Çaba sarf etmek bir suçtur, çünkü her eylemle bir düş ölür. -Fernando Pessoa-
Onu
yargıladığım falan yok benim. Onun haklı güvensizliğini
değerlendiriyorum ve bunu onunla seve seve paylaşırdım, eğer benim
iletişimci doğam, gördüğünüz gibi, buna karşı gelmeseydi. Yazık ki
gevezeyim ve kolayca bağlanıyorum. -Albert Camus-
Dean'i daha yakından tanımak istemem, yazar olduğum için yeni deneyimlere ihtiyaç duymamdan ya da kampüsteki yaşantımın tekdüzeleşmesinden değildi, karakterlerimizin farklılığına rağmen onun, nasıl bilmiyorum, bana uzun zaman önce kaybettiğim bir erkek kardeşimmiş gibi gelmesindendi. -Jack Kerouac-
Bu
bir yaşam, öyle değil mi? Bazı başarılar ve bazı hayal kırıklıkları.
Benim için ilginç bir şey oldu yaşam, gerçi başkaları, yaşamı bu kadar
ilginç bulmasalar şikâyet etmezdim ya da çok şaşırmazdım. -Julian Barnes-
Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı. Bundan gözlerimdeki kayalık, İçimdeki serseri buzullar. Dürtme içimdeki narı, Üstümde beyaz gömlek var.. -Birhan Keskin-
Bir
anlığına hayal meyal beliren görüntü bana mı aitti? Ben tam da böyle
miyim; dışarıdan bakıldığında -yaşarken- yani kendimi düşünmediğim
zamanlarda böyle miyim ben? Demek ki başkaları için, tanıdığımı sandığım
ben değil, kendisini aynanın yansımasında ele veren o yabancıyım: İlk
bakışta benim dahi tanıyamadığım o kişiyim. Bir anlığına beklenmedik
şekilde görmemiş olsam, yaşadığını göremeyeceğim o yabancıyım ben.
Yalnızca başkalarının görüp tanıyabileceği, benimse göremeyeceğim bir
yabancı.” Ve işte tam o anda, kendi kendime beni çaresizliğe
sürükleyecek o sözü verdim: İçimde olup da benden kaçan, bir aynanın
önünde durup da yakalamaya çalışnğım anda hemen tanıdığım ben oluveren,
başkaları için yaşayan ve başkalarının yaşarken görebildiği, benimse
asla görmediğim o yabancının izini sürerek yaşayacaktım. Ben de onu
başkalarının görüp tanıdığı gibi görmek ve tanımak istiyordum. -Luigi Pirandello-
Bu
son haftalarda değişen bir şeyler oldu. Ama neredeydi bu değişme?
Temelsiz, soyut bir değişme. Acep ben miydim değişen? Ya ben değilsem? O
zaman bu oda, bu kent, bu doğa değişti; arayıp bulmak gerek. Sanırım
değişen benim: bunu anlamak güç değil, hoş da değil elbette. Başka
çıkar yolu yok, bu değişmelerin benden olduğunu kabul etmem gerekiyor.
Bir şey daha var: çok az düşünen bir adam oldum. Bir yığın küçük küçük
değişimler, ben farkına varmaksızın bende birikip toplanıyorlar, sonra
günün birinde, gerçek bir ayaklanma biçiminde patlayıveriyorlar. Ve
sonunda, karşıtlıklar, tutarsızlıklarla dolu bir görünüm veriyorlar
yaşantıma. -Jean-Paul Sartre-
Onun, bu insanlar ve bu çeşit gezintilerle ilgilenmediğini, oyunlara
katılmakta güçlük çektiğini ve bu uyuşmazlığından ıstırap duyduğunu
anlamak için bu sözleri işitmeye ihtiyaç yoktu. Sıkıntısını artık
gizleyemiyordu. Kendi de bilmeden bir kurtarıcı arıyordu.
Sıkılganlığının geçmesi için ona yardım etmek istedim. Onun gibi,
suratımı asarak yanına yaklaştım, konuşmaya başladım. ‘Benim gibi bu
eğlentiye yanlışlıkla gelmediğinize göre, beni anlayacağınızı
sanmıyorum,’ dedi. Yere bakarak konuşuyordu. Yüzüme bakmaya cesareti
yoktu. Birden, başını kaldırarak: ‘Yıllardır, bir genç kız yanıma
yaklaştığı zaman, ona söyleyeceğim acı ve alaylı sözler hakkında o kadar
hayal kurdum ki siz bütün bunların ağırlığına dayanamazsınız,’ dedi.
‘Ben de söylediklerimden hemen pişmanlık duyarım. En iyisi hiç
konuşmamak. Bakın, burada canlı ve neşeli bir sürü genç adam var. Onlar
sizi daha iyi eğlendirebilir.’ Ben, gene suratımı asarak, onunla
konuşmak istediğimi söyledim. Teselli ye muhtaç üzüntülü genç adam
rolünü beğenmiyormuş. ‘Ben sizi bu durumda görmüyorum,’ dedim. ‘Herkes
kadar canlı olduğunuzu sanıyorum.’ ‘Kadınlar insanda....’ dedi. Durdu.
‘Bernard Shaw’u okudunuz mu?’ Bir süre otların arasında yürüdük
konuşmadan. Durdu, ilk defa gözlerime bakarak: ‘Ben, böyle bir
karşılaşma için çok daha iyi birşeyler yapabileceğimi sanıyordum,’ dedi.
‘Kendimi hayal kırıklığına uğrattım.’ -Oğuz Atay-
Sıradan basit bir günün uğruna, hiç dua etmemiş, hiç yalvarmamıştım...
Dean Moriarty'nin gelişiyle hayatımın "yolda" diyebileceğimiz bölümü başladı. Öteden beri batıya gidip ülkeyi tanıma hayalleri kurardım, bir türlü gerçekleşmeyen belirsiz planlarım vardı. Dean bu iş için eşi bulunmaz biriydi, çünkü yolda doğmuştu
Benim birazını anladığım, kendisinin ise hiç anlamadığı şeyler söyledi. O küçük şirin kız görüntüsünün altında, hem inanılmaz derecede aptal, hem de korkunç şeyler yapabilen biri vardı.
Benden ne kadar çok şey öğreniyorsa ben de ondan o kadar çok şey öğreniyordum.
Yoldaş, sana elimi veriyorum!
Paradan kıymetli sevgimi veriyorum,
Vaazlar yerine ya da yasalardan önce, kendimi veriyorum,
Sen verecek misin kendini bana? Çıkacak mısın benimle yolculuğa?
Bağlı kalsak mı birbirimize, yaşadığımız süre boyunca?
-Walt Whitman- Yapılacak ne çok şey var! Yazılacak ne çok şey var! Edebiyatın koyduğu yasaklar gibi, dilbilgisinin verdiği korkular gibi, yazı yazmaya musallat olan bütün o şeyleri, bütün o kısıtlamaları aşıp yazmaya başlamak bile ne büyük iş! Kendini öyle hararetli ifade ediyordu ki, otobüsteki herkes "Kim bu aşka gelmiş çatlak?" diye etrafına bakınıyordu. Onlar dansedip eğlenirken ben de ilgimi çeken insanlar sözkonusu olduğunda hep yaptığım gibi peşlerinden sürükleniyordum.,Çünkü benim adam dediklerim sadece çılgınlardır, yaşama çılgınları, konuşma çılgınları, çok şey isteyen, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen tipler.
Dean'i daha yakından tanımak istemem, yazar olduğum için yeni deneyimlere ihtiyaç duymamdan ya da kampüsteki yaşantımın tekdüzeleşmesinden değildi, karakterlerimizin farklılığına rağmen onun, nasıl bilmiyorum, bana uzun zaman önce kaybettiğim bir erkek kardeşimmiş gibi gelmesindendi
Otostop yapmanın en büyük derdi, sayısız insanla konuşma zorunluluğudur, şoförün sizi aldığına pişman olmamasını, hatta eğlenmesini sağlama zorunluluğudur. Bu sefer yorgun ruhumu biraz olsun dinlendirebilecektim.
Güneş kızarmaya başlarken uyandım. Bu, hayatımın en değişik, en garip ânıydı: kim olduğumu bilmiyordum, evimden uzakta ve yol yorgunuydum, daha önce görmediğim ucuz bir otel odasında yatıyordum. Dışardaki buharın ıslığını, otelin eski tahtalarının gıcırtısını, yukarı kattaki ayak seslerini, bütün kederli gürültüleri işitiyordum. Çatlamış yüksek tavana baktım. Yaklaşık onbeş saniye kim olduğumu hatırlayamadım. Korkmuyordum, sadece başka biriydim, bir yabancı. Ve tüm hayatım hayaletlere, ruhlara aitti.
Ondan hoşlanmıştım galiba. Sonradan kanıtlayacağı gibi iyi biri olduğundan değil, her şeye hevesli olduğundan
Kafamızdan geçen her şeyi tam bir dürüstlük ve bütünlükle birbirimize iletmeye çalışıyoruz.
İki kişinin ruhları hakkında dürüstçe yaptıkları gerçek konuşmaları kastediyorum, çünkü hayat kutsaldır ve her ânı değerlidir.
Sevgilisini elinden aldığım için beni yıllardır suçluyordu, ama mesele bu değildi, sözkonusu olay sayesinde birbirimize kopmamacısına bağlanmıştık. Bu herif çok vefalıydı ve beni cidden seviyordu, Tamı bilir neden?
Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya?
Remi bir daha benimle konuşmayacaktı. Bu korkunç bir şeydi, çünkü Remi'yi sahiden çok seviyordum ve onun ne kadar candan, ne kadar baba biri olduğunu bilen sayılı insanlardandım. Kırgınlığının geçmesi yıllar sürecekti.
Sövüp saydım. Karanlık gökyüzüne bakıp Tanrı bana daha iyi bir hayat ve sevdiğim insancıklar için birşeyler yapabilme şansı versin diye dua ettim.
Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.
Hayata babamızın çatısı altında her şeye inanan tatlı bir çocuk olarak başlarız, öyle değil mi?
"Niyetin ne? Niye yapıyorsun bana bunu?"
