümcüldlir. Kendini sevmeyi öğren çünkü başka kimse seni sevmeyecek." Hiçbir şeyin para etmediği, asla paylaşılamayan yalnızlıkianna kısa bir mala vermek için birbirlerine sarılmış, duygudaşlığın avuntusuna sığınmışlardı.
Yalnızlığı arttıkça dış dünyadan soyutlanışı da artmıştı; ilgi arsızı aygıtın her çığlığında yerinden firlamaktan çoktan vazgeçmişti.
Çocukluğunda bebeklerden nasıl içtenlikle netret ettiyse, yetişkinliğinde de "kadınsı" diye nitelendirdiği nesnelerden, ölümcül bir virüs taşıyorlarcasına uzak duruyordu.
On yedi yaşındayken , bir din dersinde ayağa fırlamış, ona canlı canlı derisini yüzrnek istermiş gibi bakan sınıfin önünde tanrıta nımazlığını ilan etmişti. Gelgelelim, ömrü boyunca inkar ettiği tannlara yalvarmadan Rio'da bir adım bile atamıyordu.
"Neydi acaba o gün yitirdiğim şey - gökyüzün ün 'ışıltılı labirentini' çözdüğüm gün? Masumiyet mi? Yok canım, böyle iri iri, yaman sözcüklere sığacak bir şey değil."
Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır. -Kafka-
Neden sevdim bana öldüresiye düşman bu kenti?
Çok, çok uzun zaman önceydi. Yalnızlığımı bir zırh gibi kuşanıp okyanuslara açıldım. Vardığım bu son durakta anlıyorum ki bir çember üzerinde dönüp duruyormuşum. Paslı kalkantarımın ağırlığı altında iki büklüm, ucu küt kılıçlarla donanmır Asla odak noktasına yaklaşmadan, her defasında sadece yörünge değiştirerek... Beni serüvenden serüvene sürükleyen, ne tutkuymuş ne de cesaret. Belki kaçma isteği, ama geçmişimden değil, geçmişimle birlikte kaçıormuşum. Çarptığı cüzdanla son sürat kaçarken paraları sağa sola döken bir yankesici gibi . . Her yeni yolculuk bir dekor değişikliği, o kadar.
"Zorlama bir acıma duygusu, dehşet, çoğunlukla da tiksinti... İnsan, kendi türüne karşı çok insatsız."
bu kentte ne haksızlıklara, aşağılanmalara, kazıklara göğüs germişti, ama hala tezgahtarların kabalığıyla çileden çıkıyordu.
Dünyaya sonsuzca daralmış bir açıdan bakıyordu artık.
"Yalnızlığın ta kendisi bu kadın"
"Ben onunla konuşmak istiyorum. Seninle değil ki ONUNLA. Yalnızca konuşmak..."
Tapınmaya varan bir hayranlıkla doluydu gözleri. "Ona başka bir kadını hatırlatıyor olmalıyım. Belki de aklını yitirmesine yol açan kadını."
"Allah aşkına, gözlerimde ne görüyorsunuz?"
Çoktan unutulmuş bir ilkgençlik aşkının, on yıl sonra bile hafifçe can yakan acısı... Ama sanki o acının ortasında bile bir mutluluk vardı. Bir zamanlar, yeryüzünde bir kişi tarafindan sevilmiş olmanın mutluluğu...
Yeryüzü göçebeleri... Başıboşlar, gece gezginleri, göçmen kuşlar... Bir büyük, bitimsiz yolda bir başlarına yürüyenler. .. Hep tek yönlü biletlerle yolculuk yapan, iz bırakmadan ortadan yok olan, bir çanta dolusu eşyayla on yıllar geçirenler... Bağlanmayan, topraklaşmayan, bütünleşmeyen, gövdenin ağırlığını taşıyamayacak bir çift kanat uğruna köklerini kesenler... Issız, engebeli patikaları, arka sokakları, belleğin varoşlarını sevenler. . . Karanlık kulisleri ışıltılı sahneye yeğleyenler. . . Biri geçmişte, öteki gelecekte saklı iki düşsel liman arasında dönüp duranlar... Limansız yolcular ...
Cehennemin bir fersah ötesi cennet, Cennetin bir adım ötesi cehennem. İran Atasözü
eline kalem alan herkes şu soruyla fazlasıyla boğuşmak zorundadır: Gerçeğin ne kadarına DAYANABİLİRİM?
Yaşamda belirleyici o lan her şey gibi açıklanamayan rastlantıların, kesişmelerin, çakışmalann ürünüydü. Bir tutku gibi apansız doğmuş, Özgür'ü hazırlıksız yakalamıştı . İstenmeyen çocukların boynu büküklüğü vardı onda.
"Seni kesinlikle görmeliyim. Hemen bu gece. Kokunu öyle özledim ki. Saat beşte arayacağım ." Bu cümleleri farklı sıralamalarla, farklı dudaklardan sayısız kez dinlemişti. Yalnızca bir kere, ilk kez duyduğunda inanmıştı. O tılsımlı "saat beşe" yetişebitmek için bir filmin ortasında çıkmış, uçan halı ya binmişcesine evine gitmişti. Saatler, günler, geceler boyu ayrılamamıştı telefonun yanından. Bebeğinin ölü doğduğuna bir türlü inanamayan bir anne gibi...
Önünde kara tüneller gibi uzanan gecelerle başa çıkamadığı için, en yoğun acıların merhemi insan gövdelerine sarılmış; çelimsiz cinselliğinin bir doğuştan sambacıdan ötekine şutlanmasına uysallıkla boyun eğmişti. Aşk öykülerinde konu mankeni olduğunun ayırdına varmıştı varmasına; ama yalnızlıktan öyle şaşkına dönmüştü ki, en çıkarcı ilişkilerde bile bulunan titrek, kırılgan sevgi soluğuyla yetinmeye hazırdı.
Bu kent onu gözden çıkarmıştı, o da kendini gözden çıkardı . Başka türlü bedenini o kadar kolay sunamazdı ve ne yazık ki Rio'nun aşk dağarcığında son sözü beden söylüyordu.
" İnsanlıktan çıkıyor muyum? Yoksa insan olmak bu mu?"
Bütün bir yaşam deneyiminin imbiğinden geçirerek geliştirdiği ilkeler art arda kullanılmış, acımasızca tüketilmiş, bir şeylere alet edilmişti, BEN denilen çemberin içindeki adacıklar birer birer elinden kaçmış, çevresinde bağımsız uydular oluşturmuşlardı. Geride kalan boş kabuk ise yıkıma, çürümeye, hiç kimseyi kayırmayan zamanın insati na terk edilmişti.
Sonunda, çevresini kuşatan boşluğa anlam katabilecek tek kişinin kendisi olduğunu anladı. Başka hiç kimse onun adına yaşamın şifrelerini çözemez, asma kilitlerini açamazdı. Kentin gözü kör şiddetine karşı mevzilerini belirlemeye karar verdiği gün yazmaya başladı. Ne başkaları, ne de kendisi için; sadece yazmak zorunda olduğu için yazıyordu. Bir yarayı kaşırcasına kabuk kabuk soyuyordu Rio gerçeğini ve iç kanamalı bir hastanın kustuğu kara kan, cümlelerine damlıyordu.
"İnsanı tanımak için u zaklara gitmek gerekir," demişti bir yazar.
"Uzaklara gitme, gerçeklik senin içindedir."
Yanından geçip giden rasgele bir kota sarılmak ve bir sozcük dilenmek istiyor. Ne aşk, ne sevgi, ne dostluk; yalnızca tek bir sözcük. Bütün seslere anlam verecek o tek sozcük. Acımasızlığı bir türlü öğrenememiş sırtının yorgun gölgesi, sokak insanlarını yalayıp geçiyor.
İnsan hayatını har vurup harman savuran bu kentte, hiç kimse tanrısız sağ kalamıyordu.
Aşağı, yokuş aşağı durmamacasına aşağı.. Bir an bile durma, sürüden kopma, bütün gücünü topla! Bir daha düşme ve sakın dönüp de arkana bakma!
"Bir parça huzur gerekli bana, huzur ve unutuş. Kendimle aramda bile silah sesleri var artık, bir de şu lanetli roman."
Yazıya dökülenin dışında kalan tek şey ölümdür. Robert Pinget
Hayat bu kadar berbatken, bütün gücünüzü parmaklarınızın üzerinde durmaya harcıyorsunuz.
"Adam öldürmenin serbest olduğu bir kentte beni kötülük yapmaktan ne alıkoyabilir ki? Savaş koşullarında her şey mubahtır." Çerçeveletip vicdanına astığı slogan buydu işte.
Belleğinin karantina hücrelerinden birine kapattığı Roberto'dan geriye kalanlar, üzerinden hiç çıkmayacakmış gibi duran bir kirlenmişlik duygusu ve bitmez tükenmez prova gecelerinde, onu beklerken, tiyatronun ikinci katında tek başına geçirdiği saatlerdi.
Gerçek ile yalanın iç içe geçtiği, buram buram yapaylığın kanlı canlı, dirimsel, kendine özgü bir gerçekliğe dönüştüğü bir dünyaydı tiyatro.
"Baksana. Beni ırkçılıkla suçluyorlar. Sevgilinin zenci olduğunu söyledim diye. Sence de ben ırkçı mıyım?"
"Gerçekten aşağılandım mı, yoksa artık iki-üç iyi niyetli takılınayı bile kaldıramıyor muyum? Sinirlerim iyice zayıfladı."
Kişisel tarihine derinlemesine bir bakış atmak istediğinde, son iki yılı önündeydi. Dokunmuş, örülmüş, cilalanmış, kesilip biçilmiş anılar... Yarıda kalmış öyküler, birinci tekilden itiraflar, alıntılar...
Gülümseme provalarını keyifle izleyen aynalar ve dudaklarıyla birleşen sırmalı camın umutsuz soğukluğu... İç çamaşırındaki kan lekeleri, yeniyetme bedeninde kök salan utanç... İçin de ölme isteği uyandıran aşklar... Ve hep yan-karanlık, hüzünlü bir arayış... Yaşam başka yerlerde, başkalan nın, onu koparıp alabilenlerin elindeydi . Dağınık saçlı, sert bakışlı, korku içindeki bir kızın, bir kadına dönüştüğü yıllar... İnsanların dünyasına doğru yokuş aşağı bir kayış... Artık biliyordu. Amazonlar'a dek kaçsa da, kendini yanında götürecekti. Küf kokulu, yüklü bir geçmiş bohçasıyla birlikte... Uzak kıyıların ağaçları, başka hiçbir şey öğretmediyse bile, bunu öğretmişti en azından.
Gözlerini tek bir noktaya dikip yirmiye kadar saydı; hem ağlamaya, hem de kusmaya karşı geliştirdiği etkili bir yönterndi bu. Farkında bile olmadan dua etmeye başlamıştı. Yoluna çıkan her şey, ölümün bu kentte bütün düşlerini gerçekleştirdiğini, cennet köşesine kavuştuğunu söylüyordu.