Nefret ettiği bir şeyden bahsederken gözlerinden öfke saçıyor, birden mutlu olduğunda bu öfkenin yerini ışıl ışıl bir sevinç alıyordu, vücudundaki her kasın yaşamak için seğirdiğim görüyordum.
Ne tip bir eş olur bu acaba, sorusunu kendime sormadan ilişki kurduğum kız olmamıştı hiç.
Gece hüzün doluydu, ama keyifliydi de.
Onun mutluluğundan başka bir şey düşünmüyordu.
Dean "Yıllardır ilk defa başbaşa kalıyoruz, dertleşebiliriz artık," dedi. Sonra da susmak bilmedi.
Bir keresinde halam, erkekler kadınlarının ayaklarına kapanıp af dilemedikçe dünya sükun bulmaz, demişti.
İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.
Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.
Yağmurlu bir akşamdı. Yağmurlu akşamın efsanesi. Dean'in huşudan gözleri dışarı uğramıştı. Bu delilik bir yere varmayacaktı. Bana ne olmuştu peki? Hemen aydım: Dean'in New York'tan aldığı çaydan tüttürmekteydik ne zamandır. Her şeyin açıklığa kavuştuğunu düşündürtmüştü bana. Her şeyi bildiğiniz, her şeyin ebedi olarak hükme bağlandığı anı yaşatmıştı.
"Bütün gün evde oturmaktaki amacınız ne, bilmek istiyorum. Bütün bu konuştuklarınız ne? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?"
"Boşverin şimdi bunları da dinleyin, hepiniz, her şeyin güzel olduğunu, dünyada dert edecek bir şey bulunmadığım kabul etmeli ve HİÇBİR ŞEY hakkında GERÇEKTEN kaygı duymadığımızı ANLAMAK bizim için ne demek bilmeliyiz. Haksız mıyım?" Haklıydı.
Kadınlara bayılıyorum! Bayılıyorum! Bence hepsi şahane! Hepsini seviyorum!
Öğrendikleri, "hayatın gerçekleri" olarak kabul ettiği şeylerdi, yalnız gerektiği için değil istediği için de öğrendiği şeyler.
Bir defasında "Öldüğümüz zaman ne olacağız acaba?" diye sormuştum. "Ölmüşsen ölmüşsündür zaten," diye cevap vermişti.
hayatının konusuyla ilgileniyordu: yaşayan sokaklarda, gecenin sokaklarında olan şeylerle. O koltuğunda oturuyor; Jane de içkiler, martiniler getiriyordu. Koltuğundan düşen gölgeler hep yorgundu, gece de, gündüz de. Burası onun köşesiydi.
Jane delicesine, marazi sayılabilecek bir aşkla seviyordu bu adamı. Beraberliklerinde kabalık da yoktu, naz da yoktu, bizim asla anlayamayacağımız türden derin bir dostluk ve muhabbet vardı. Tavırlarmdaki o tuhaf soğukluk ve anlayışsızlık birbirlerine ince titreşimler göndermelerini sağlayan bir tür nüktedanlıktı aslında. Aşk her şeydir.
Çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi nehrini daha yakından tanımak istiyordum, ama olmadı, bir tel örgüye burnumu dayayıp uzaktan bakabildim ona ancak. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye.
"Allah kahretsin, anlamalıydım, daha önce de başıma gelmişti. Ah, ne zaman akıllanacağız?"
Arabayla uzaklaşıyor ve arkanıza bakıyorsunuz: insanlar düzlükte ufalıyor, ufalıyor ve nokta haline gelip kayboluyorlar. O anda hissettiğiniz, dünya bizi ezip geçiyor, her şeye veda ediyoruz duygusu değil midir? Ama biz gökyüzünün altında yeni çılgın maceralar düşlemekteydik.
Ah çocuklar, hafızam da kafam kadar iyi olsa, yaptıklarımızı en ince ayrıntısına kadar anlatırdım size. Ama zaman nedir biliyoruz. Her şey kendi kendine halloluyor.
Ne manyak herifti yahu! Hemen kanım kaynadı. Böylelerini çok iyi tanırım, beyinleri saat gibi çalışır, çetin cevizdir hepsi. Ne yazık ki vakit yok... vakit yok...
Marylou göz ucuyla Dean'i izliyordu, yolculuk boyunca tanık olduğum şekilde: sıkıntılı ve üzgün, onun kafasını kesip tuvalete saklamayı tasarlar gibi, kin ve pişmanlık dolu bir zaafla, kibirli, öfkeli, zincirlerinden boşanmış, yüzünde hem ona düşkünlüğünün getirdiği yumuşak tebessüm hem de ürkmeden edemediğim o uğursuz kıskançlık ifadesi, ona duyduğu aşkın asla meyva vermeyeceğini anlamış, onun erkekçe kendine yeterliliğini ve dalgınlığını yansıtan, sarkık çeneli, kemikli yüzüne baka baka, zaptedilmez bir deliyle beraber olduğuna inanmış
Nereye gidilir? Ne yapılır? Niçin? Uyumak en iyisi.
Dean nerde? Neden bizi arayıp sormuyor? Ona duyduğum güveni kaybediyordum.
Gördüğüm hayalleri anlattım ona. Dünyanın içinde elmadaki kurt gibi kıvrıla kıvrıla ilerleyen o dev yılandan bahsettim: bu yılan bir gün, soradan Yılan Tepesi adıyla anılacak bir tepeyi delip yeryüzüne çıkacak ve yüz mil uzunluğundaki gövdesiyle sürüne sürüne yol alırken ne bulursa yutacaktı. Şeytan'di bu. "Sonra ne olacak?" diye ciyaklayarak boynuma sarıldı Marylou.
Açlık ve acı abuk sabuk konuşmama yol açıyordu anlaşılan.
Artık kimsem yoktu. Hiçbir şeyim yoktu.
Hiç diz çöküp Tanrı'ya beni bağışla diye yalvarmadın mı? Üstüne bulaşmış pisliklerden arınmak için dua etmedin mi? Günahkarsın sen oğlum! Çek git buradan! Ruhumu rahat bırak, ne güzel unutuyordum seni, yaramı deşme. Hiç dönmemiş ol.
Kimbilir kaç kere ölmüş ve yeniden doğmuştum, ama hatırlamıyordum, çünkü hayattan ölüme ve ölümden hayata geçmek ürkütücü derecede kolay oluyordu, hiçliğe doğru sihirli bir hareket, o kadar, milyonlarca defa uyuyup uyanmak gibi, mutlak bir kayıtsızlık ve derin bir bilinçsizlikle. Ölümle doğumun dalgalanmaları, içsel zihnin durağanlığındandı, rüzgarın sakin, berrak, ayna gibi bir su birikintisine vurmasına benziyordu.
Kahrolmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden.
Heyecan vardı burada. Hava, hayal kırıklığı nedir bilmeyen, "beyaz elemler" nedir bilmeyen, hakikaten neşe dolu bir hayatın titreşimleriyle yüklüydü.
"Hayatım darmadağın. Sen ne alemdesin?" "Ne iyi, ne kötü. Ama birbirimize anlatacak milyonlarca şeyimiz var. Sal, oturup dertleşebileceğiz nihayet."
Herkes hakkında binlerce şey geçiyordu kafamdan.
Aynı görüntüler, aynı yargılar, aynı hayati kararlar, gerçeklerin bir anda bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıvermesi, yüreğine çökmesi, kabuslara yol açması, yaylım ateşi gibi. İşte o zaman keşfettim ki onu öldürebilirim, yani öldürecek kadar çok seviyorum. Eve koşup kafamı duvarlara vurdum.
Ama gene de kendimi çok iyi, çok mutlu hissediyorum, hatta hiç hissetmediğim kadar, hayatı seviyorum, güneşte oynayan o şeker veletleri seviyorum, sen geldin diye havalarda uçuyorum, can dostum Sal, hem biliyorum, her şey yoluna girecek.
Hayatı tanıyoruz Sal, yaşlanıyoruz, ikimiz de, yavaş yavaş, olup bitenleri kavramaya başlıyoruz. Hayatınla ilgili söylediklerini çok iyi anlıyorum.
Gözbebeklerim ne algılıyor? Mavi bir gökyüzü. Vefakar bir dost.
Utançtan gözlerim dolmuştu. Dean hâlâ bana bakıyor, ama artık beni görmüyordu. Belki de o anda arkadaşlığımızın dönüm noktasını yaşıyorduk, Dean benim onu ve çektiği sıkıntıları önemsediğimi farketmişti, karmakarışık ve sancılı zihninin biryerlerine oturtmaya çalışıyordu bunu. İkimizde de bir değişiklik olmuştu. Bende, birkaç yıldır aynı yolda yürüdüğüm, beş yaş küçüğüm biri için kaygılanma şeklinde, onda ise niteliğini ancak sonradan olacaklara göre çözebileceğim bir sıçrama şeklinde.
Tamamdı. O güne kadar yapmadığımız ve ahmaklık ederek uzak kaldığımız her şeyi yapacaktık.
bir süre burada yaşamış, sonra da ardında gönülsüzlükler, isteksizlikler bırakarak çekip gitmişti, ev bu gerçeğin hazin izlerini taşıyordu.
Onun sayısız günahlarından ötürü kaderin bönü, budalası, azizi haline geldiğini anladım birden. Senin kendinden ve o kahrolası eğlencelerinden başka şeye saygın yok.
O bir ASİYDİ. Kutsayan kaynak, kutsayan ruh. Bildiği neydi? Bildiği şeyi bütün gücüyle bana anlatmaya çalışmıştı, bu yüzden beni kıskanıyorlardı, onun yanında yer almamı, onu savunmamı ve bir zamanlar kendilerinin yapmaya çalıştıkları şeyi yapmamı -onun sözlerini içer gibi dinleyip anlamamı- kıskanıyorlardı. Bana baktılar. Bir yabancıydım ben..
Kimse için farkeder miydi? Biz burada, insanoğlunun lanetlenmiş sokaklarında yaşanan yoksul asi hayatının cehennemiyle uğraşıyorduk, o da bunun şarkısını söylemişti zaten.
Ah dostum! Ah dostum!
İnsanlar değişiyor, yıldan yıla, yemek yiyoruz ve her yemekle değişiyoruz.
Söylediklerimin hepsi kendime sapladığım bıçaklardı aslında.
Ah Dean, çok özür dilerim, daha önce hiç böyle davranmamıştım sana, beni biliyorsun, kimseyle sıkıfıkı olmaya alışkın değilim, ne yapacağıma, nasıl hareket edeceğime karar veremiyorum, her şey elimde bir pislik haline geliyor sanki, neyi nereye koyacağımı bilemiyorum,
"Elimde değil! Elimde değil!" dedim ona. "Bu iğrenç dünyadaki hiçbir şey benim suçum değil, anlamıyor musun? Böyle olmasını istemiyorum, olamaz, olmayacak!"
Gözle onu, insanoğlu nasıl değişiyor anla. Kahramanım çok garipleşmiş doğrusu!
"Sana müstahak. Ne diye konuşmadın onunla?" "Yapamazdım, yapamadım.."
Her şeyi bırakıp onun merhametine sığınırdım. Beni istemezse gidip kendimi dünyanın ucundan aşağı atardım. Dean'in iyice sapıttıktan sonra birden nasıl hiçbir şey olmamış gibi sakin ve aklı başında davranabildiğini gözlerimle görüyordum. "Senin yolun hangisi oğlum? Mübareklerin yolu mu, delilerin yolu mu, gökkuşağının yolu mu, gupinin yolu mu, yoksa her yol mu? Herkes için her yerde bir yol var nasılsa. Kim nerde nasıl?" Düşünsenize, bu uçurumun kenarında doğmuş, bu uçurumun kenarında büyümüş, hayata dair her şeyi bu uçurum temsil ediyor onun için.
"İnsanların ruhları kimbilir nasıl etkileniyor bundan! Kaygıları, değerlendirmeleri, arzuları kimbilir ne kadar farklı!"
"Bu sadakat, bu büyülenmişlik daha ne kadar sürecek?
"Evet, sil baştan sevgili dostum. Beni bekleyen bir hayatım var. Keşke yanında kalabilseydim. Dua et, geri geleyim."
"Seni çantanla rayların yanında dikilirken görünce incindiğimi hissettim. Sağ salim dönmen için dua ediyorum... Sal'la arkadaşının bizimle aynı sokakta oturmalarını yürekten isterim... Sana güvenmeme rağmen, aldığımız karara rağmen tedirginim... Sevgili Dean, yüzyılın yarısını geride bıraktık, öbür yarıda bizimle olman dileğiyle seni hasretle kucaklıyor, öpüyoruz."
Buraya neden gelmiş olduğunu bile bilmiyordu, beni özlemiş olması dışında.
Merhabalar, sevgili Momentos'la yaptığımız klasik sohbetlerin birinde blog ve buluşma konusu geçti. Onun önerisiyle İzmir buluşması yapalım dedik. Bu öneri daha önce İstanbul için geçmişti ama covid şu bu derken kimse yanaşmamıştı. Bu kez İzmir için düşündük. Tarih olarak 11 ağustos pazar gününe karar kıldık. O tarihte İzmir'de olacak olan ya da İzmir'de yaşayan blog dostları gelmek isterse sevgili Momentos iletişime geçebilir. 11 Ağustos Pazar saat 12:30 Agora Avm - Kahve Dünyası. İsteyen kendi
blogunda yer tarih vererek paylaşabilir... Gelecek olanlarla şimdiden görüşmek üzere.
Bu kitabı okurken, özellikle yarıdan sonra bazı yerlerde, aklıma gelen tek soru: Acaba Hakan Günday Kinyas ve Kayra'yı yazarken hiç bu kitaptan etkilendi mi? Kime göre neye göre durumu elbet bu, böyle düşünmeyenelerde vardır ama ben okurken 'anlatımda' benzer hissiyata kapıldım...
Fazla iyisiniz. Bu yüzden bardağımı sizinkinin yanına koyacağım.
Haklısınız, suskunluğu sağır edici onun. İlkel ormanların sessizliğidir bu, ağzına kadar yüklü olan. Bizim o suskun dostumuzun uygar dillere surat asmakta inat etmesine şaşıyorum zaman zaman.
Onun ağzından işittiğim nadir tümcelerden biri ya seçmek, ya seçmemek gerektiğini bildiriyordu. Neyi seçmek ya da seçmemek gerekliydi? Kuşkusuz kendisini. İtiraf ederim, bu açık yürekli yaratıklar çeker beni. Meslek ya da eğilim gereği, insan üzerinde çok düşündüğümüz zaman, primat maymunlara özlem duyduğumuz olur. Art düşünceleri yoktur onların.
Yüreğin belleği vardır... Yanında söylenenleri anlamaya anlamaya, sonunda kuşkucu bir karakter kazandı. Bu alıngan ciddiyet havası bundan ileri geliyor; sanki insanlar arasında bir şeyin aksadığından kuşkulanırmış gibi, en azından. Bu durum, kendi işini ilgilendirmeyen tartışmaları daha güç kılıyor.
Onu yargıladığım falan yok benim. Onun haklı güvensizliğini değerlendiriyorum ve bunu onunla seve seve paylaşırdım, eğer benim iletişimci doğam, gördüğünüz gibi, buna karşı gelmeseydi. Yazık ki gevezeyim ve kolayca bağlanıyorum.
Gelecekteki tarihçilerin bizim için ne diyeceklerini düşünüyorum bazen. Günümüz insanı konusunda bir tümce söylemek yetecektir onlara: Zina ediyordu ve gazete okuyordu. Bu güçlü tanımdan sonra konu biter, diyebilirim.
Benim mesleğim çifte yüzlü, o kadar, tıpkı yaratılış gibi. Söylemiştim, cezaevi yargıcıyım ben
Güvensizliği kabul etmeyen saf yürekli bir insan tanıdım. Barışçıydı, özgürlükçüydü, tüm insanlığı ve hayvanları aynı sevgiyle seviyordu. Seçkin bir ruh, evet, bu kesin.
Geceler boyunca yürüyorum, düş kuruyorum ya da ha bire konuşuyorum kendi kendime. Evet, bu akşamki gibi, biraz başınızı şişirmekten de korkuyorum
İşte, haklı yandaydım, bu da vicdanımın rahat olmasına yetiyordu. Doğruluk duygusu, haklı olmanın verdiği doyum, kendini değerlendirmenin sevinci, bayım, bizi ayakta tutan ya da ilerleten güçlü zembereklerdir. Tersine, insanları bundan yoksun ederseniz, onları ağzı köpüren köpeklere çevirirsiniz.
Cömert de sayılıyordum, gerçekten de öyleydim. Kendimden çok vermişimdir, herkesin önünde ve özel yaşamımda.
Adliyenin koridorlarında sırf adalet ya da acıma duygusuyla, yani bedava savunduğunuz bir sanığın karısının sizi durdurması, bu kadının onlar için yaptığınızı dünyada hiçbir şeyin ödeyemeyeceğini mırıldanması, ona yanıt olarak bunun çok doğal olduğunu, herkesin bunu yapabileceğini söylemeniz, hatta ona önündeki kötü günleri göğüslemek için bir yardım önermeniz, sonra da, kadının içini boşaltmasını kısa kesmek ve bunu tam dozunda bırakmak için zavallı kadının elini öpmeniz ve işi orada kesmeniz, inanın bana aziz bayım, hırslı bayağı insanlardan daha yükseğe çıkmanız ve erdemin artık yalnızca kendisiyle beslendiği o en yüce noktaya ulaşmanız demektir.
Hiç birdenbire yakınlık, yardım, dostluk ihtiyacı duyduğunuz olmadı mı?
Dostluk daha sadedir. Uzun sürelidir ve elde edilmesi zordur, ama bir kez de elde edildi mi, artık ondan kurtuluş yoktur, gereğini yerine getirmek gerekir. Hele hele hiç sanmayın ki, dostlarınız her akşam size telefon edip dostluk gereği o akşam intihara mı karar verdiniz ya da düpedüz arkadaşa mı ihtiyacınız var, dışarı çıkacak durumda mısınız diye soracaklar. Hayır, eğer telefon ederlerse, bu, sakin olun, yalnız olmadığınız ve yaşamın güzel olduğu bir akşam vakti olacaktır. İntihara ise daha çok onlar iteceklerdir sizi.
Dostu hapse atılan bir adamdan söz ettiler bana. Adam her akşam evinde yerde yatıyormuş, sevdiği kişiden esirgenen bir rahatlıktan yararlanmamak için. Kim, aziz bayım, kim yerde yatar bizim için? Yaşamı yeterince sevmiyor muyuz? Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi? Ağızları toprakla dolup hiç konuşmaz olmuş hocalarımıza ne kadar hayranızdır! Saygı o zaman çok doğal olarak gelir, belki de tüm yaşamları boyunca bizden bekledikleri o saygı. Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur. Özgür bırakır bizi onlar, zamanımızı rahatça kullanabiliriz.
Çoğu zaman kendisinden kaçtığım bir dostum vardı.
İnsan böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun: Kendini sevmeden sevemez. Gözleyin komşularınızı, şansınıza bir ölüm olursa binanızda. Onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken, örneğin kapıcı ölür. Hemen uyanırlar, koşturmaya başlarlar, bilgi alırlar, acınırlar. Taptaze bir ölü, gösteri başlar sonunda. Onların trajediye gereksinimleri vardır, neylersiniz, onların küçük aşkınlıklarıdır bu, aperitifleridir.
Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. Böylece karmaşa ve dram dolu bir yaşam yaratmıştı kendine. Bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu
Ah! Sevgili dünya! Şimdi her şey açık. Birbirimizi tanıyoruz, neye gücümüzün yettiğini biliyoruz.