Derin bir soluk alarak kalemi masaya bıraktı . Gözleri, hala yeşil kaplı defterdeydi, kendi geçmişine takılıp kalmıştı. Romanını bitirmişti . Dünyaya söylemek istediği herhangi bir söz kalmamıştı artık. Bir uçtan ötekine kendi cehennemini anlatınıştı işte. Bütün yolların aynı kör noktaya açıldığı gerçeklik labirentinde son durağa varmıştı. işkenceden geçmiş, yarı yarıya erimiş gibi hissediyordu kendini; ama aynı zamanda, bir şekilde büyüınüştü de. Yıkım sürecinin dışına çıkmış; onu, diri diri arnbere gömülen bir sinek gibi, kaskatı sınırlar içinde sonsuza dek yakalamıştı. İstediği an hayranlıkla seyredebileceği bir nesneye dönüştürmüştü.
"Demek benimle sohbet etmek istemiyorsun ! "
İçerideki ölüm sessizliği bir süre daha sürdü. Kimsenin kimseye diyecek sözü kalmamıştı sanki.
Her insanın kaderi, ancak o insanın belleğinde var olana benzediği ölçüde kişiseldir. Eduardo Mallea
"Koskoca iki yılı boşa harcasam da en azından bir kitap yazdım ben. Hiç kimsenin işine yaramayacak belki, hiç kimseyi hiçbir şeyden kurtarmayacak. Yalnızca gerçeğin yerine koymak için seçtiğim olgular, yaralarımı yıkayan yalanlar... Karanlık bir okyanusta üç- beş ışıltılı kıpırtı . Titrek, sıradan, tılsımlı... Yazdım, çünkü insan hayatına on ilc dört yüz dolar arasında değer biçen bu kentte, ölüme karşı başka bir siper bulamadım. Şu an kendi kambur çocuğumla baş başayım, ama eskisinden de yalnızım."
O hiç kimselere benzemeyen yürüyüşüyle, bir Kızılderili savaşçısı gibi dimdik.
"İlk kez tecavüze uğradığımda beş yaşındaymışım. Dayımın ve dört arkadaşının elinden kurtardıklarında, kan kaybından ölmemem için dikiş atmak zorunda kalmışlar. Ağzıma bile... O gün belieğimden silinmiş ama dayımı unutmadım. İnsan ilk aşkını hep yanında taşır, derler ya. " Çocukluğunun, "sanki hala gırtlağımda duran kapkara bir taş" diye tanımladığı çocukluğun un en belirgin anısı, sefil bir yetimhanede uykuya direnerek geçirdiği geceler...
Nerede olduğunu, nereye gittiğini, kim olduğunu bile unutmuştu. Masmavi, fosforlu alevler kaplamıştı bilincini.
Geceleri, çoğu zaman, uyanık, beklerim. Uyuyanların uykusunun kapısında dikilen nöbetçiyim ben; o uyku benden sorulur. Düşün kalıba girmez kütlesi üzerinde yüzen ruhum ben.
Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmağa başlar başlamaz, her yer boza dönüşecek. Işıklar yanmayacak bir süre. Ne çukur da ne düzde. Tepelerin aydınlığı, bir süre, yeter gibi görünecek erkese. Sonra tepeler de karanlıkta kalacak. Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yer de. Karanlığın gerçekliğe benzer tek yanı, konuşulabilmesi olacak. İki kişi arasında. İki duvar arasında. Sonra soyunmağa başlayacak insanlar. Gecenin açtığı yaralar biraz daha acısın diye.
Bir olanaksızlığa inanmak istemeyebilir kişi, ama onu kabul etmek gerekince de içi parçalanmadan yaşamını sürdürebilir. Oysa Düzeltmenin yalnızlığı, yeryüzünde sönen her yüzeyle acılaşıyor, daha, daha daha acılaşıyorsa, çok düşünüp çözümünü bulamadığı bir sorun karşısında eli kolu bağlı kalmasından. Karanlığın içinde, şimdilik, yaşamım sürdürebilirmiş gibi görünen tek şey, daha önce söyledik, dil... Dil, Düzeltmenin şu yalnızlığını biliyor, söylüyor. Daha doğrusu, söyleyebiliyor; şimdilik. Gece gelip dilin üzerini de örttü mü, artık baykuşlardan başka bir şey uçuşmayacak gecenin içinde, ya da, yarasalardan başka... Bunların sesinden başka bir şey, bunların hışıltısından başka bir ses işitilmez olacak. O zaman da Düzeltmenin yalnızlığı, bir kuyunun çeperleri gibi saracak onu.
Karşı konmazı beklemenin, beklenenin gelmeyişiyle artan kaygının gitgide yeğinleştirdiği korkunun, karın boşluklarındaki kemiriciliğini duyar gibi oldular; dile gelmez hazlar duydular etlerinin her noktasında.
Duruma bakıp kendilerini daha az ürküten ne varsa, ona inanmak istiyor insanlar. Belki "Yaratmanın yalnızlığı" adım verdiğim de, inanmak istediğim bir şey. İstediğim için inandığım bir şey.
İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahlan güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.
Beni Yargılamalar Bakanlığının o küçücük, daracık sicil odasına götüren kadının adı Sevinç miydi acaba? Böyle bir rastlantı niye düşünülmesin?
Bizi ürkütmesi gereken ne varsa, iyi bir şeyin belirtisiymiş gibi davranıyoruz; sevinmeğe bakıyoruz böyle bir iyilik karşısında. Böyle bir sevinç olanağı bulmuşken korku içinde yaşamak, yeğlenecek şey değil.
Yanıtlarım hoşlarına gitti mi, gitmedi mi, bilmiyorum. Sorulan bitince yüzüme uzun uzun baktılar. Sonra bakıştılar. Sonra da saçsız, kaşsız, kirpiksiz adam, sanki içeriden bir şey alıp gelecekmiş, sıkışmış da çişini etmeğe gidecekmiş gibi kalktı, kapıdan çıktı, bir daha gelmedi.
Bir daha bu mahalleye girmek bile istemem, diyebilirdim o anda. Bekleyeceğim, dedim. Bir gün bu korkum geçerse... O arkadaşıma telefon da etmedim. Kim bilir, benim ardımdan öyle bağıranlar, onu o mahallede barınamaz duruma getirmiş de olabilirler. Oysa ikimiz de kimseye sataşmaz, kimsenin gocunabileceği işler yapmaz kişiler diye bilirdik kendimizi. Olsa olsa, benim dost değeri bilmez, dostluk nedir bilmez bir kişi olduğum söylenebilir. Öyle ya, o gün arkadaşıma gitmedim; ondan sonra da aramadım, sormadım.
Kişileri de hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım. Öyle düşünüyorum ya, gerçekte ne demek bu? Öznenin ara ara belirsizleşmesi...
Bir insanın bir insanı vurması, öldürmesi, genellikle, öfke, korku ya da baskıyla açıklanan, açıklanmak istenen bir iştir. Öfke, korku, baskı, kolaylıkla biribirine dönüşür, biribirinin kılığına girer; dışarıdan geleni içten, içten geleni dışarıdan gelirmiş gibi gözükür. Benin, benliğin altta kaldığı duygusunun, birer görünümüdür üçü de. Gecenin işçileri, hep altta kaldığı duygusuyla bunalmış insanlardan mı derlendi? Çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?
Dipnot Her şeyin içyüzünü biliyormuş da söylemiyormuş gibi gösterilen, yazılan kişi ile, bilen, söylemeyen ama söylemediğini belli etmekten de geri durmayan yazar arasındaki ince ayrımı nasıl tutabilirim denetim altında? Hem ne yapmak istediğimi kendi kendime sormağa başlayalı epey olduğu halde bu konuda açık seçik bir yanıta ulaşamamam bir şey demek değil midir? Düzeltmen, Yaratman, Yazar, kitabın en başında kaldı. Bu gidişle onu bir daha anmayacağa benziyorum. Oysa ilk günler onu kendi "avatara"lanmdan biri diye düşünmüştüm.
Günün birinde ortalıktan yitiveren insanları, üç dört gün süreyle, sabahları, büyük alanda aramağa alıştı yakınlan. Üç dört sabah, gidip bulamazlarsa, ya başka yerde başkalannca bulunmasını bekliyorlar ya da dönmesini... Gerçi umutsuz bir bekleyiş oluyor bu. Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten? Bilinmeyeni söyletme uzmanlannın gözleri nasıldır ki? Gündüzün baktığınızda gece kuşlannda gördüğünüz ürkütücü bakışlardaki boşluk da, yırtıcı kuşlann bakışlanndaki diklik de bulunsa gerek bu gözlerde...
Bir anlamda, herkes düşman. Düşmanım. Düşmanımız. Ya da, günü gelince düşman olabilir. Örneğin, kendi arkadaşlarımız, yandaşlarımız... İşkil, kuşku, yaşamımızın temeline koyduğu muz harç olmalı; yediğimiz ekmek, içtiğimiz su olmalı. Gene de bilmeliyiz ki bu dünyada bizi aldatmayacak üç beş kişi vardır. Her işkilin, her kuşkunun vurulacağı denektaşı; her eylemi, her gücü üzerinde bileyeceğimiz bileği taşı; her umudu ayakta tutacak kilit taşı birkaç kişi. Vur deyince onlar, vuracağız; öl deyince öleceğiz; yaşa deyince yaşayacağız. Bu kişiler, yalnız bizi değil, bütün dünyayı ayakta tutacak. Buna inanmak, buna güvenmek zorundayız.
Buyruklarıyla bizi var edenlerin kusurlarını, yanlışlarını, çirkinliklerini —böyle bir şey düşünülemez, düşünülmemeli ya, karşımızdakilere bizi suçladıkları ölçüde bağımlı olmadığımızı göstermek için bir an böyle şeylerin varlığını kabul ediverelim— çirkinliklerini bile örnek edinmeliyiz kendimize. Çünkü onların yaptığı, nasıl olsa, ulaşmak istediğimiz yere varabilmek için yapılması gereken şeyler...
Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi düşüncelerimi değiştirmek durumunda kalabileceğimi düşünüyorum da, karşımda olanların bir gün benim düşüncelerime yaklaşabileceklerini hiç umamıyorum. Geçmiş, diyorum, ya belli bir kesitinde değişmez birtakım öğelerden kurulu, donmuş bir durumdur; olsa olsa ona yeni bir yorum getirilebilir; açıklamak üzere onu, değişik birtakım bakışlarla inceleyebiliriz.
Geçmişe bakıp, tarihin belli, değişmez kıldığı sınırlar içerisinde kalan işlere bakıp, şu şöyle olsaydı, bu öyle olmasaydı, diye başlayan birtakım çılgınca düşlere kapılmağa en hazır olanlarda bizleriz ya...
...Tutkusuz, ateşsiz haliyle bize karşı söyleyebileceklerinin, gerçekte herkesinkinden tehlikeli olabileceğini bilmiyor da değilim. Boğuk sesiyle dile getirdiği kopuk kopuk sözler, inandırıcı olabiliyor; kendisini epey dinledim, biliyorum. Heyecanlandırmaz, inandırır. Sözleri, hemen ardından, unutulsa bile, söylediklerinin bir tortusu kalabiliyor kendisini dinleyenlerin kafasında. O da, sanırım, bana artık O. demekle yetiniyordur. Önemli olduğum, olduğumu da bildiği için. Biribirimizin ağzında birer ses, birer harf olduğumuz için, adım gibi biliyorum, o da en az benim kadar üzülüyor. O beni izleyemiyor, izleyecek durumda değil; okuyordur ancak. Bense onu okuduğum gibi, onu en olmayacak yerlerde bile izleyebiliyorum.