Alçakgönüllülük bakımından üstüme yoktu gerçekten. Gösterişsizce kabul etmek gerekir ki, aziz hemşerim, hep benlik gururuyla dolmuşumdur ben. Ben, ben, ben, aziz yaşamımda hüküm süren ve her söylediğim şeyde işitilen nakarat buydu işte. Ancak övünerek konuşabilmişimdir ben, hele gizemi bende saklı bulunan o gürültülü ağzı sıkılıkla konuşuyorsam. Şurası bir gerçek ki, her zaman özgür ve güçlü yaşadım. Düpedüz, kendime denk hiç kimse görmemek gibi üstün bir nedenle, kendimi herkes karşısında özgür hissediyordum. Size söylediğim gibi, kendimi herkesten daha zeki saymışımdır, ama aynı zamanda daha duyarlı ve daha becerikli, seçkin nişancı, benzersiz sürücü, en iyi aşık saymışımdır
Doğru konuşalım: Unutkanlıklarımın övgüye değer olduğu da oluyordu. Dikkat etmişsinizdir, inancı, tüm hakaretleri bağışlamak olan insanlar vardır, bu hakaretleri bağışlarlar gerçi, ama hiç unutmazlar. Ben hakaretleri bağışlayacak kadar iyi bir yapıda değildim, ama sonunda onları unutuyordum hep. Benim kendisinden nefret ettiğime inanan biri, onu geniş bir gülümseme ile selamladığımı görünce apışıp kalıyordu. O zaman, yapısına göre ya bendeki ruh büyüklüğüne hayran oluyor ya da ödlekliğimi küçümsemeyle karşılıyordu, oysa bu davranışımın nedeni daha basitti: Adını bile unutmuştum adamın. İlgisiz ya da nankör kılan aynı sakatlık o zaman büyük ruhlu hale getiriyordu beni.
Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar!
Kendimde bir temsilcisini gördüğüm o gerçek ve zekâ dostu kişi olmuş olsaydım, seyircisi olan kimselerce unutulmuş bu serüven beni ne yönden etkilerdi? Olsa olsa, bir hiç için öfkelenmekle ve de öfkelendiğim için, hazırcevap olamadığımdan dolayı öfkemin sonuçlarına karşı duramamakla suçlanırdım. Bunun yerine, öcümü alma, vurma ve yenme arzularıyla yanıyordum.
Ben kadın düşmanlığını hep bayağı ve ahmakça bulmuşumdur ve tanıdığım hemen bütün kadınların benden daha iyi olduklarını düşünmüşümdür.
Aslında, hiç sevmemiş olduğum doğru değil. Yaşamımda hiç değilse bir büyük aşka tutulmuşumdur ki bunun da konusu hep ben olmuşumdur.
Kimileri, “Sev beni!” diye bağırır, ötekiler, “Sevme beni!” diye. Ama en kötü ve en mutsuzu olan bir bölümü de, “Sevme beni, yine de bana sadık kal!” diye
Alçakgönüllülüğün kural olduğu bir alan varsa, tüm beklenmedik yanlarıyla cinsellik değil midir? Hayır, yalnızken bile en kazançlı kim olacak oyunudur bu.
Tuhaf bir yorgunluğum var, ama konuştuğum için değil, salt daha neler söylemem gerektiğini düşündüğümden.
Ne demek istediğimi anlamıyor musunuz? Yorgunum, itiraf edeyim. Konuşurken ipin ucunu kaçırıyorum, dostlarımın övmekten hoşlandığı o zihin açıklığım kalmadı artık. Dostlarım diye de ilke olarak söylüyorum zaten. Artık dostlarım yok..
Ruhun gözleri, evet kuşkusuz, eğer bir ruh varsa ve onun da gözleri varsa! Ama işte, emin değilizdir, hiçbir zaman emin değilizdir. Yoksa bir çıkış yolu bulunurdu, insan kendini ciddiye aldırabilirdi en sonunda. İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. Hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onların kuşkuculuğunu hak edersiniz. Bu durumda, manzaranın tadına varabileceğimize ilişkin tek bir inanç bulunsaydı, inanmak istemedikleri şeyi kanıtlayıp onları şaşırtmak zahmetine değerdi. Ama kendinizi öldürüyorsunuz, o zaman size inanıp inanmamalarının ne önemi var: Siz orada değilsiniz kİ...
İnsanların sizin davranışınız hakkında ortaya koydukları nedenleri dinlemeye kalkışacağımızı hesap etmeden. Ben kendi payıma onların söyleyeceklerini şimdiden duyuyorum: “Kendini öldürdü, çünkü dayanamadı...” Ah! Aziz dostum, insanlar bulgulama bakımından ne kadar yoksul. Bir nedenden ötürü intihar edilir sanırlar hep. Ama iki nedenden ötürü de bal gibi intihar edilebilir. Hayır, onların kafası almaz bunu. O zaman insanın isteyerek ölmesi, kendisi hakkında vermek istediği fikre kendini feda etmesi neye yarar? Siz ölünce onlar bundan yararlanıp davranışımıza ahmakça ya da bayağı nedenler bulmaya çalışacaklardır.
ben yaşamı seviyorum, işte benim gerçek zaafım bu. Ben yaşamı öylesine seviyorum ki, yaşamdan başka şeyler için hiçbir imgelemim yok.
Kendimde yargılanacak bir yan olduğunu kavradığım andan başlayarak, onlarda da dayanılmaz bir yargılama eğilimi bulunduğunu anladım. Evet, eskisi gibi yine oradaydılar, ama gülüyorlardı. Ya da daha doğrusu, rastladıklarımdan her biri gizli bir gülümsemeyle bana bakıyor gibime geliyordu.
Dikkatim uyanınca, düşmanlarım olduğunu keşfetmekte güçlük çekmedim. Önce mesleğimde, sonra da toplum yaşamımda. Kimileri için, kendilerine hizmet etmiştim. Kimileri içinse, hizmet etmeliydim. Kısacası, bütün bunlar düzenin içindeydi ve ben bunu fazla üzüntü çekmeden keşfettim. Buna karşılık, şöyle böyle tanıdığım ya da hiç tanımadığım insanlar arasında düşmanlarım olduğunu kabul etmek bana daha zor ve acı geldi. Size birkaç kanıtını verdiğim saflığımla, beni tanımayanların, benimle düşüp kalktıkları takdirde beni sevmekten geri duramayacaklarını düşünmüştüm hep. Ama değilmiş. Özellikle beni çok uzaktan tanıyan, benim de kendilerini hiç tanımadığım kimseler arasında bana düşmanlık besleyenlere rastladım
Mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir.
Uzun zaman genel bir uzlaşmanın hayali içinde yaşamıştım, oysa her yandan yargılar, oklar ve alaylar yağıyordu üstüme, bense dalgın ve gülümser durumdaydım. Uyarıldığım gün bir açık görüşlülük geldi bana. Her türlü yarayı aynı anda aldım ve bir hamlede tüm gücümü yitirdim.
Tek savunma gösterisi kötülüktedir. O zaman insanlar yargılanmamak için yargılamaya koşarlar. Ne olsun istersiniz? İnsanda en doğal olarak bulunan fikir, ona doğasının derininden kaynar gibi safça gelen fikir, masumluğun fikridir.
Hepimizin durumu ayrıdır. Hepimiz bir konuda başvuruda bulunmak istiyoruz! Herkes, her ne pahasına olursa olsun, masum olmak dileğinde, hatta bunun için tüm insan soyunu ve Tanrı’yı suçlamak gerekse bile. Bir insanı zeki ya da yüce ruhlu kılan çabaları övmekle onu şöyle böyle sevindirirsiniz. Tersine, onun doğal yüce ruhluluğuna hayran olursanız, yüzü ışıldar. Buna karşılık, bir suçluya, hatasının doğasından ya da karakterinden değil, talihsiz koşullardan ileri geldiğini söylerseniz, size derinden minnet duyar. ahası, savunma sırasında ağlamak için bu ânı seçer. Ne var ki, doğuştan dürüst ya da zeki olmakta bir meziyet yoktur. Nasıl ki doğuştan suçlu olmakla koşullar gereği suçlu olmak arasında sorumluluk bakımından fark yoktur kuşkusuz.
Zenginlik insanı hemen verilecek yargıdan bağışık tutar, sizi metrodaki kalabalıktan ayırıp nikel kaplanmış bir arabaya kapatır, korunaklı geniş park yerlerinde, yataklı vagonlarda, lüks kamaralarda tecrit eder. Zenginlik, aziz dostum, henüz aklanma değildir, ama her zaman hoş karşılanması gereken ertelemedir.
Dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın. Onlar, sizin içtenlik vaadinizde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca. İçtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur? Her ne pahasına olursa olsun, gerçek sevgisi hiçbir şeyi kollamayan ve hiçbir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur. Bir kusurdur o, bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir. Eğer bu durumda bulunursanız, çekinmeyin. Doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin. Böylece onların derin arzusuna yanıt verirsiniz ve sevginizi iki kere kanıtlarsınız onlara.
Öylesine doğru ki bu, biz kendimizden iyi olanlara nadir olarak bel bağlarız. Daha çok onların toplumundan kaçarız. Tersine, çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Önce kusurlu diye hüküm giymemiz gerekir. Yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası, biz hem suçlu olmaktan çıkmayı, hem de kendimizi arıtmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayasızlık da yoktur, yeterli erdem de yoktur. Ne kötülük, ne de iyilik enerjisine sahibizdir.
“Tüm insanlar hakkınızda iyi konuştu mu, vay halinize!” Ah! Bu sözü söyleyen çok güzel söylemiş!
Ölümümle aramdaki yılları hesaplıyordum. Benim yaşımda ölmüş insan örnekleri arıyordum. Ve görevimi yerine getirmeye zaman bulamayacağım düşüncesi bana azap veriyordu. Hangi görev? Hiç bilmiyordum bunu.
Bir gün geldi, artık dayanamadım. İlk tepkim aşırı oldu. Yalancı olduğuma göre, bunu açığa vuracaktım ve ikiyüzlülüğümü bütün bu ahmakların suratına, onlar anlamadan önce fırlatacaktım. Doğruyu söylemeye kışkırtılarak, meydan okumaya karşılık verecektim.
Şurası kesin ki, adalet kelimesi bile tuhaf öfkelere düşürüyordu beni. Savunmalarımda bu kelimeyi mecburen kullanıyordum yine. Ama insanlık anlayışını açıkça lanetleyerek bunun öcünü alıyordum, ezilenlerin namuslu insanları ezdiğini belirten bir manifesto yayımlayacağımı bildiriyordum.