Her yazının, her yaşamın, ölü dönemleri, ölü alanları, ölü yerleri vardır. N. ise, sürekli bir hiçolum içinde göründü bana. Düşüncelerinden, yazılarından, davranışlarından kimseye zarar gelmezdi; ama hepsinin altında yatan, bu hiçolum dediğim şey, belki de suskunluğu, çekingenliği, gizliliğiyle, her şeyden daha tehlikeliydi. Her şey karşısında, yaşam karşısında, yabancıydı;
Kendimi bir ona göstereceğim. Ondan sonra öleceğime göre önemi kalmaz. Bir ona göstereceğim, çünkü, bir yerinden yırtılmamış bir gizliliğin de tadı yoktur.
Biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duygulan, duyarlıktan, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklanna inandıklan birtakım çocukluk korkulannı, kaygılannı, çekingenliklerini kanştınp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara.
Tuhaf, insanlar babalanna, ailelerine, yakınlanna, dostlarına nasıl da güvenebiliyor, nasıl da onlarla ancak küçük çatışmalara girilebileceğini sanıyorlar?
İnsanlar, nedense, taşıdıkları değer konusunda pek tuhaf düşünceler besliyorlar. Alçakgönüllülük taslarlar, ardından, kendilerine söylenmiş bir sözü, bırakın onu, kendi ellerinden çıkmış bir işi, beğenmezler, kendi değerleri konusundaki düşüncelerine yaraşır görmezler, sözü söyleyene kızar, yazılarına başka bir adla imza atarlar. Kendini beğenmek içtenliğini, bunu belli etmek tutarlığını gösteremeyenler, aşağılanası yaratıklardır.
Ondaki o "hiçolum" dediğim, sessiz güç, —kendinden başlayarak her şeyin yokumsanabileceği düşüncesine dayanmakta olması gereken— herhangi bir durumu kabul etme gücü, bize karşı açıkça bağırıp çağırandan bile tehlikeli kılıyor onu. Adamı gözümde büyütüyor muyum? Öfkesizliği, öfkelerinin —çok çok— parlayıp sönen, unutulan çeşitten saman alevleri olması, düşündürücü... İnsanın öfkelenip saldırabilmesi gerek. Öfkelenebilmesi için de sarsılmaz, değişmez birtakım örneklere dayanması gerek. Ardında örnek bulmamak, yaratmamak, gene de yaşayabilmek... Olacak şey mi?
Aramızda tartışılacak, tartışılabilecek tek konunun, "yalanın bir düzen haline getirilmesi" olduğuna öteden beri karar vermiş gibiyiz; yoksa, gibiydik mi demeli?... Aramızda bir şeyler olup bittiğinden bu yana geçen yıllar, o olup bitenleri çocukluğumuzda bıraktı. Yaşını başını almış insanlarız şimdi. Oysa, yaşayışında sürdürüp gittiği davranışlara bakılırsa, ya büyümediği ne karar vermek gerekiyor, ya da, bir bakıma, bana meydan okuduğuna. Gizli kalması, en azından utanç duyması gereken ilişkilerini, açıkça sürdürmekten şu kadarcık çekinmiyor. Söylenmemesi gerekenle söylenebilecek olanı hiç ayırt etmeğe çalışmadan, düpedüz söylüyor duyduğunu, düşündüğünü. Bunu düşünce özgürlüğü kılığına büründürmeğe de kalkmıyor. Ayrıca, kınanmaktan, ayıplanıp eleştirilmekten en az benim kadar hoşlanmadığına kalıbımı basacak durumdayım. İlişkilerini sürdürmekte gösterdiği açıklıkla bana gözdağı vermek istediğini de düşünebilirim. Ama, nedense, onun bana zarar vermek istemediğine inanıyorum; hiç değilse, kendince gerekmedikçe, (benim bunca güçlükle kurduğum gizlilik düzenimin mutlaka bozulması, yıkılması, beni de vurmanın vakti geldiğine karar vermedikçe) banazarar verecek bir şey yapmayacağını sanıyorum. Ben her şeyin (ardında değişik, başka) bir şey gizlediği bir dünya yaratmağa çalıştıkça, herkese dünyanın öyle olması gerektiğini anlatmağa, herkesi buna inandırmağa çalıştıkça o, insanların da, eylemlerin de, ancak gerçek yüzleriyle görünmesi gerektiğini savunuyor. Ne var ki, insanlar, ancak gizliden, gerçek yüzü bilinmeyenden korkar daha çok. İnsanlar, korkmalı üstelik.
İnsanlar, elden geldiğince daraltılmış bir ahlâklılık alanının sınırlarını aşmamalı, gönüllerinin istediğim yapamamanın erdemine inanmalı. Ancak böyle sıkışmakla düşmanlarını, içlerinde ki kurtlan görüp tanırlar, onlara karşı gerçekten savaşırlar. Bir temizlik gerek. Hareket'in ilk amacı bu. Bu temizlik ya pılmadan başka işler, nasıl olsa, gerçekleştirilemez. Bu temizlik, herkesi şuna inandırabilmeli: İçimizdeki kötüler, bozuklar, düşmanlar, ne ölçüde, ne çapta temizlik yapılsa gene de kolay kolay tükenmez; gene de pusuya yatıp uyuştuğumuz, aldınşsızlık etti ğimiz bir anı beklerler. Ondan ötürüdür ki sürekli bir uyanıklık içinde bunlann en küçük kımıltısını bile gözden kaçırmadan beklemeliyiz.
Günün birinde bu temizliğin ucu bize dayanırsa, kendilerine hazırladığım temizlik karşısında belki ancak şaşkınlık gösterecek kadar vakit bulabilirler o temizlikçiler. Ancak o kadar vakit bulabilirler!
Bu kez, görevim epeyce güç. Nicedir, işleri de duygulan da abartmaktan çekinir oldum. Yambaşımda, ya da hiç bilmediğim bir yerde bir başka insanın, çektiğim acılann, karşılaştığım güçlüklerin, duyduğum sevinçlerin kat kat büyüğünü çekebileceğini, duyabileceğini, kat kat büyüğüyle karşılaşabileceğini anladığım, daha önemlisi, düşündüğüm zamandan beri, yani onyedi, onsekiz yıl kadar oluyor, kendisinden aynldıktan kısa bir süre sonrasına rastlıyor bu dediğim, işte, o zamandan beri en büyük acılan bile biraz küçültürüm gözümde, gönlümde. Bütün bu sözler, bir bakıma boş sözler; olsa olsa kendimi size biraz, bir parçacık tanıtmağa yarar; onun için de, alakoymuyorum kendimi yazmaktan. Evet, görevim oldukça güç diyordum. Gerçekte, sanınm hemen hemen herkesin çok güç bulacağı bir görev bu. Üstelik, başarsam da başarmasam da, gereğini yerine getirsem de getirmemeğe karar versem de, bana verilebilecek, verilecek son görev olacak. Ya ölmem, ya kaçmam, ya da bambaşka biri olmam gerekecek; öylesine bambaşka biri ki, bunun güçlüğü karşısında kaçmak daha kolay görünüyor, hele ölmek, hepsinden kolay; kendimi öldürmek durumunda da kalsam...
iki kişinin kurup yürütmeğe karar verdiği bir tasarının gizli tutulması, birinin kafasındaki düzenin bir gerçeklik olabilmesinin koşuluysa, bu gerçekleşme iki kişinin susmasına bağlıysa, kendini dev aynasında gören birkaç kişi var demektir. Biz kendimizi bir şeyler sanıverdik işte. Kızmakta ne kadar haklılar; siz, böcekleri —onların sizin elinizden çıktığını siz ne belirttiniz ne de gizlediniz ya...— yazmakta ne kadar haklıymışsınız. Biz kendimizi bir şeyler sanıverdik çıktık; gerçekte herhangi bir gücün bizim elimize geçmesi için bile da ha çok, pek çok uğraşmamız gerekecek. Uğraşıyoruz da. Ama bu çabanın gitgide kirlenmesi beni kaygılandırıyor.
Uzun süredir, tasarladıklarımız gelip gelip üç noktaya da yanıyor. Bize karşı olanların sayısı pek büyük. Bizi küçümseyenlerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Bizi kullananlar, kullanmağa elverişli bulanlar bile, bizden sayıca çok, neredeyse... Kullanılmağı kabul ettikse, nasıl olsa bir gün her şeyin elimize geçeceğine inandığımız içindir. Bu inancım azalmadı. Biz kendimize göre haklıyız; güzel, büyük bir şey istiyoruz, gerçeldeştireceğiz de. Ama demin sözünü ettiğim kirlenme, nesnel olgulara girer. İnsanların vurulup öldürülmesini, haklı bir iş diye savunmak gücünü bulabiliriz kendimizde. Ama eski çağlarda an cak saraylann küçük düzenbazlarının tasarladığı, başvurduğu yada yaptığı, işlediği küçüklükleri toplum ölçüsünde büyüterek tasarlamak, işlemek, o kadar övünülecek bir şey sayılır mı?
Bugün hiçbirimiz geri dönemez, hiçbirimiz vazgeçemeyiz. Oysa hiç değilse birkaçımız, biliyoruz ki birtakım dönülmez sanılanyerlerden her zaman dönülebilir; yeter ki durduğumuz yerden ileriye değil, ileriden, durduğumuz yere bakabilelim. Güçtür bu iş, ama olmayacak, yapılmayacak bir şey de değildir. Evet, hiç değilse birkaçımız bunu hâlâ biliyoruz, daha unutmadık. Amaunutacağımız günler yakın gözüküyor. Anlatmak istediğim, epey karışık; bilmem becerebilecek miyim? Bir oyun düşünün: Kara taşların kazanması gerekiyor. Karaların yanında kırmızılar, sanlar var. Karşılannda yeşiller, morlar, aklar. Bir taşa bir taş almak oyunu çok uzatır, kazanma nızı önleyebilir. Nasıl oynamalı ki bir taşa karşı iki, üç taş alın sın karşıdan? Dahası, sizin yanınızda oynayanlardan da bir, iki,üç taş alabilesiniz? Bu soruya, niye gizleyeyim, onun da yardımıyla, gerçekten doyurucu yanıtlardan birini ben buldum. Ama, görüyorsunuz, övünemiyorum.
Gelip sizi Yargılamalar Bakanlığına götürdüğüm sabah beni tanıyamadımz, biliyorum. Neredeyse otuz yıl önceki bir okul arkadaşlığının anısına dönmeniz, sizden beklenemezdi elbette... Bu sözüm pek iddialı, farkındayım. Ama, üzerinde çok durduğumuz adamlardan birisiniz; sizi biraz tanımağa çalıştım. İşittikle rimden, öğrendiklerimden şunu çıkardım: Geçmiş, olup bitmiş şeyler, sizin gözünüzde, ancak pek garip süzgeçlerden geçirildikten sonra anısı saklanacak —ya da saklanmayacak— şeyler... Pek iyi anlatamıyorum ama, beni tanımadığınız gibi en ufak bir "gözü ısırma" tedirginliği de göstermemenizden, bu çıkardığımın, vardığım bu sonucun doğru olduğunu anlıyorum. Kimi söz, kimi yüz, ancak sizi ilgilendirdiği, duygusal bakımdan sizi tedirgin ettiği ölçüde, şu ya da bu biçimde, unutulmaktan kurtulabilmiş. Bir düş içindeymiş gibi yaşıyor, kendi sözlerinizi de, başka larının sözleri kadar, kolayca unutuyorsunuz. Beni tanımanızı beklemiyordum. Onun için sizi gelip alma işini üstlenmiştim. Ayrıca, göreceksiniz, bu iş ancak benim işim olabilirdi. Ama bir parça da tedirgindim. Olur a, benim anımsayamadığım ufacık bir şeyden ötürü beni unutmadıklarınız arasına koymuş da olabilirdiniz. En azından "ben bunu bir yerlerde görmüş gibiyim" yollu yandan, kaçamak bir bakışla bakardınız bana, ardı da gelebilirdi. Öyle bir şey olmadı. Ne yalan söyleyeyim, onunla dostluğunuzun bozulmasında payımdan böylesine habersiz oluşunuza hem şaştım, hem de, biraz, bozuldum. Bir yandan da anladım ki tasarladığımız oyunun baş kişisi olacağınız halde bizi aklınıza bile getirmeyecektiniz.
Saçma gibi gelebilir, ama korkunun işleyişini iyi bilenler, bunun hiç de saçma olmadığını görebileceklerdir. Aşırılıklarında kendisine dokunulmayacağını bilmek, kişiyi, eylemlerinin büsbütün azgınca olmasına götürür. Bu da bir yandan, gerçeklikte, düşmanların sayısını artırır; bir yandan da, düşlemde, gitgide kabaran bir düşmanlık dalgası karşısında kendini savunmakta olma, haklı olma duygusunu doğurur.
İçinizdeki korku da büyür, kin de. Pek kötü bir buluş değil, kabul edersiniz sanınm. Ama farkındayım, size yazmak, anlatmak istediğim şeyi, hep daha sonraya bırakıyorum. Oyalanıp duruyorum. Bunca yıllık katı bir duygu —ya da duygusuzluk— eğitiminden sonra niye bu duruma düştüğümü, doğrusu, anlayamıyorum. Size bunları yazmak yetmezmiş gibi...
Dipnot Ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğim, gösterilebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. Bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel öznelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz. Kıskançlığımızı, benzemezliğimizi, indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de, en çok bu alanda küçükseriz. Karşımızdakinin tıpatıp aynı acıyı, aynı ağrıyı çekti ği bir aygıtla saptanıp gösterilse, bu davranışımız, bu tutumumuz değişir mi? Sanmam. O aygıta inanmamağı yeğleriz herhalde. Dipnota düşülecek dipnot Dipnotlar şimdi bir daha nitelik değiştirmiş oluyor. Oysa...
Rastlantılar her zaman gariptir. Rastlantı olduğuna, gerçekten rastlantı olduğuna karar verebilirseniz hele...
İşin tuhafı (üstelik, işin doğrusu) ben sizden çok hoşlandım. Size her zaman saygı duydum. Kitaplarınızı okurken kimseye açamadığım şeyleri açıkça söyleyişiniz karşısında, benim de adıma konuştuğunuzu gördüğüm için, beni bilmediğiniz halde benim de yaşama hakkımı savunduğunuz için, saygı duydum size.
Dipnot Şimdiki durumda dörde bölünmüş olmam, ulaşmak istediğim simgesel kavrayıcılığı gerçekleştirmekte beni ne ölçüde başarılı kılabilir? Daha doğrusu... Hayır, ne diyeceğimi bilemez duruma gelmenin de herhangi bir anlamı olamaz...
Geceler gündüzler biribirine kanşmca, bir insanla bir olunca, inanılmazlar inanılır, inanılırlar inanılmaz oluyor.
Dipnot Her şey yoldan çıkmağa başlıyor. İyi. Belki de kötü. Ama ben kendime ne diye bakıyorum ki? Karar verdim mi?
Duygulanım dile getirişim, ya da dile getirdiğim duygular, ya da, kim bilir, hem biri hem öbürü, sizi şaşırtıyor gibi. Oysa, karşılaştığımız anda hiç de şaşkınlık duyuyora benzemiyordunuz. Susacağım artık. Ne derseniz onu yapacak, kararınız ne olursa ona uyacağım. Güç gelen, sizi belki de bir daha hiç, ama hiç göremeyeceğim düşüncesi... Artık ağzımı açmayacağım...
Bir yaşam bilisizliğidir bu. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında —gizli de kalsa— bir "oh olsun! Dikkat edeydi ya," duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okumasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk...
Dipnot Artık aynalar içinde geziyor gibiyim. Kim ne hale geldi, kapı (çıkış kapısı) nerede, ben de bilemez oldum. Dipnotlarımın anlamı eridi gitti.
Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak, söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği, belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna -bütün boşluğunu bilerek- kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu? Hiçbirimiz, dense yeridir sanınm. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hâlâ birtakım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?
Ben belki gülünç duruma düşmedim ama kapandayım şimdi. Üstelik kapana bile bile düşmüş, açıkçası, alıkça düşmüş sayılabilirim. Onların gözünde gülünç duruma düşmek bundan başka bir şey mi olurmuş?
Baştan beri her şey bir oyun gibi tasarlanmıştı. Birilerine, ya da, kimilerinin söylediğine inanmakla çocukluk etmiştim. Sevinç yanımdaydı. İyileşmemi bekleyecek, benimle birlikte mi dönecekti? Daha doğrusu, beni kolumdan tutup mu geri götürecekti? O halde bütün bu saçmalıkların ne gereği vardı? Bir şeyi anlayabildiğimiz sürece ona yenilmenin sözkonusu olamayacağını çok düşünmüşümdür. Bu düşünceye kendimi çok alıştırmışım. Şimdi yenilmeğe başlıyorum. Artık anlamadığım için. Anlamadığımı başka kılığa sokup anlatmağa kalkamam ki... Gece ortalığı kaplayalı hanidir... Karanlıkta, el yordamıyla olsun ilerleyemeyeceğim bir yerlere, hiç bilmediğim, tanımadığım bir yerlere geldim. Beni hâlâ konuşturmuyorlar, kıpırdanmama izin vermiyorlar. Buradan çıkabilecek miyim?...
Kaçmanın, kovalamanın, sevmenin, sevişmenin, yaşamanın, ölmenin — ya da, başkalarının kaçmasıyla kovalamasının, yaşamasıyla ölmesinin— kabak tadı verdiği olur. Herhangi bir şey yapmanın, bir şey yapmağı reddetmenin, inandırıcı, kandırıcı, güç verici bir gerekçesi her zaman bulunabilir, bir açıklaması yapılabilir. Ya da bulunabileceği, yapılabileceği sanılır; uzun süre... Sonra bir gün bu gerekçelerin temeli, temellerinin temeli sarsılır, çöker. Ölmenin bile bir anlamı kalmaz. Ağzı hanidir görünmez olmuş bir dipsiz kuyuda düşmekte, düşüp durmakta olmanın, buna oranla mutluluk sayılabileceği bir durum.
Geceyi ne kadar tiksinç bulduğunuzu, gördüğünüzü anlatmak için yırtındıktan sonra, ışığın sizi ne kadar tedirgin ettiğini anladığınız gün, gölgeyi —giderek, karanlığı— nasıl da sığınılacak bir kucak, kuytu, sıcak bir koyun diye gördüğünüzün kafanıza dank ettiği gün, bu duruma düşebilirsiniz.
kendi kendimizi aldatır da bunun bile farkına varmaz mı olduk?
Taslak; bitmemişlik... Daha iyisini her zaman yapabileceği yolunda, insanın (haklı, haksız) kapılmağa hazır bulunduğu umut, unutulmamalı.
Okul yıllarından kalma anılan uzun süre belleğimin dışında tuttum. Tutmak istedim. Becerdim de. Başkalanmn ansıtmak istediklerini, çok kez, ustaca bir direnimle, ansımadım bir türlü, ansıdığımı kabul etmedim. Son günlerde, nedense, durmadan o günler, o günlerin kişileri geliyor gözümün önüne.
Bir kısır döngüye girdiğimi kabul etmek zorundayım.
Gönüllerinin, etlerinin, sinirlerinin - belki kendilerinin bile farkına varamayacakları ölçüde- derinlerine, kuytularına gizlenmiş duygulan, tepkileri, öfkeleri, kıyaları, dışanya, çeşitli nesneler üzerine yansıtıp düşürenler (bu sinmiş, sindirilmiş korkulan, yetersizlikleri, baskıları, kırgınlıklan, açlıklan birer nesne, birer düşman olarak canlandıranlar) tarihi kendileriyle bir tutmağa kalkarlarsa, bir dünyanın sonu geldi demektir; birileri için kıyamet kopmuş demektir. Böyleleri az değil, böyle çağlar az değil. Batanlar, haksızlıklann, yalanlann altında kalır. (Kim bilir, belki bir gün bu yalanlan, bu haksızlıklan açığa vuracak birileri gelir...)
Dışarıda ne oluyor, bilmiyorum. İnsanlar biribirini yiyormuş gibi bir duygu var içimde.
Ölümlü bir dünyada insan çabasının en büyük başarısı, ölüm diye bir şey hiç yokmuş gibi davranarak, ölüme meydan okuyarak kurmak, örmek, kendi payına düşeni yapıp sonrakilere bırakmaktır diyordum...
Yanılıp yanılmadığımı bilecek durumda değilim ama şimdi bu kumaşın yırtıldığını, çözgülerin kaydığını sanıyorum; duvar çatlamağa başladı. Elimi attığımda taşlar, iplikler elimde kalıyor. Bu taşlan yeniden tutturmak, bu iplik uçlannı birbirine bağlamak gücümü aşan bir şey gibi mi görünüyor?
Gece, insanların içinde uyuklayan korkulan uyandırdı; onları uyanık tuttu. Onlan, yani hem insanlan, hem korkulannı.Bunu açıkça söylemek gerek. İnsanın yalnız aydınlık, gün yaratığı olduğu da masal. Korkulannı bastınp —ister uykuya dalarak, ister göz kırpamayarak— sabahı beklemenin, sabaha gene de ulaşacağını, kavuşacağını ummanın hazzını, öteden beri, duya duya yaşadığını kim çıkıp yadsıyabilir? Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile.
Çoğu insanın yapmakta bunca güçlük çektiği şey benim için o kadar kolay ki!...
Kimse kimseye bakmıyordu artık. Karşıdan gelen biriyle göz göze gelmek unutulmuş bir şeydi sanki. Kimse gözünü karşıdakinden kaçırıyor da değildi gerçekte. Kimse kimseyi görmüyor gibiydi, o kadar. Bakışlar bomboştu; gözler, karşılarına çıkan insan saydammışçasına, bir "öte"ye dikiliyordu. Gerçekten bir yere mi gidiyordu bu boş gözlü, boş bakışlı insanlar?
Zengin, zenginliğini göstermez, kullanır. (Acemi zengin gösteriş merakına kapılsa da, tez ustalaşır zenginlikte.) Biz, zenginliği bilmeyenler, zenginlerin gösteriş meraklısı olduğunu düşünürüz.