Her ne olursa olsun, beni boğmakta olan duygudan kurtulmam gerekiyordu
Ben özgürüm, sizin sert davranışlarımızdan uzağım, ama yine de kimim ben? Gurur yönünden bir güneş; yurttaş, bir şehvet tekesi, öfkeli bir firavun, bir tembellik kralı. Kimseyi öldürmedim mi? Henüz değil, kuşkusuz!
Görüyor musunuz, kendini masum kılmak için kendini suçlamak yetmez, yoksa ben ağzı süt kokan bir kuzu olurdum. İnsanın kendini belli bir biçimde suçlaması gerek; bu biçimi ayarlamak için çok zaman gerekti bana, bunu da, kendimi tam bir bırakış içinde bulduktan sonra keşfettim. O zamana kadar, gülüş çevremde dalgalanmaya devam etti, ama benim düzensiz çabalarım ondaki o iyi dilekli, hemen hemen sevecen ve bana acı veren tarafı ortadan kaldıramadı
İster misiniz, susalım da bu hayli hüzün verici saatin tadını çıkaralım? Olmaz mı, sizi ilgilendiriyor muyum? Çok dürüstsünüz.
Hiçbir işaret noktası olmadan gidiyoruz, hızımızı değerlendiremiyoruz. İlerliyoruz, hiçbir şey de değişmiyor. Bir gemi seferi değil bu, bir düş.
Yalnızca kadınlara sığındım. Bilirsiniz, onlar hiçbir güçsüzlüğü gerçekten mahkûm etmezler: Daha çok bizim güçlerimizi aşağılamaya ya da silahsızlandırmaya çalışırlar. İşte bu yüzden kadın, savaşçının değil, suçlunun ödülüdür. Onun limanıdır o, barınağıdır; erkek genellikle kadının yatağında tutuklanır. Bize yeryüzü cennetinden kalan tek şey değil midir kadın?
Her ne olursa olsun, kör bir acı, bir tür yoksunluk duyuyordum, bu yoksunluk beni daha sahipsiz kıldı ve yarı zorla, yarı merakla birtakım bağlantılara girmemi sağladı. Sevmek ve sevilmek ihtiyacında olduğumdan, âşık olduğumu sandım. Başka deyimle, aptallık ettim. Deneyimli bir insan olarak o zamana kadar hep sormaktan kaçındığım bir soruyu sık sık sorarken yakalıyordum kendimi. “Beni seviyor musun?” sorusu takılıyordu dilime. Bilirsiniz, böyle durumlarda, “Ya sen?” diye yanıt vermek âdettir. “Evet,” diye yanıtlarsam bu soruyu, gerçek duygularımın ötesinde bağlamış oluyordum kendimi. “Hayır,” demeye kalkışırsam, artık sevilmeme tehlikesini göze alıyor ve bunun acısını çekiyordum. İçinde huzuru bulacağımı umduğum duygu ne denli tehlikeye düşerse, arkadaşımdan o duyguyu o denli çok bekliyordum. Böylece, gittikçe daha açık vaatlere sürükleniyor, yüreğimden gittikçe daha büyük bir duygu ister hale geliyordum. Bu şekilde, şirin bir alık için yalancı bir tutkuya kaptırdım kendimi; bu kadın yürek basınını o denli iyi okumuştu ki, sınıfsız toplumun kurulacağını bildiren bir aydının güven ve inancıyla söz ediyordu aşktan. Bu inanç, bilmez değilsiniz, sürükleyicidir. Ben aşktan da söz etmeye çalıştım ve sonunda kendimi inandırdım.
Bir papağanı sevdikten sonra bir yılanla yatmak zorunda kaldım. Böylece, kitapların vaat ettiği, benimse hayatta hiç karşılaşmadığım aşkı başka yerde aradım.
Otuz yılı aşkın bir zamandır yalnızca kendimi sevmiştim. Böyle bir alışkanlığı kaybedeceğimi nasıl umardım? Bu alışkanlığı hiç kaybetmedim ve bir tutku heveslisi olarak kaldım. Vaatleri çoğalttım. Aynı anda birçok aşklar yaşadım, başka zamanlarda birçok ilişkilere girdiğim gibi. O zaman, başkalarına, o güzel ilgisizlik günlerimdekinden daha fazla mutsuzluk getirdim. Size söyledim miydi; umutsuzluğa düşen papağanımın açlıktan ölmeye yattığını?
Bir anlamda ben, hiçbir zaman ölümsüz olmak isteğinden vazgeçmemekle, hep sefahat içinde yaşamıştım. Yaratılışının temeli ve aynı zamanda kendime karşı duyduğum, size de sözünü ettiğim büyük aşkın bir sonucu değil miydi bu? Evet, ölümsüz olma isteğiyle yanıyordum ben. Aşkımın değerli nesnesinin hiçbir zaman kaybolmamasını arzu etmeyecek kadar çok seviyordum kendimi. Uyanıklık halinde ve kendimizi ne kadar az tanırsak tanıyalım, uçkuruna düşkün bir maymuna ölümsüzlük tanınması için geçerli nedenler görülmediği için, bu ölümsüzlüğün yerine geçecek şeyler bulunması gerekir.
Bedenimi kemiren yorgunluk aynı zamanda içimdeki birçok diri noktayı törpülemişti. Her aşırılık diriliği, dolayısıyla acıyı azaltır. Sefahatta, sanılanın tersine, çılgınca hiçbir yan yoktur.
Bedensel kıskançlık, insanın kendisi hakkındaki bir yargı olduğu kadar hayal gücünün de bir sonucudur. Aynı koşullarda sahip olduğumuz kötü düşünceleri rakibe de mal ederiz. Çok şükür ki, aşırı zevk hayal gücünü de, yargı gücünü de zayıflatır.
Bir çeşit sis içinde yaşıyordum, öyle bir sis ki, içinde gülüş, sonunda duyamayacağım kadar hafifliyordu. İçimde şimdiden onca yer eden ilgisizlik artık direnmeyle karşılaşmıyor ve damar sertleşmesi gibi sertliğini artırıyordu. Heyecanlar kalmamıştı artık! Hep aynı mizaç, daha doğrusu mizaçsızlık! Veremli ciğerler kuruyarak iyileşir ve mutlu sahiplerini yavaş yavaş havasız bırakır. İşte ben de böyle, iyileşerek sakin sakin ölüyordum.
Kaldı ki, hiç kimsenin masum olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz, oysa herkesin suçlu olduğunu kesinlikle onaylayabiliriz. Her insan başkalarının suçuna tanıklık eder, inancım ve umudum bu benim. İnanın bana, dinler, ahlak dersi vermeye kalkıştıkları ve birtakım emirler yağdırdıkları andan itibaren yanılırlar. Suçluluğu yaratmak ve cezalandırmak için Tanrı zorunlu değildir.
İnsanların yargısını. Onlar için hafifletici nedenler yoktur, iyi niyet bile suç olarak düşünülü
Bir zamanlar, her an bir sonraki ana nasıl ulaşabileceğimi bilmiyordum. Evet, bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. Ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir. O ise insanüstü değildi, inanın bana. Can çekişmesini çığlığa döktü, ben de bu yüzden onu seviyorum, dostum, bilmeden öldü o.
Bakın, çevremden birisi insanları üç kategoriye ayırırdı: Yalan söylemeye mecbur kalmaktansa hiçbir şey gizlememeyi yeğleyenler, hiçbir şey gizlememektense yalan söylemeyi yeğleyenler ve aynı zamanda hem yalanı, hem de gizi sevenler. Bana en uygun gelen kategoriyi siz seçin. Her ne olursa olsun, ne önemi var bunun? Yalanlar gerçek yolunda buluşmaz mı sonunda? Ve benim hikayelerimin hepsi, gerçek olsun, yalan olsun, aynı amaca yönelmez mi, aynı anlamı taşımaz mı? O zaman, onların gerçek ya da yalan olmalarının ne önemi var, eğer onlar, her iki halde de, vaktiyle ne idiğimi, şimdi ne olduğumu anlatıyorlarsa? Bazen bir şeyin içyüzü, yalan söyleyende doğru söyleyenden daha iyi belli eder kendini. Doğru, ışık gibi kör eder. Yalansa, tersine, her nesneyi değerlendiren güzel bir alacakaranlıktır.
“İçinizden hanginizin en çok kusuru var?” dedi. Şaka olsun diye ben parmağımı kaldırdım, benden başkası da kaldırmadı.
Eskiden özgürlüğü dilimden düşürmezdim. Onu kahvaltıda ekmeklerime sürer, bütün gün ağzımda çiğner, dünyaya özgürlükle tatlı tatlı serinlemiş bir nefes salıverirdim. Bu heybetli sözcüğü bana karşı çıkan herkesin kafasına vururdum, arzularımın ve gücümün hizmetine koymuştum onu.
Özgürlüğün bir ödül ya da şampanyayla kutlanan bir nişan olmadığını bilmiyordum. Ve de bir armağan, insana dudak zevki verecek bir kutu şeker olmadığını. Hayır, tersine, bir angarya o, yalnız başına, bitkin düşürücü bir mukavemet koşusu. Şampanya yok, insana şefkatle bakarak kadehini kaldıran dostlar yok. Üzgün, hırçın, bir salonda yalnız, bölmede, yargıçların karşısında yalnız, kendisi karşısında ya da başkalarının yargısı karşısında karar vermekte yalnız. Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır, hele ateşiniz olduğu ya da sıkıntıda olduğunuz ya da kimseyi sevmediğiniz zamanlarda.
Başkaları hakkında verdiğiniz hüküm dosdoğru gelip kendi yüzünüze çarpar ve orada bazı yaralar açar sonunda. O zaman ne olur mu diyorsunuz? Pekâlâ, olan olur o zaman. Başkalarını mahkûm edip de hemen arkasından kendini yargılamamak mümkün olmadığına göre, başkalarını yargılama hakkına sahip olmak için insanın kendisine yüklenmesi gerekir
Kendimi ne kadar suçlarsam, o kadar sizi yargılama hakkına sahibim. Daha iyisi, sizi kendinizi yargılamaya kışkırtırım, bu da beni öylesine ferahlatır. Ah! Azizim, bizler tuhaf, sefil yaratıklarızdır ve azıcık yaşamlarımıza geri dönsek, bizi şaşırtacak ve kendimizi rezil edecek, çileden çıkaracak fırsatlar eksik olmaz. Deneyin. Sizin itirafınızı büyük bir dostluk duygusuyla dinleyeceğim, emin olun.