Nedensel dizilerin, nedensellik zincirlerinin, bir insanın yaşamında önemsiz, anısı bile silinivermiş bir olaydan, durumdan, davranıştan yola çıktığımızda, bizleri nasıl önemli, dirimsel sonuçlara vardırabileceğini, belli bir yaşa ulaşmış herkes biliyor olsa gerek. En azından, böyle bir şeyler seziyor olsa gerek.
İncecik bir sızının, ardı gelmemiş, yılların gerisinde kalmış unutulmuş bir rahatsızlığın, evimize daha memeden kesilmemiş bir yavruyken aldığımız kedinin, bir yaz gecesi görüp beğendiğimiz, sevgilimiz olmuş, sevgilisi olduğumuz bir kişinin gün gelip dolaylı ya da dolaysız ölümümüze yol açıp açmayacağını, bizi öldürüp öldürmeyeceğini bilmeyiz. Öğrendiğimizde de iş işten geçmiştir, sonucu şu ya da bu doğrultuda değiştirmek, çoğu kez olanaksız gibidir. İstesek, uğraşsak bile...
Özlediğimiz sağlamlık örneklerini madenler, bitkiler dünyasında, doğanın dayanıp süregelmiş biçimleriyle insanın biçimlediği doğada aradık, bulduk. İnsanın dünyada bulduklarıyla yapabildiklerinde. Ama insanın kendi hep zayıf, güçsüz, cılız bir yaratık gibi göründü gözümüze. Öyle olmasa, ne diye şu gibi, bu gibi sağlam, dayanıklı, sert olması gerektiğini söyleyelim; ne diye buna inanalım, inandıralım? İnsan kendinden çok yaptıklarına, hazır buldukları yardımıyla yarattıklarına güvenmiş olsa gerek.
Bütün bu olanlar bitenler, yazdıklarım, anlattıklarım, düş falan değil. Kimi zaman, bir karabasanmış gibi anlattım bunları; kimi zaman da ayıklık aynntıcılığıyla çalıştım. Sevinç var mı, yok mu? Ne zamandır gelmiyor, ne zamandır bu yazdıklarımı okumuyor. Şimdilik, sanırım hiç kimse, dünyanın her türlü sesinin dışında, ötesinde yaşadığımı sezmedi daha. Gündelik hizmetler için girip çıkanlarla konuşmuyorum zaten. Bir şey söyleyecek olurlarsa kaçırmayayım diye gözlerimi ağızlarından ayırmamam, onları bir parça olsun ürkütmeğe de yarıyor.
Bir gün gelir, sözcüklerin büyüsünden sıyrılmamız gerektiğini anlarız hepimiz. Yüce duyguların, kalıptan çıkmış düşüncelerin büyüsünü işler kılan sözcüklerin büyüsüne kapılmaktan vazgeçmemiz gerektiğini. Yürümenin, yemenin, boşaltımın kendimize özgü biçimini nasıl öğrendikse, konuşmayı, duymayı, düşünmeyi de kendi kendimize öğretmemiz gerektiğini anladığımız bir gün gelir. Hepimiz için. Ama er, ama geç. Duygularımızın, düşüncelerimizin, sözlerimizin, gerçekten bizim olmağa başladığı bir gün... İşin tuhafı, kendimizce konuşmağa başladığımızda, söylediklerimizde tutamak, dayanak bulamayanlar çok olur; bu sözleri yadırgadıklarım, anlamadıklarını söylerler.
"Büyüsünden sıyrılmamız gereken sözcüklerden biri —en önemlilerinden biri— de 'insan' sözcüğü. Bir
tılsım gibi kullanıp en yüce duyguların aracı haline getiririz onu;
tek tek insanı, kişiyi (dostumuz olsun düşmanımız olsun) o
sözcüğün yardımı, aracılığıyla ezmekten, yıkmaktan çekinmeyiz.
Düşlediğimiz, tasarladığımız, kurduğumuz, dilediğimiz bir anlamı
yükleyiverdiğimiz 'insan' sözcüğü, sırasında en güçlü aracımız,
saldırganlık kargımız olur.
İnsanı en
yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan,
dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana
kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim.
Belki o zaman insanın değerini öğrenir,hayvanla, bitkiyle, suyla,
dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar,
belki o zaman insana saygı duymasını başarırız."
Ne
tuhaf! Bunları, bir zamanlar, ben yazdım. Ben savundum. Oysa gece
üzerimize çöktükten sonra, bu yolda sözler söylemenin gereksizliğine
herkesi inandırmak için elimden geleni ardıma komadım.
Uykunun
değerini benden iyi bilen yok. İlk gençliğimden bu yana —kısa
birtakım dönemler (kendi yaşayışımı değil, başkalarının istediğini
yaşadığım kısa birtakım dönemler) dışında— yeterince uyuyamamanm,
uykusunu alamamanın, çalışırken gözlerim kapanmasın diye, ya da
—gözlerim açık kalsa bile— düş görmeğe başladığımın farkına
vararak, uyumayayım diye uğraşmanın sıkıntısı içindeyim.
Çalışırken çevremde ses istemem; buna karşılık, kitaplıkların,
müzelerin sessizliğinde baş veren dayanılmaz uykuyu, ezici
yorgunluğu üzerimden atmak için dışarı fırlamak zorunda kalmışımdır
çoğu kez. Gecelerimin uykusu hiçbir zaman sancı olamıyor. Uyumak
istiyorum, uykudan ürküyorum. Oysa insanın sesle, sözle, imgeyle,
düşünceyle, büyüyle uyutulması, artık kılımı kıpırdatmıyor, hayır, artık
kılımı bile kıpırdatamıyor.
Öldürmenin, acı çektirmenin, ezmenin kötülüğünden söz eder insanlar. Kendilerini ezen, ezmeğe kalkan kimseler hiç mi çıkmamıştır bunların karşısına? Kimseden alınacak öçleri yok mudur? Uzattıkları eli sıkmayan, vermek istediklerini tepen, geri çeviren birileri olmamış mıdır hiç? Gönüllerinde yatanı herkese kabul ettirmek istedikleri olmaz mı? Dünyaya kendi gönüllerindeki, kafalarındaki düzeni bir damga basar gibi kazımağı, nasıl istemezler? Nasıl anlamazlar ki bunun tek çıkaryolu, gerekirse öldürmek, öldürmek herhangi bir nedenle elverişli görünmüyorsa acı vererek, ezerek, isteneni koparmaktır. Aldatmaktır, yalan söylemektir... Nasıl anlamazlar bunu?... Bu iş nereye dek sürer? Herhalde yalnız kalıncaya dek. Bütün aynalarda kendinizi görünceye dek, herkesin gözü sizin aynanız oluncaya dek... Daha doğrusu, önlerinde durmasamz da aynaların hepsi sizi gösterinceye dek; gönüllerinde olmasanız bile insanların gözleri sizden duydukları korkuyu yansıtmaktan başka bir işe yaramaz oluncaya dek... Her şey, eninde sonunda, onu anlatanın (yani onu başkalarınca da özümlenir kılanın), o tek kişinin, o tek usun gördüğü, düşlediği, düşündüğü değil midir? Herkesi aldatmış, aldatmağı iş edinmiş bile olsak, kendimizi aldatmamak gerekmez mi?
Paris. Metro. Tanıma gelmez, bir kez koklandı mı unutulmaz, unutulamaz, özlenir kokusu. Birkaç saniye sonra tren ka ranlıktan çıkarken biri beni itecek. Karanlık ağza bakıyorum. Çevreme bakmamam gerek. Beni iteni görmemeliyim. Tren geldi, bindim. Kimse itmedi beni. Direniyorum. Olmuyor.
Bir kapıdan içeri itileceğim. Karanlığın içine. Gözlerimin karanlığa alışmasını beklemem boş belki de; herhangi bir ışık damlası, tozanı yok bu karanlığın içinde. Nedenini bilmeden, ardımdan biri hafifçe dürtmüş gibi, yürümem, bir yerlere doğru gitmem gerektiğini düşünerek, sakıntıyla, ağır ağır, bir ayağımı neredeyse ötekinin burnuna dayayarak ilerlemeğe başlayacağım. Bana pek uzun gibi görünecek bir süre boyunca yürüyeceğim böyle. Sonra, birden, kör olduğumu sanacağım; ancak birkaç saniye geçince, gözlerimin kamaştığını, ileride, uzakça bir yerde, yukarılarda, pek güçlü bir ışığın yanmakta olduğunu anlayacağım. Beni kapıdan içeri iterken, O., istediğini şimdi göreceksin, diyordu; karşıdan, uzaktan, bildiğim bir yüzün bana doğru gelmekte olduğunu göreceğim. Bildiğim ama gene de çıkaramadığım bir yüz. Tanıyamamanın, bildiğini çıkaramama, bir yere yerleştirememenin sıkıntısıyla kıvranacağım. Bana doğru gelmekte olan yüzü, epey yaklaşınca, O.'nun yüzüne benzeteceğim bir ara. Vazgeçeceğim sonra.
Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen. -Epikos-
İnsan kişiliğim, dışarıdan su katılmamış bir komedi gibi görünüyordu; içerden bakıldığında insana özgü olan her şey gibi. -Fernando Pessoa-
Hızla değişiyorum: bugünüm dünümle çelişiyor. Yukarı çıkarken sık sık basamakları atlıyorum – hiçbir basamak bağışlamıyor beni. Yukarı
vardığımda, hep yalnız buluyorum kendimi. Hiç kimse konuşmuyor benimle,
yalnızlığın ayazı titretiyor beni. Ne arıyorum ki yükseklerde? Aşağılamam
ve özlemim birlikte gelişiyor; ne denli yükseğe çıkarsam, o denli
aşağılıyorum yukarı çıkanı. Ne arıyor ki yükseklerde? Ne kadar
utanıyorum, yukarı çıkarkenki halimden ve sendeleyişimden! Nasıl da alay
ediyorum, nefes nefese kalışımla! -Friedrich Nietzsche-
İlk
kez, bütün yaşamım hakkında daha genel bir pişmanlık duymaya başladım:
kendine acımakla kendinden nefret etmek arasında bir duygu. Yaşamımın
tümü hakkında. Gençliğimin dostlarını kaybetmiştim. Karımın sevgisini
kaybetmiştim. Sahip olduğum hırsları terk etmiştim. Yaşamın bana çok
fazla rahatsızlık vermemesini istemiş ve başarmıştım ve her şey nasıl da
acınası olmuştu. -Julian Barnes-
Bir başkasının yaşamı konusunda yargıda bulunmak bana düşmez! Bir tek
kendim, yalnızca kendim için bir yargıya varabilir, bir şeyi seçer ya da
yadsıyabilirim. -Herman Hesse-
Bu
son haftalarda değişen bir şeyler oldu. Ama neredeydi bu değişme?
Temelsiz, soyut bir değişme. Acep ben miydim değişen? Ya ben değilsem? O
zaman bu oda, bu kent, bu doğa değişti; arayıp bulmak gerek. Sanırım
değişen benim: bunu anlamak güç değil, hoş da değil elbette. Başka
çıkar yolu yok, bu değişmelerin benden olduğunu kabul etmem gerekiyor.
Bir şey daha var: çok az düşünen bir adam oldum. Bir yığın küçük küçük
değişimler, ben farkına varmaksızın bende birikip toplanıyorlar, sonra
günün birinde, gerçek bir ayaklanma biçiminde patlayıveriyorlar. Ve
sonunda, karşıtlıklar, tutarsızlıklarla dolu bir görünüm veriyorlar
yaşantıma. -Jean-Paul Sartre-
Şunu itiraf etmeliyim, her zamanki gibi içimde iki ayrı kişi savaşmaktaydılar. -Italo Svevo-
Kendimde
yargılanacak bir yan olduğunu kavradığım andan başlayarak, onlarda da
dayanılmaz bir yargılama eğilimi bulunduğunu anladım. Evet, eskisi gibi
yine oradaydılar, ama gülüyorlardı. Ya da daha doğrusu,
rastladıklarımdan her biri gizli bir gülümsemeyle bana bakıyor gibime
geliyordu. -Albert Camus-
Sandığınız ya da sanabileceğiniz kadar neşeli bir adam falan da değilim;sonunda gevezeliğime sinirlenerek (zaten sinirlendiğinizi hissediyorum)kim olduğumu soracak olursanız, size sekizinci dereceden memurum diye cevap vereceğim. - Fyodor Dostoyevski-
Beni
sıradanlaştıran anların, alışmam için uydurulmuş pek çok duayı
çocukluğumdan beri her gün yinelemiş olmama rağmen benimsemekte hala
zorlandığım ilişkilerin ve onların hayat bulduğu mekanların; küçük
odaların, geniş salonların, binaların, parkların, hatta kentim sevimli
meydanlarının, hayvanat bahçelerinin dehşet verici bir öykünün
sözcükleri olduğunu hissediyordum. Hep böyle hissetmiştim. Bu yüzden,
başıma gelecekleri umursamayı, kendime karşı işlediğim vicdanı bir suç
olarak görüyordum... Yaşamımda önemli birşeyler eksikti ama ben neyin
eksik olduğunu bilmiyordum. -Hüsnü Arkan-
Neden kendi içimize kapanıp kalamıyoruz? Neden her türlü içeriği içimizden atmaya; karmakarışık, söz geçirilemeyen bir süreci düzene koymaya çalışarak ifadeyle biçimin ardından koşuyoruz? Nesnelleştirme kaygısı gütmeksizin, tüm özel dalgalanmalarımızın ve çalkantılarımızın tadım çıkarmakla yetinerek, kendimizi içsel akışkanlığımıza bı rakmamız daha verimli olmaz mıydı? O zaman türlü türlü farklılaşmış yaşanmışlıklar birbirleriyle kaynaşıp, deprem dalgasına ya da müzikal bir doruk noktasma benzer, çok verimli bir taşkınlık yaratırlardı.
Ben yaşamaktan ölmem gerektiğini duyumsuyorum, sonra da kendi kendime bunun ne demek olduğunu açıklamalım bir anlamı var mı diye soruyorum. Ruhun geçmişi içinizde sonsuz bir gerilimle titreşince, eksiksiz bir varoluş gömülü deneyimleri edimselleştirince, bir ritim dengesini de tek biçimliliğini de yitirince; işte o zaman ölüm sizi ya şamın doruklarından koparır, ama ölümün karşısında acı verici takıntısına eşlik eden o dehşet duygusunu yaşamazsınız.
Kişinin içinde patlayıcı bir enerjinin bulunması her zaman çok tehlikelidir, çünkü artık ona gem vurulamayacak bir an gelebilir. İşte o zaman aşırılıktan çöküş doğacaktır. Birlikte yaşamlamayacak durumlar ve takıntılar vardır. Dolayısıyla, kurtuluşu, onları itiraf etmek getirmez mi?
Kimisi ancak varoluşunun belirleyici anlarında lirik olur; kimisiyse ancak geçmişin bütünüyle edimselleşip, kendisinin üstüne sel gibi akın ettiği can çekişme anında. Ama çoğunlukla, lirik patlama özsel deneyimlerin ardından, varlığın derinliklerindeki çalkantı son kertesine vardığında ortaya çıkar
insan gerek kendi içinde sakladığı şeyleri gerekse dünyanın sakladığı şeyleri bilmeyince, ansızın acı deneyimine kapılıp, baş döndürücü bir öznelliğin aşın karmaşık bölgesine taşınır. Acının lirizmi, yaraların artık derin içerimlerden yoksun, basit dışavurumlar olmaktan çıkıp, varlığın tözüne katıldıkları içsel bir arınma gerçekleştirir.
Neden bu dünyada bir şeyler yapmak gerektiğini, neden arkadaşlarımızın, özlemlerimizin, umutlarımızın, düşlerimizin olması gerektiğini hiç bilmiyorum. Dünyadan uzağa, gürültüsünü patırtısını, karmaşıklığım yaratan her şeyden uzaklara çekilmek bin kat daha iyi olmaz mıydı?
Hepimiz birbirimize nasıl da kapalıyız! Ötekinden her şeyi alasıya ya da onun ruhunun derinliklerini okuyasıya açık olsak bile, yazgısını ne ölçüde aydınlatabiliriz? Yaşamda yalnızız, can çekişmedeki yalnızlık tam da insan yaşamının simgesi değil mi, diye geçiriyoruz içimizden. Yaşamak istemek, toplum içinde ölmek ne içler acısı bir zayıflık: Son anda avunabilir mi insan?
Can çekişirken, kendilerini tutup, etkileyici tutumlar sergileyen insanlardan tiksiniyorum. Gözyaşları ancak yalnızlıkta sıcaktır. Ölüm anında çevrelerinde arkadaşlarının olmasını isteyenler bunu korkudan, son anlarıyla yüzleşemediklerinden yaparlar. En temel anda, kendi ölümlerini unutmaya çalışırlar. Neden yiğitlik göstermez, neden kapılarım sürgüleyip, o korkutucu duyumlara sınırsız bir açıklıkla, sınırsız bir dehşetle katlanmazlar?
Yalıtılmış, ayrı düşmüş halimizle, her şey bizim için erişilmezdir
Sağ salim kurtulamayacağımız deneyimler vardır. Yaşandıktan sonra, artık hiçbir şeyin anlamlı olamayacağım duyumsatan deneyimler. Yaşamın sınırlarına eriştikten sonra, o tehlikeli sınırların potansiyelini bütün aşırılığıyla yaşadıktan sonra, gündelik edimlerle hareketler tüm albenilerini, tüm çekiciliklerini yitirirler. Kişi ancak o sınırsız gerilimi nesnelleştirerek hafifleten yazı sayesinde yine de yaşamayı sürdürür. Yaratıcılık ölümün pençelerinden geçici bir korunmadır.
Başıma gelen her şey beni patlamaya hazır bir balona dönüştürüyor gibi. Bu uç anlarda, içten içe Hiç’e dönüyorum yüzümü. İnsan, tüm sınırların ötesinde, ışığın dışında, ışığın geceden koptuğu noktada, vahşi bir kasırganın sizi dümdüz hiçliğe fırlattığı bir aşırılığa doğru, delice genleşiyor içeriden. Yaşam hem doluluğu hem de boşluğu, hem coşkunluğu hem de bunalımı yaratır; bizi saçmalığa varasıya tüketen baş dönmesi karşısında kimiz ki?
Hem var olan her şeyden hem de var olmayan her şeyden ölünür. Ondan sonra, her türlü yaşanmışlık hiçliğe bir sıçrayış oluverir.
Yaşam büyük gerilimlere dayanamayacak denli sınırlı, parçalıdır.
Umutsuzluğun doruğunda, yalnızca saçmalık tutkusu kaosu şeytanca bir ışıltıyla bezer hala. Geçerli idealler, ister ahlaki, ister estetik, ister dinsel, isterse toplumsal ya da başka türlü olsunlar, yaşama doğrultu ve ereklilik kazandıramadıklannda, yaşam hiçlikten nasıl korunabilir? Bunu sağlamanın tek yolu saçmalığa, mutlak boşunalığa, temelinde tutarsız olan, ama kurgusu yaşam yanılsaması yaratabilen bir hiçliğe tutunmaktır.
Saçmalık tutkusu ancak içi tümüyle boşalmış, ama gelecekte ürkütücü dönüşümlere uğrayabilecek bireyde ortaya çıkar. Her şeyini yitirmiş kişinin elinde yalnızca bu tutku kalır. Artık ona ne çekici gelebilir ki?
Saçmalık tutkusu ancak içi tümüyle boşalmış, ama gelecekte ürkütücü dönüşümlere uğrayabilecek bireyde ortaya çıkar. Her şeyini yitirmiş kişinin elinde yalnızca bu tutku kalır. Artık ona ne çekici gelebilir ki?
Kümleri yalnızca şeylerin zehrinden tat almaya mahkumdur, onlar için beklenmedik her şey bir acı, her deneyim yenibir işkencedir.
acıya bir değer biçmek için nesnel bir ölçüt var mıdır? Komşumun benden daha çok acı çektiğini ya da İsa’nın herkesten çok acı çektiğini kim söyleyebilir?
Herkes, mutlak ve sınırsız sandığı kendi acısıyla baş başa kalacaktır. Dünyadaki tüm acıları, en korkunç can çekişmeleri, en karmaşık işkenceleri, tüyler ürpertici ölümleri, en üzücü terk edilişleri, tüm vebalıları, canlı canlı yakılanları, açlıktan yavaş yavaş ölenleri düşündüğümüzde bile, acımız hafifler mi?
Zihne başkaldıranlann, tam da zihni doğurmak için yaşama etki eden hastalığın ne kadar ağır bir hastalık olduğunu bilen, zihinleri aşın güçlü kişiler olması anlamlı değil midir? Yalnızca sağlıklı insanlar onu över; onlar ne yaşamın sıkıntılanyla ne de varoluşun temelindeki çatışkılarla sulanmışlardır.
Aslında, zihin bize dengesizlik ile kaygı verir, ama aynı zamanda belli bir yücelik de kazandırır. Yaşamı övmek nasıl bir dengesizlik işaretiyse, zihni övmek de bilinçsizlik işaretidir. Normal bir insan için yaşam apaçık bir gerçektir; yalnızca hasta düşmemek için onu yücelterek üstüne toz kondurmaz. İyi de ne yaşamı ne de zihni göklere çıkarabilen kişi ne yapsm?
Dünyanın benim gibi birinin var olmasına izin vermesi, yaşam güneşinin üstündeki lekelerin sonunda ışığı gizleyecek denli geniş olduğunu gösteriyor. Yaşamın hayvanlığı beni çiğneyip ezdi, uçarken kanatlarımı kesti, can atabileceğim sevinçleri benden esirgedi. Bu dün yada parlayabilmek için ölçüsüzce didinmem, harcadığım çılgınca enerji, gelecekte saygınlık kazanmak için katlandığım şeytani büyü, yaşamda toparlanma ya da içsel bir canlanma için boşa giden tüm çabalarım —tüm bunlar, zehirli olumsuzluğun tüm kaynaklarım içime akıtan bu dünyanın akıldışıhğı karşısında zayıf kaldı.