İnsan bazen sapıtıyor, apaçık gerçeklerden kuşkuya düşüyor, hatta iyi bir yaşamın sırlarını keşfettiği zaman bile. Benim çözümüm kuşkusuz en iyisi değil. Ama insan yaşamını sevmediği zaman, onu değiştirmek gerektiğini bildiği zaman, elinde başka seçeneği yoktur, öyle değil mi? Bir başkası olmak için en yapmalı? Olanaksız bu. Artık hiç kimse olmamak, herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl?
Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.
Ah! Kuşkulanıyordum bundan işte. Size karşı duyduğum bu tuhaf yakınlığın bir anlamı varmış meğer.
“Yirminci yüzyılda üç yazar huzursuzluğumuzu,
acılarımızı ve korkularımızı en iyi şekilde dile getirdi. Bunlar
Pirandello, Kafka ve Borges’tir.” -Leonardo Sciascia-
Vitangelo Moscarda’nın tüm hayatı, karısının bir gün kendisine sorduğu
ve burnun eğriliğinden dem vurduğu o basit soruyla altüst olur.
Kendisinden başlayarak tüm yaşamını acımasızca sorgular ve kendini
yeniden bulmak için kendini parçalara bölmeyi öğrenir. Moscarda kimdir,
kendi gördüğü mü yoksa başkalarının gördüğü mü? Kişilik bölünmesinin
acımasızca ve mizahi bir dille işlendiği eser, ölümsüz bir de edebi
kahraman da yaratır, Vitangelo Moscarda’yı. O kahraman bize şu soruyu
sorar: İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir? (Arka kapak)
98 yıl önce yazılmış ve günümüz insanının estetik kaygısını ve insanları bozan psikolojisini resmetmiş adeta. İnsan zihninin kendisine
ne tür labirentler tuzaklar kurduğu ve labirentlerin arasında
kendisini, olduğu, olduğunu sandığı, olmasını istediği şeyi aramasının en
saf örneği...
Biçimsiz bir vücuda sahip olma bedbahtlığını yaşamamış herkesin genellikle kabul ettiği ve savunduğu şu düşünceyi kabul etmek ve savunmak, benim için de gayet kolay olmuştu: Dış görünüş nedeniyle böbürlenmek budalalara mahsus bir davranışür. Bu yüzden olsa gerek, bendeki bir kusurun bu ani ve beklenmedik keşfi, hak etmediğim bir cezaya mahkûm olmuşçasına öfkelendirmişti beni.
Hak ettiği bir övgünün önce kendisinden esirgendiğini, ardından kendine cömert bir armağan gibi sunulduğunu görüp de sinirlenmeyecek biri var mıdır, bilemiyorum.
Uzun yıllar burnumu hiç değiştirmeden, hep aynı burunla ve aynı kaşlar, aynı eller, aynı bacaklarla yaşayıp da hepsinin kusurlu olduğunu ancak evlendikten sonra fark edebilmem devasa ve olağanüstü bir önem taşıyordu. “Aman nasıl da şaşırdım! Kadın milletinin nasıl olduğu bilinmez mi sanki? Kocalarının kusurlannı keşfetmek için özellikle yaratılmışlardır onlar.
Ufak kusurlarımın keşfine dönmeye karar vermemle, bir anda ruhumun derinlerine çöken her şey şu düşünceye sarıldı: Nasıl yani, bizzat kendi vücudumu ve mümkün olan en derin mahremiyet seviyesinde bana ait olan şeyleri, yani burnumu, kulaklarımı, ellerimi, bacaklarımı dahi tanımıyor olmam mümkün müydü? Ve onları yeniden, dikkatle inceleyebilmek adına dönüp dönüp bakmaktan alamıyordum kendimi. Hastalığım işte bu noktada başladı.
Başkalarının kusurlarını kolayca fark ettiğimiz halde, kendimizinkileri görmekte zorlandığımızı gözler önüne seriyor. Gel gelelim, hastalığın ilk tohumu ruhumda kök salmaya başlamıştı bir kere ve bu düşünceyle kendimi avutamıyordum. Aksine içimde, başkalarının gözünde, bugüne dek kendimi zannettiğim kişi olmadığım görüşü yerleşmeye başladı. Şimdilik sadece bedenime odaklandım.
Deliliğin önceden beri içimde olabileceğini inkâr etmemekle birlikte, gerçekten yalnız kalabilmenin tek yolunun bu söylediğimin olduğuna yalvanrım inanın. Yalnızlık asla sizi de kapsamaz; sizi daima dışarıda bırakır ve sadece çevrenizde yabancı birinin var olmasıyla mümkündür: Nerede ve kiminle olursanız olun, tamamıyla yok sayılmalı ve siz de etrafınızdakileri tamamıyla yok saymalısınız ki arzu ve duygunlarınız kaygı verici bir belirsizlik içinde yitik, havada öylece asılı kalabilsin ve kendinizi kanıtlama arzunuz tamamen ortada iken, bilincinizin içtenliği de yok olsun. Sadece kendisinin yaşadığı, sizinse var olduğuna dair en ufak bir iz veya sese rastlayamayacağınız bir yerdedir gerçek yalnızlık ve nitekim orada yabancı olan da sizsinizdir. İşte bu şekilde yalnız kalmak istiyordum. Ben olmadan. Çoktandır tanıdığım ya da tanıdığımı düşündüğüm o ben olmadan demek istiyorum. Yanımda sadece bir yabancıyla, yanımdan uzaklaştırmayacağımı zaten anlaşılmaz biçimde hissettiğim ve aslında benden başkası olmayan bir yabancıyla birlikte: Benden ayrılması mümkün olmayan bir yabancı.
Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, kimdim ben?
Öylece yaşayıp giderken burnumun şeklini, boyutunu, küçük mü yoksa büyük mü olduğunu hiç düşünmemiştim; aynı şekilde gözlerimin rengini, alnımın dar mı yoksa geniş mi olduğunu ve daha birçok şeyi de. O benim burnumdu, onlar benim gözlerim, o ise benim alnım: Benim ayrılmaz parçalarımdı onlar ve kendimi işlerime adamış, düşüncelerime dalmış, duygularıma teslim olmuş bir haldeyken bir de onlar üzerine kafa yoramazdım. Şimdi ise şöyle düşünüyordum: “Peki ya başkaları? Onlar benim içimde değiller ki. Dışarıdan bakanlar için, düşüncelerim ve duygularımın bir bumu var -benim burnum. Ve benim görmediğim fakat onların görebildiği bir çift gözü var -benim gözlerim. Düşüncelerimle burnum arasında nasıl bir ilişki var? Bana sorarsanız, hiçbir şey yok. Ben burnumla düşünmediğim gibi, düşünürken burnumu kale de almıyorum. Ya başkaları? Başkaları düşüncelerimi benim gibi içeriden bakarak göremediklerine göre, ancak dışarıdan bakıp burnumu mu görüyorlar? Demek ki başkalarına göre düşüncelerim ve burnum arasında öylesine yakın bir bağ var ki, farz edelim düşüncelerim çok ciddi olsalar bile, burnumun bu çok gülünç şekline bakıp hemen gülmeye başlayacaklar.” Böyle düşünmeye devam ederken kendimi bu sefer de şu endişenin orasında buldum: Yaşadığım sürece, hayatımın çeşitli olayları sırasında kendimi kendi nezdimde temsil edemeyecek; bedenimi karşıma koyup da, yaşayışını başkasının bedeniymiş gibi izleyemeyecektim. Ayna karşısına her geçişimde içimde âdeta bir kilitlenme meydana geliyor, tüm doğallığım uçup gidiyor, her hareketim bana sahte ya da kurmacaymış gibi geliyordu. Kısacası, yaşadığımı göremiyordum
Bir anlığına hayal meyal beliren görüntü bana mı aitti? Ben tam da böyle miyim; dışarıdan bakıldığında -yaşarken- yani kendimi düşünmediğim zamanlarda böyle miyim ben? Demek ki başkaları için, tanıdığımı sandığım ben değil, kendisini aynanın yansımasında ele veren o yabancıyım: İlk bakışta benim dahi tanıyamadığım o kişiyim. Bir anlığına beklenmedik şekilde görmemiş olsam, yaşadığını göremeyeceğim o yabancıyım ben. Yalnızca başkalarının görüp tanıyabileceği, benimse göremeyeceğim bir yabancı.” Ve işte tam o anda, kendi kendime beni çaresizliğe sürükleyecek o sözü verdim: İçimde olup da benden kaçan, bir aynanın önünde durup da yakalamaya çalışnğım anda hemen tanıdığım ben oluveren, başkaları için yaşayan ve başkalarının yaşarken görebildiği, benimse asla görmediğim o yabancının izini sürerek yaşayacaktım. Ben de onu başkalarının görüp tanıdığı gibi görmek ve tanımak istiyordum.
O zamanlar, tüm bunları anlamama yardımcı olacak pırıl pınl bir zihnim vardı.
Başkalarının bende birini gördüğü ama o birinin de benim tanımadığım bir ben olduğu; başkalarının ancak bana ait olmayan gözlerle bana dışarıdan bakmak suretiyle tanıyabildikleri, görebildikleri o birisine,benim içimde ve onlara göre "benim” görüntüm olduğu halde (o halde "benim” dediğim, aslında benim için değildi!) bana daima yabancı kalacak bir görüntü atfedecekleri; bu hayatın, onlara göre benim olan bu hayatın içine giremeyeceğim düşüncesi, bana âdeta işkence ediyordu. İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Aslında kendimden başkası olmayan bu yabancıya? Onu nasıl görmezden gelecektim? Nasıl bilmezden gelecektim? Başkaları onu gördüğü halde ben görmezken, onu daima beraberimde götürmeye, içimde taşımaya mahkûm bir halde, nasıl yaşayacaktım?
İçimdeki o lanet olası ses, onun, yabancının da burada, karşımda, aynanın içinde olduğunu söylüyordu. Benim gibi gözleri kapalı beklemekteydi. Evet oradaydı ve ben onu göremiyordum
Ben başkaları için ne isem, o da benim için oydu; başkaları tarafından görülebilirken beni görmeyebilirdi. Gözlerimi açtığımda onu bir başkasıymışım gibi görebilecek miydim? İşin en can alıcı nokası buydu. Aynaya bakarken, tesadüfen başkalarının aynı aynadan bana yönelttikleri bakışlarını yakalamışlığım çoktur. Ben aynada kendimi görmüyor fakat görülüyordum ve aynen bu şekilde, öteki de kendisini görmüyor fakat benim yüzümü ve ona baktığımı görüyordu.
Ben kendimle yüzleşmek, tanışmak istemiyorum; isteğim onu benden ayrı olarak tanımak. Mümkün mü bu? Uğruna en fazla çaba göstereceğim hedef şu olmalı: Kendimi, kendi içimde görmek yerine, kendimin ben tarafından görülmesini sağlamak.
Kim bu? Ben miyim? Ama başka birisi de olabilirdi! Herhangi birisi olabilirdi orada duran. O kızıl saçlar, uzanna işareti gibi kaşlar ve sağa doğru yamuk burun, bana ait olabileceği gibi başka birinin de olabilirdi. Orada öyle duran, neden ille de ben olacaknm ki? Hayatımı yaşarken, bana ait hiçbir görüntüyü temsil etmiyordum. O halde neden oradaki bedeni ille de bana ait bir görüntüymüş gibi kabul etmeliydim ki?
Onu tanıyor muydum acaba? Onunla ilgili ne biliyordum? Yalnızca gözlerimi dikmiş ona baktığım ânı! Kendimi böyle gördüğüm gibi hissetmediğim ya da istemediğim durumlarda ise aynadaki görüntü benim için de bir yabancıydı; o hatlara sahip olduğu gibi, bambaşka bir şekle de bürünebilirdi. Gözlerimi dikmiş ona baktığım bu anın sona ermesiyle birlikte, o çoktan başka birine dönüşmüştü bile.
Ben başkalannın gözünde, bugüne dek kendim için olduğumu düşündüğüm kişi değildim.
Dürüst olun: Kendinizi hayatınızı yaşarken görmek isteği aklınızdan hiç geçmemiş olamaz.
Yalnızlık sizi korkutuyor. O halde ne yapıyorsunuz? Pek çok kafa hayal ediyorsunuz. Hepsi de sizinkine benziyor. Hatta benzemekle de kalmıyorlar, onların hepsi sizin kafanız. Ve belirli durumlarda, bizzat sizin tarafınızdan görünmez bir iple çekilir gibi, sizin istekleriniz doğrultusunda öne ya da yana sallanarak evet ya da hayır diyorlar. Böylece siz de kendinizi güvende ve rahatlamış hissediyorsunuz.
Ruhun dilsiz olduğu ve herkesin hata yapabileceğinin bilinen gerçekler olduğunu söyleyeceksiniz.
Ah sevgili dostum, ne kadar deneseniz de sonunda bana daima kendinize özgü bir gerçeklik sunmanın ötesine geçemiyor ve bu gerçekliği benim de kendiminmiş gibi sahiplenebileceğime tüm iyi niyetinizle inanıyorsunuz -bir şey demiyorum; belli mi olur, belki de öyledir.
İddialarınızdan vazgeçmeli, kendi vicdanınızın size yettiğini söylemeyi bırakmalısınız. Ne zaman bu şekilde davrandınız? Dün, bugün, bir dakika önce? .. Peki ya şimdi? Ah, öyle ya, şimdi ise farklı bir tepki de verebileceğinizi kabul etmeye hazırsınız. Peki, neden? Aman Tanrım, bembeyaz kesildiniz. Bir dakika önce başka biri olduğunuzu şimdi siz de mi kabul ediyorsunuz yoksa?
Deliliğim kıyısından köşesinden de olsa sizin de içinize nüfuz etmeye başlamış gibi, ağzımdan çıkan her yeni sözün ardından yüzünüzde bir ürperti, gözlerinizde bulutlar.
Tamam, bana fazlasıyla güvenebileceğinizi söylemiyorum ama, bu kadar da korkmayın.
Dünya içinde başka bir dünya orası: Parçaları insan eliyle üretilmiş, birleştirilmiş ve düzenlenmiş; hiçlik, yapmacıklık, uyarlama, çarpıtma ve aldanışlar üzerine kurulmuş; yalnızca kendisini yaratan insan için bir anlam ve değer taşıyan bir dünya.
Doğa ve insanoğlu arasında biraz daha uzlaşı olması gerektiğini düşünüyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, aksine, bizim büyük bir beceriyle inşa eniğimiz şeyleri yerle bir ederek sıklıkla eğleniyor doğa. Kasırgalar, depremler... Gel gelelim insanoğlu yenilgiyi kabul etmiyor. Azimle yeniden, yeni baştan inşa ediyor dikkafalı hayvancık! Her şeyi bir inşaat malzemesi olarak görüyor; çünkü içinde kendisinin de ne olduğunu bilmediği fakat onu mutlak surette inşa etmeye ve her şeyden habersiz ve istediğinde gayet sabırlı olabilen doğanın kendisine sunduğu malzemeyi, kendince başka bir şeye dönüştürmeye iten bir şey var belki de.
Benim sizin gözünüzdeki gerçekliğim, sizin bana verdiğiniz biçimden ibaret, ama bu yalnızca sizin gerçekliğiniz, benimki değil.
Başlangıçta, hislerimin biraz fazla karmaşık, düşüncelerimin fazla anlaşılmaz, zevklerimin fazla alışılmadık olduklarını düşünüyordum.
Karım benim dudaklarım aracılığıyla aslında başka birini öpmüyor muydu? Benim dudaklarımı mı dedim? Hayır, o da değil! Nereden de benim oluyor o dudaklar! Her şeyden önce, öptüğü o dudaklar gerçekten de benim miydi? Peki ya kollarıyla sardığı beden benimki miydi? O beden her ne kadar gerçekten benim, ne kadar gerçekten bana ait olsa da, ya o kollarıyla sardığı ve sevdiği adam ben değilsem?
İyice düşünün bakalım: Eğer ki karınızın, kollarının arasındaki bedeniniz aracılığıyla aklındaki ve kalbindeki başka birinin tadına baktığını, ondan zevk aldığını, onunla seviştiğini anlasanız kendinizi kalleşliklerin en ince düşünülmüşüyle yaralanmış ve ihanete uğramış hissetmez misiniz?
Size ilk olarak, en yakın tanıdıklarımın içinde yaşayan diğer tüm Moscardaları keşfetmek ve hepsini teker teker yok etmek adına yaptığım deliliklerden, kısaca da olsa bahsetmek istiyorum.
Şimdiye dek hayatın içinde bir adam olduğuma inanmıştım. Bir adam işte, hepsi bu! Hayatın içinde. Kendimi her şeyimle kendi ellerimle yaratmıştım sanki. Gel gelelim, nasıl ki o bedeni kendi ellerimle yaratmamış, adımı kendi kendime koymamışsam, aynı şekilde başkaları tarafından isteğim dışında dünyaya getirilmiştim; aynı şekilde pek çok şey isteğim dışında başıma gelmiş, içime nüfuz etmiş ya da etrafımı sarmıştı; pek çok şey bana başkaları tarafından yapılmış ya da verilmişti ve daha önce gerçekten de hiç düşünmediğim ve herhangi bir imge atfetmediğim bütün bu şeyler, şimdi tuhaf, düşmanca imgelere bürünmüş, üzerime üzerime geliyorlardı.
Kendimce herhangi birisi olabilirken, başkalarının gözünde böyle olmam mümkün değildi.
Sen aptalın biriydin ve hâlâ da öylesin... Evet evet, aklı bir karış havada zavallı saftiriğin birisin; düşüncelerinin peşine kapılmış gidiyorsun ve kendini frenleyebilmek adına onlardan yalnızca birini dahi durdurduğun yok; aldığın tüm kararların bir şekilde etrafından dolanmanın yolunu bulmakta gecikmiyorsun; kararlarını asla hayata geçirmeden, olup biteni boş boş izlerken sonunda uyuyakalıyor ve ertesi gün uyanıp da almış olduğun kararla yüzleştiğinde, dünkü o güzel havaya, o güneşe rağmen nasıl olup da zihninde böylesi bir kararın şekillendiğine şaşıp kalıyorsun; söyle bana, seni böyle sevmeyip de ne yapacaktım.
Odaya, ruhumun içlerine sızamayacağı suskun bir hareketsizlik içindeki tüm o saçma ve şekilsiz şeyin ağırlığını taşıyan dehşet verici bir sessizlik çöküyor... O kısacık an, sonsuz gibi geldi bana. O anın içinde kör ihtiyaçlarımızın, değiştirilmesi mümkün olmayan şeylerin verdiği tüm çaresizliği içimde hissettim
O günlerde babamı ilk kez, daha önce hiç görmediğim biçimde görmeye başladım: Ona dışarıdan bakıyordum, kendi hayatının içinde fakat kendisi için olduğu, kendisi için hissettiği kişi değildi -ki ben bu kişinin kim olduğunu bilemezdim; benim şimdi bu haliyle gördüğüm ve ona başkalarının vermiş olduğunu da varsayabileceğim gerçekliği, bana hepten yabancıydı.
Babanız cellat olsa, bu durumu sizin babanıza ve onun da size olan sevgisiyle uyumlu kılabilmek adına, mesleğini aile içinde nasıl adlandırırdınız?
Peki bu ruh benim değilse, kime aitti? Başkalarının bana verdiği o aşağılık gerçekliği kendiminmiş gibi kabul edemeyeceğimi söylüyorsam, maalesef kendime bir gerçeklik vermiş olsam dahi, benim için onun da hakiki olmayacağını, başkalarının bana verdiği gerçeklik kadar hakiki olmayacağını kabul etmem gerekir.
Onlara dışarıdan bakıyorum ve doğal olarak, kendilerini benim onları gördüğüm biçimde tanımaları mümkün değil. O halde şikayet ettiğim haksızlığın aynısını, şimdi ben onlara yapmış olmuyor muyum?