Ben dünyaya hiçbir şey veremem, çünkü benim tuttuğum yolun bir eşi daha yoktur: O da can çekişmenin yoludur. İnsanların kötü, kinci, iyilikbilmez ya da ikiyüzlü olmasından mı yakmıyorsunuz? Ben size can çekişme yöntemini öneririm; tüm bu kusurlardan bir süreliğine uzaklaşmanızı sağlayacaktır.
Yaşamı kökünden temizleyebilmek için tüm dünyaya can çekiştirebilseydim keşke! O zaman, yaşamın kökünü sönmek bilmeyen, cayır cayır alevlerle sarardım, onu yok etmek için değil, farklı bir özsu, farklı bir ısı kazandırmak için.
O korkunç duyguyu tattınız mı; eridiğinizi, direnciniz tümüyle kırılınca bir dere gibi akıp gittiğinizi, varlığınızın tuhaf bir biçimde sıvılaşarak geçersiz kılındığını, her türlü özdekten yoksun kaldığım duyumsadınız mı hiç? Burada anlaşılmaz, belli beürsiz bir duygudan değil; apaçık, acı veren bir duygudan söz ediyorum. Yalnızca bedenden kopmuş, sanrılı bir biçimde yalıtılmış başınızı duyumsayabilmekten!
İnsanın kendi yıkımı karşısında altüst olması, düşünememesi ya da hareket edememesi, dondurucu karanlıkların altında ezilmesi, bir gece sanrısına kapılmışçasma yolunu şaşırması ya da vicdan azabıyla boğuştuğu anlarda olduğu gibi terk edilmiş olması, yaşamın olumsuz sınırına, en son yanılsamayı da yok edecek aşın ısıya eriştiğini gösterir. Can çekişmenin gerçek anlamı da bu bitkinlik duygusunda açığa çıkacaktır:
Özünde, can çekişmek, yaşamla ölüm arasındaki sınırda işkence görmek demektir. Ölüm de yaşama içkin olduğu için, yaşam neredeyse bütünüyle bir can çekişmedir. Bense, yalnızca yaşamla ölüm arasındaki bu kavgada, insanın bilinçli bir biçimde acıyla ölümü yaşadığı en dramatik evreleri can çekişme anlan olarak niteliyorum.
Ölmek istiyorum, ama bunu istediğim için pişmanım: İşte kendisini hiçliğe kapıp koyuveren herkes bunu duyumsar. Olabilecek en sapkın duygu ölüm duygusudur. Bir de sapkın ölüm takıntısı yüzünden uyuyamayan insanları düşünün! Kendime ilişkin, bu dünyaya ilişkin bilincimi bütünüyle yitirmeyi nasıl da isterdim!
Uykusuz geçen sayısız geceden sonra aynaya bakmanın verdiği o akla sığmaz doyum duygusunu hiç tattınız mı? Gecenin her anım duyumsadığınız, dünyada yapayalnız olduğunuz, tarihin temel dramım yaşadığınızı düşündüğünüz uykusuzlukların işkencesini çektiniz mi? O anlarda, tarihin anlamı kalmaz, yok olur; çünkü içinizden korkunç alevlerin yükseldiğini duyarsınız, yaşamınız gözünüze can çekişmenizi görmek için doğmuş bir dünyada biricik görünür
İnsanlar aralarından bazılarının neden deliliğe yazgılı olduğunu, onları kaosa sürükleyen, bilinç açıklığının göz açıp kapayıncaya dek yok olduğu bu amansız alın yazısının neden kaynaklandığım asla anlayamayacaklar.
Her türlü delilik organik mizaca ve duruma bağlıdır. Delilerin çoğu bunalımlı kişilerden oluştuğu için bunalımlı delilik şen şakrak, taşkın coşkudan ister istemez daha yaygındır. Onlarda kara melankoliye o kadar çok rastlanır ki, hemen hemen hepsi intihara eğilimlidir. İntihar: Kişi deli olmadığında ne denli güç bir çözüm!
Ben tek bir koşulda aklımı yitirmek isterdim: Şen şakrak, çevresine neşe saçan, sorunsuz, takıntısız, sabah akşam güler yüzlü bir deli olacağımdan emin olmalıyım. Parlak coşkulara bayılsam da istemezdim onlardan, çünkü arkalarından her zaman çöküntü gelir.
Kimi sorunlar, bir kez derinleştikten sonra sizi yaşamda yalnızlaştırır, hatta yıkar: Ondan sonra, ne yitirecek ne de kazanacak bir şeyiniz kalır.
Düşünmenin hazzı için düşünen kişinin karşısında, yaşamsal bir dengesizliğin etkisiyle düşünen kişi vardır. Ben kan kokan, et kokan düşünceyi severim, şehvetli bir coşkunluktan ya da sinirsel bir çöküşten kaynaklanan bir akıl yürütmeyi boş bir soyutlamaya bin kez yeğlerim.
Ölüm bilincinde bir sapkınlık, eşsiz bir düşkünlük vardır.
Dünyayla aramızdaki uçurum gittikçe büyüyünce, insan kendisine dönüp, kendi öznelliğinde ölümü keşfeder.
Bunalımdaki kişide, ölümün içkinliği duygusu bunalıma eklenerek, huzurla dengenin sonsuza dek dışlandığı sürekli bir kaygı ortamı yaratır.
Çoğu insan kendi içinde boy gösteren ağır can çekişmenin bilincinde değildir; onlar ancak hiçliğe kesin olarak geçişten önceki can çekişmeyi bilirler. Yalnızca o can çekişmenin varoluşla ilgili birtakım önemli şeyleri açığa çıkaracağım düşünürler. Ağır, açığa çıkancı bir can çekişmenin anlamım kavramak yerine, her şeyi sondan beklerler. Ama son onlara pek bir şey göstermeyecektir: Yaşadıkları gibi şaşkın şaşkın ölüp gideceklerdir.
Ne varoluşta ne de hiçlikte kurtuluş olduğuna göre, boynu altında kalsın bu dünyanın da sonsuz yasalarının da!
Her uç durum yaşamdan türer, yaşam onun aracılığıyla kendini kendine karşı savunur. Olumsuz durumlardan kaynaklanan sınırların aşılmasına gelince, o bambaşka bir anlam bir kazanır.
Yorgunluk sizi yaşamın alışıldık yüksekliğinden aşağılarda yaşatır, size yalnızca yaşamsal gerilimlerin ön sezisini verir. Dolayısıyla, melankolinin kaynağı yaşamın bocaladığı, sorunsal olduğu bir bölgedir.
Melankolide insan dünyanın tadım çıkarmak için değil, yalnız kalmak için kanatlanır. Yalnızlık melankolide nasıl bir anlam kazanır? Gerek içsel, gerek dışsal anlamda sonsuzluk duygusuna bağlı değil midir? Melankolik bakış sınırsızlık perspektifi olmaksızın düşünüldüğünde anlamsız görünür.
Kendi içimde ölen şeyi, benliğimin ölü parçasını özlerim. Yalnızca gerçekliklerin hayaletini, geçmişte kalmış deneyimleri edimselleştiririm, ama bu da ölü parçanın ne denli önemli olduğunu göstermeye yeter. Özlem, içimizde yol açtığı değişimler aracılığıyla, gizliden gizliye bizi yok oluşa sürükleyen zamanın şeytani anlamım açığa vurur.
Uçurumlar var, var uçurumlar diyorum ben, insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında. -Nilgün Marmara-
Sevdiğiniz biri ortadan kayboluyor ve siz onun başına ne geldiğini hiç bilemiyorsunuz, varın düşünün! insan deliye döner! -Milan Kundera-
Hemencecik kaynaşıvermiştik, çünkü ikimiz de tutunamayanlardan, ömür boyu hep "dışarıda" kalanlardandık. -Aslı Erdoğan-
O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. -Yaşar Kemal-
Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun
sizden uzakta geçen zamanını belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz.
Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş sorunlarınızın
neticesidir. İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size
kazandırdığı parlak tecrübe... -Umay Umay-
Herkesin kendine yakın bulduğu, diğerlerine tercih ettiği konuşmalar
vardır. Ve çok defa beklenmedik bir anda, unutulmuş ıssız bir köşede
rastlanılan bir insan, sıcacık konuşmasıyla insana benliğinin bozuk
yollarını, sığınılacak bir köşeciği, zamanı, insanların aptallıklarını,
yalancılıklarını unutturabilir. -N.V. Gogol- Başkalarının gözünde, olduğunu sandığım kişi değil idiysem, ya ben kimdim? -Luigi Pirandello-
Neden en iyi insanlar bile sanki hep başkalarından bir şeyler gizler, hep susar? Sözlerinin yel olup gitmeyeceğine emin olduğun zamanlarda bile neden yüreğinden geçenleri dosdoğru söylemezsin? Herkes olduğundan daha ketum görünüyor, sanki hemen dile getirirlerse duygularının zedeleneceğinden korkuyorlar... -Fyodor Dostoyevski-
Haklısınız, suskunluğu sağır edici onun.
İlkel ormanların sessizliğidir bu, ağzına kadar yüklü olan. Bizim o
suskun dostumuzun uygar dillere surat asmakta inat etmesine şaşıyorum
zaman zaman. -Albert Camus-
Biz, olmadığımız şeyiz, hayat kısa ve hazin. Gecenin içinde dalgaların
sesi, gecenin kendi sesidir; ve kim bilir kaç insan ruhunun derinlerinde
duymuştur onun, derinlerde çoğalan boğuk köpük sesleriyle
yankılandığını, karanlıkta paramparça olan umut gibi! Elde edenler ne
çok gözyaşı döktü, başaranlar ne çok gözyaşı yitirdi! Deniz kıyısında
gezinirken gecenin sırrını, uçurumun içyüzünü gördüm bütün bunlarda. Ne
çok insanız yaşayan, ne çoğuz kendini kandıran! -Fernando Pessoa-
Bazı kadınlar yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait
olamazlar. Onlar zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele.
O kadınlara yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait
kılarsan... Ölüverirler. Çünkü onlar kuş gibidirler. Böyle uçucu kadınlar,
tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaptıklarında düşeceklerini pek
iyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendilerini en sevdiklerinden bile
korumak mecburiyetindedirler. Kendilerini durdurup öldürüverecek şeylere karşı
dikkatli olmaları gerektiğini –her nasılsa- bilirler. Onlar, insanı ancak
frensiz bir seyahate davet edebilirler. Zira fren yaparlarsa artık onlar, o
kadınlar değiller. Bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizler. Kanatlarının altına
rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi, rüzgârsız kaldığında bir lokma ete
dönüşen kadınlar... Ve adamlar, ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar
sanırlar. Bilir misiniz? Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce
kuşların kanatlarını biraz kırarlar... Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü
kadar uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler. -Ece Temelkuran-
Herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duvara
çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden
uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Ben de o günlerde bir yerde
çakıldım işte. Ama tam nerede bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim
bunu. -Emrah Serbes-
Tanıdığım en güzel insanlar; Yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybetmeyi yaşamış ve en diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendilerine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla / şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar, onlar oluşurlar. -
Elisabeth Kübler-Ross-
Umudumu yitirdim. Artık,
yapılabilecek en iyi şeyin, sayfalarrı anılarımla doldurmak olduğunu
düşünüyorum. Neye yarayacaksa! Yaşadıklarım, yazdıkça kim bilir nasıl
bir şeye dönüşecek! Abartacağım, yalan söyleyeceğim, unuttuklarımı
anımsıyormuş gibi yapacağım. Sonunda, hikayemi bir başkası yaşamış gibi
olacak. Kendimi, sözcüklerin arasında, cümlelerin içinde başka biri
olarak bulacağım. Yalanlarıma inanacağım.
Bir zamanlar çocuk olduğuma inanamıyorum. Büyüdüğüme de inanamıyorum.
İşe giden, işten dönen, içine kapanık, sessiz adamı sokakta görsem
tanımam. Siz tanır mısınız? -Hüsnü Arkan-
Her
gün birlikte yaşadıkları yılları düşündü. Nasıl bu duruma geldik Selim?
Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi
yaklaştıran? Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım? Sen olmadan seni
nasıl öğrenmeliyim? Belki de, bu kısa huzursuzluğu duyduğum için,
dantelin kıvrımlarından gözümü bir türlü ayıramadığım için benimle
övünürdün. Koca ayı, derdin, düşünür gibi bir halin var. Dikkat et
midene dokunur sonra. Zarar yok; yaşasaydın da beni yerin dibine
batırsaydın. Bin kere esir alsaydın beni, Selim! Öyle durma hiç
konuşmadan. Ağır bir söz söyle; utandır beni. Söyle, de ki: bin tane
kitap okumak gerek. Geceleri de uykusuz kalınacak. -Oğuz Atay- Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok
burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır
okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın. Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,
aklında bulunsun. Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak: sen şahane bir
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N' olcak ki,
bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat
midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube 'dan müzikler. Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına
yandığım, kırkına birden deva olsun... -Birhan Keskin-
Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum, hem de yalnızlıktan.
Seyahat eden, büyük kentlere gidip gelen bu insanlara özlemle bakıyorum. “Bir gün uzak dünyaları ben de tanıyacağım,” diye geçiyor içimden.
Tanrı’nın var olup olmadığını düşünüyorum. Tanrının var olmayacağına inandığım geceye dek, ona hepimiz için uzun uzun yakarıyorum. Artık yakarmama gerek kalmadı. İstediğimi düşünebilirim.
Bizi bıraksalar. Ben onun dizlerine yatsam. İçgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. Birbirimizi sevsek. Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek. Ana karnındaki çocuk gibi.
Yatakta uykuyu her zaman aradım. Çevredeki tüm sesleri duydum ve ışıkları gördüm. Hastanelerin sessiz gecelerinde bile ilerideki çocuk kliniklerinden gelen çığlıkları işitip, uyuyamadım.
Babamla annem arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yok gibi. Annem onu erkek olarak hiç sevmediğini her davranışıyla belli ediyor. Bütün küçük burjuvalar gibi, sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine. Her sabah ve her gece öylesine sevgisiz ki.
Her gün geçtiğim için mi, yoksa boşluktaki duyguları yansıttığı için mi, yoksa herkes sözünü ettiği için mi, hep Sisler Bulvarı’nı okuyorum. Bekleyen gemiler. Uzak limanların özlemi. Düşlenen, erişilemeyen sevgililer.
Arabulucu filminde çocuk, konuk olduğu aristokrat malikanesinin geniş tahta merdivenlerinden yukarıdaki odasına koşuyor. Yalnız kaldığı an, perdeleri aralıyor. Gökyüzüne bakıyor. Ay bulutlar arasında. İyice belirgin. Dünya ve evren nasıl bir bilmece. Aynı çocuğun baktığı ay gibi. Boşlukta.
Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.
Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak.
— Tanrı yok ki! diye onu kızdırıyoruz. — Tövbe deyin, tövbe deyin. Yanacaksınız!
Bunni eski giysileri çok seviyor. Hiç yeni giymiyor. Altmış yıl süresince önemli günlerde bohçadan çıkarıp giydiği bir yeşil ipekli giysisi var. Gözleri gri mavi. Yüzü bumburuşuk. Yetmiş yıldır hiçbir erkekle yatmadı. Yaşamayı seviyor. En çok kendi cenaze törenini merak ediyor.
Dünyaya alaylı bir yaklaşımı var. Durmadan sigara içiyor.
Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler
Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. Yaşam yalnızca sokaklarda.
Hiç düşündünüz mü? Ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? Ölen bir okula gidebilir misiniz? Ölen bir evde uyuyabilir misiniz? O yıllar öldü. O yılları bize öldürecek biçimde yaşattılar.
İçimdeki kıpırdanışları dinliyorum. Bir şeylere açılmak, bir yerlere koşmak, dünyayı kavramak istiyorum. Dünyanın bize yaşatılandan, öğretilenden daha başka olduğunu seziyorum. Oysa o yıllarda bu kaygılara çözüm getirecek hiçbir olgu yok. Yönetime karşı bir direniş başlamış. Soygundan, antidemokratik eylemlerden söz ediliyor... Ama yaygın olan yalnız varoluşçuluk. Marmara’nın gri mavi boşluğuyla bağdaşan varoluşçuluk.
Eve dönmek istemiyorum. Kentin uğultuyla yaklaşan akşamında herhangi bir yerde olmak istiyorum. Ama kararan gökyüzüyle birlikte, evin sönük ışıklarına, gerilimli, rahatsız havasına dönmek zorundayım.
Bekleyiş. Kıskançlık. Heyecan. İlk dansa kalkış. Sarılmanın sevinci. Kaçamak öpüşmelerin tadı. Bu erkeklerle aynı dünyanın insanları değiliz. Onları mutlu kılan araba, ev, müzik, deniz motoru, yaz akşamları özel kulüplerde, büyük ağaçlar altında düzenlenen bahçe partileri ve bedenlerinin geçici diriliği. Gençliği.
Ben büyük bir erkek kadın ayrımı yapmıyorum. Önemli olan yanındaki insanın sıcaklığı ile kendi bedenini birleştirmek, ikisinin kaynaşması.
Dünya hızlandı. Beynim kafamdan uçuyor. Beynimle düşüncelerimi sınırlamam olanaksız. Beynim uzaya atılmış gibi. Uyuyamıyorum. Kafamın içinde durdurulmaz bir düşünce akımı var. Uyutun beni
Büyük bir coşkuyla başlayan hastalık, beni Ankara’dan İstanbul’a getirmiş, büyük kentin ortasındaki sinir hastanesinin bu sevimsiz odasına sokmuştu. Yirmi dört yaşımda girdiğim bu odada büyük coşkularım, duyarlılığım, düşüncelerimin sınır tanımaz özgürlüğü, korkusuzluğum beş yıl süreyle elimden alınacaktı.
Kardeşinin çektiği acıları biraz olsun duyuyor musun? Görüyorsun işte. Hastalar ancak günlük yaşam içinde, yakınları arasında, davranışlarına hasta denilmeyen insanlar arasında iyi edilebilirler. Çünkü sinir hastalığı da bulaşıcı bir şey. Hem öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebilir. O zaman gücün varsa kurtar kendini. Ne ilaç, ne şok.
Karanlık, uzun geceler vardır. Kapalı gözlerle uzandığım. Birkaç saatin bana ait olduğu karanlıklar. Bazen fırtına sesi işitilir. Bazen pancurların çinkolarına gür yağmur damlaları çarpar. İçime dek gelir yağmurun coşkusu, ıslaklığı. Çoğu kez sokak köpekleri havlar. Köpek havlamaları, bir köyde, ya da orman kıyısında bir evde yattığım duygusunu uyandırır bende. Hiç bitmesin isterim havlamaları. Sabah kalkınca bahçeye, kıra çıkayım isterim. Yazı yazarım bu saatlerde. Uzun uzun. Hep düşüncelerle yazmaktır bu. Kalkmak isterim. Kalkarsam, denize vuran ışıkların parlaklığını görürüm. Ve ağaçların koyu gölgelerini. Evler, geceden daha karanlıktır. Bazı odalarda ışık yanar. Uyandığımda yitmiştir yazdıklarım.
Düşünüyorum. Ne iyi, ne de kötü düşünüyorum. Salt düşünce.
Neden bunalımları çözümleyemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikâh imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar? Erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.
Coşkuyla başlayan hastalık, yerini büyük bir durgunluğa bırakıyor. Bu dayanılmaz sessizlik ve isteksizlik, eylemsizlik ne? Uyanır uyanmaz saplantılarla başlıyor gün. Yataktan hiç çıkamıyorum. Duyduğumu, okuduğumu, gördüğümü kavrayamıyorum. Kafamda hep saplantılar. Kendimi sürüklüyorum. Aynı korkunç sıkıntıyla. İnsanlar arasına. Çünkü yerim, insanların arası. Sabah uyanınca, günün boşluğu korku veriyor bana. Eski dostlarımı arıyorum.
Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında coşku delilik derecesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor. Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor. Düzenli yemek yiyiyorlar. Duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları. Onlar işlerine inanmış. Onlar “başkaldırmayı” savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.
Ben: benim. Yirmi beş yaşındayım. Kadınım. Coşkuyla gelen deliliğin ikinci bölümünü yaşıyorum. Arada durgunluğun acısını çektim. Yıllar sonra narkozla birlikte elektroşok verildiğini anlıyorum. Hastaneden çıkınca her şey büsbütün allak bullak oluyor. Kavramlar karışıyor. İnsanları tanıyamıyorum. İyi tanıdıklarıma: — Sen kimdin? Anımsıyamıyorum, diyorum. Şimdi gene evdeydim. Kendim hakkında karar vermekten yoksunum. Sanki bir eşyayım. Konuşup, fısıldaşıp, istedikleri yere koyuyorlar beni. Derin bir uykudan uyandırılıyorum. Sevdiğim insanlar gelmiş.
Düşüncelerimde bir açıklık var. Doyumsuz yaşamı kucaklamak istiyorum.
Yaşam, mutlak tutkularla dolu. Yaşamı sevmekle birlikte ölüme alışmak da büyüyor, gelişiyor. Güzellikler kazanıyor. Bu sevgiyi nasıl rahatlıkla uğurluyorsam, yaşamı da o denli rahat, o denli güzel uğurlamalı. Sevgilerimi doyumla devretmeliyim. Esintilerin yumuşaklığı, Akdeniz yağmurunun yoğunluğu gibi.
Kahvede arkadaşlar birbirini bekliyor. Onları seviyorum. Hepsi ülkenin acılarını duyan, düzenin değişmesi için çaba harcayan insanlar.
Bir ülkede kafeterya açılmasını bile revizyonizm diye adlandıran, katı, gerçekle bağdaşmayan bir toplumcu düşüncenin savunucuları. İleride bürokrat ya da teknokrat ve küçük burjuva aile babaları olacaklar. Devrimcilikleri gençlik, üniversite yıllarında kalacak. Batı kültürüyle, çağların yadsınmayacak bu kültürüyle toplumcu kültürü gereğince bağdaştıracak bir kuşak da yetişecek elbet.
Yıllar, olaylar beni hiç yıpratmamış, aksine duygularıma yön vermiş. Güzelin, bir insanı sevmenin, bir insanın tenini okşamanın, bir insanla birleşmenin kutsallığını, bu kutsallığın tadına varmayı öğretmiş bana.
Birbirimizden hep uzağız. Her gece birlikteymiş gibi yatıyoruz. Hep birlikte olmak istiyor gibi yatıyoruz.