Alın size somut gerçekler. Bir gözünüzü kaybetmeniz de bir gerçektir; nitekim her iki gözünüzü birden de kaybedebilirsiniz ki eğer bir ressamsanız başınıza gelebilecek en kötü olaydır bu.
Zaman ve mekan: İhtiyaçlar. Kader, şans, rastlantılar: Hepsi de hayatın tuzakları. Var olmak istiyor musunuz? O halde böyle olacaksınız. Soyut olarak var olmak mümkün değil. Varlığımızı bir şeklin içine sığdırmak ve bir süre sonra da aynı şeklin içinde son bulmak zorundayız, burada ya da orada, öyle ya da böyle. Ve her şey, var olduğu sürece o biçimde olmanın, böyle olup da öbür türlü olamamanın cezasını da beraberinde taşır.
Yaptıklarınızın ağırlığını üzerinizde ve çevrenizde yoğun, solunması güç bir hava gibi hisseder, o eylemlerin sorumluluğunu ve istemediğiniz ya da öngörmediğiniz sonuçlarını da üstlenmek durumunda kalırsınız. Ve ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bir daha da yakanızı kurtaramazsınız.
Pek çok kişi; aynen öyle: O tek birinin gerçekleştirdiği eylemin dışında kalan ve o eylemle hiçbir ilgileri bulunmayan pek çok kişi var içimizde. Üstelik bununla da kalmıyor; o tek birinin ta kendisi, yani bu eylemi gerçekleştirdiği belirli bir an'da ona verdiğimiz gerçeklikten ibaret olan kişi, çoğunlukla eylemin hemen ardından ortadan kayboluverir; bu arada o eylemin hatırası ise kaygılandırıcı, açıklanamaz bir rüya gibi içimizde kalır. Ardından ise her birinin de aslında bize karşılık geldiği ya da gelebileceği bir kişi, on farklı kişi, bütün o farklı kişiler içimizde birer birer ortaya çıkarak, nasıl olur da böylesi bir eylemde bulunduğumuzu sorduklarında, bizler olup biteni kendimize açıklamayı bir türlü beceremeyiz.
Asla herkes için tek bir gerçeklik olmayacak, sürekli ve sonsuz kez değişecektir. Bugünün gerçekliğinin tek olduğu yanılsaması bizi bir yandan desteklerken öte yandan dipsiz bir boşluğun içine iter; çünkü bugüııün gerçekliği yarının yanılsamasını ortaya çıkarmakla yükümlüdür. Ve hayat, asla son bulmaz; bulamaz. Eğer yarın son bulursa, her şey biter.
Her şeye rağmen, size o sahip olduğunuzu düşündüğünüz gerçekliği vermeye çalışacağımdan hiç şüpheniz olmasın: Yani, demem o ki, içimde aynen kendi istediğiniz şekilde var olmanızı sağlayacağım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım sizi istediğiniz biçimde temsil etmemin mümkün olmadığını artık gayet iyi biliyoruz; zira daima yalnızca bana göre bir biçiminiz olacaktır, size ve başkalarına göre bir biçiminiz değil.
Bana verdiğiniz gerçeklik, aslında sadece size ait: Sadece size ait bir düşünceden, kendi kendinize bana dair edindiğiniz izlenimler bütününden, sizin hissettiğiniz, size göre, size mümkün gelen bir var olma biçiminden bahsediyoruz; benim gerçekten kim olabileceğim hakkında ise bırakın sizleri, benim dahi en ufak bir şey bilme ihtimalim yok.
Halen şaşkınsınız -haliniz gözümden kaçmıyor; rahatsız, huzursuz, eski arkadaşınız karşısında hayli mahcupsunuz; yeni bir arkadaş edinir edinmez onu hemen aşağılık bir bahaneyle postalayıverdiniz çünkü onu yeni arkadaşınızın önünde gülerken, konuşurken görmeye daha fazla dayanamıyordunuz. Nasıl yapabildiniz bunu? Onu böyle postalamanızdan bahsediyorum, halbuki az önce, bu yenisi gelmeden evvel, onunla konuşmak ve gülmek pek hoşunuza gidiyor gibiydi, yanılıyor muyum?
Aynı anda iki kişi olduğunuzu fark etmenin dayanılmaz utancı içinde, arkadaşlarınızın birinden değil de sizi aynı anda kendileri olmaya zorlayan ve içinizde yaşayan o iki kişinin birinden kurtulmak için aşağılık bir bahane aramaya koyuldunuz.
Sonsuzluk kavramı, yalnızca bu beş yıl içinde değil, şu bir dakikayla diğeri arasında da çökmüştü benim için. O zaman içinde yaşadığım dünya bana şimdi nasıl uzak geliyor bilemezsiniz, gökyüzündeki en uzak yıldızdan da daha uzak.
kafam uzun zamandır yaptığım düşünsel sorgulamalar ve fikirlerle dopdolu
O kişinin ben olmadığımı söyleyebilir miydim? Ya da aslında başkası olduğumu? Başkalarının gözünde tamamıyla kendi aleyhime ve tu^raz görünecek böylesine bir davranış, üzerine kafa yormaya değmezdi bile.
Ruhumu saran bu umutsuzluk, eğer ki başladığım bu olağanüstü işi sonuna kadar götürmemi engelleyecekse, o halde başımı dosyalara dayayıp ölmeyi arzuluyordum, evet ölmeyi.
Ruhumu giderek daha da katılaştıran bir kine ilgisizmiş gibi davranmak bana oldukça pahalıya patladı
Ben kimsenin bana baktığını görmeye tahammül edemiyorum arnk, hatta senin bile.
İntiharı düşünen birisi, neden kendisi için değil de başkaları için ölü olduğunu hayal eder?
Başkalarının bakışları olmadan, bir şeylerin varlığını tek başıma keşfetmem ihtimalinin verdiği dehşet.
Onların gözünde değil yalnızca kendim için iki kişiydim ben; onların gözündeki bir ve bir kişinin toplamı olarak iki kişi olduğumu biliyordum ki bu, benim için bir artı değil ama bir eksi kişilik demek oluyordu; çünkü onların gözünde sadece o gördükleri bir kişi olarak kalırken, gerçekte olduğum kişi olarak hiçbir varlığa sahip değildim. Sadece onların gözünde mi? Hayır. Benim için de böyleydi; o an, kendi bedenimi görünür tüm gerçeklikleri bir yana bırakarak, bana o ikisi tarafından önüne geçilemez biçimde verilen ve birbirinden farklı o iki gerçeklik olmaksızın hiç kimse olarak görmenin nasıl dehşet verici olduğunu kavrayan ruhumun yalnızlığı için de.
Hayattaki en basit ve sıradan işi yapan birine dahi durup bir süre boyunca bakmak; zihninde ne yapağını anlamadığımız gibi, yaptığı işin onun bizzat kendisi tarafından da anlaşılmadığı kuşkusunu canlandıracak şekilde bakmak: Kendine duyduğu güveni zayıflatıp sarsmak adına, bu kadarı dahi yeterli olacaktır. Hiçbir şey, bizi görmediğini ya da bizim gördüğümüzü görmediğini anladığımız, boş bakan bir çift gözden daha çok huzursuzluk verip allak bullak edemez bizi. “Niye öyle bakıyorsun?” Ve hiç kımse, hepimizin daima böyle, her birimizin gözleri, asla kaçıp kurtulamayacağımız kendi yalnızlığımızın verdiği dehşetle dolu bir halde bakmamız gerektiğini düşünmez.
Orada bulunan diğer herkesin, benim hakkımda ne kadar çok yanıldığınızı göstermek istedim! Size kalsa hep öylesine, laf olsun diye konuşuyorum; hep boş, aptalca şeyler söyleyen aklı bir karış havada adamın biriyim, ama işin gerçeği bambaşka, biliyor musun? Aslında her şeyi gözlemliyorum, her şeyi inceliyorum ben!
Yaptığınız eylemlerin dışarıda nasıl bir etki yarattıklarını gözlemliyorum ve bu bana yetiyor.
Biraz düzene sokmuş ve biraz da tartışmanın akışına bırakmış olduğum ruhumun karımın kahkahalarından aniden ve hiç de beklemediğim bir şekilde yaralandığını hissettim; beni içimdeki, yaşayan bir noktadan yaralamıştı ve bu noktanın tam olarak ne olduğunu ya da nerede bulunduğunu söyleyemiyordum.
Duygularının alışılageldik tamlığı ve doluluğundan emin olup kör gibi yaşayan tüm o başkaları içinse orada olmaya devam edecekti o karanlık. Davranışlarımın ardındaki sebeplerden yalnızca bir tanesini bile açıklamaya kalkmam halinde, her ikisi tarafından da bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde delinin biri olarak damgalanacağımı hemen anlamıştım
İrademi, mendilimi cebimden çıkarırcasına basit bir şekilde dışıma çıkarıp herkesin gözünde kendi aleyhimde ve tutarsız bir eylemde bulunmak suretiyle deliliğe giden anayolda bizzat yürüdüğümü gören yine ben değil miydim?
Yara aldığını söylediğim «yaşayan nokta» tam da buydu ve beni körleştirip o an olup biten hiçbir şeyi kavrayamamama neden oluyordu
Saldırganlığımın dehşeti, halen titreyen ellerimde capcanlı görünüyordu. Ama fark ettim ki yaşadığım dehşet saldırganlığımdan değil, içimde uyanan kör bir duygu ile kör bir isteğin sonunda bende vücut bulmuş olmasından kaynaklanıyordu: Korku uyandıran ve ellerimi saldırganlaştıran hayvani bir vücut.
Ya artık gözlerim kendim için, kendi içimde nasıl olduğumu görecek durumda değillerse? Ben bile kendim için nasıl olduğumu henüz bilemezken başkalarının gözlerini üzerime hissetmeye devam ediyor ama içimde henüz yeni doğan şu irademle beni nasıl gördüklerini yine de bilemiyordum.
Bir başkasıydım. Aslında tam da bunu istemiştim. Benim hiç kimse ya da yüz bin kişi birden olduğumu ortaya çıkaran bu işkence olmasa, içimde acaba başka kimler olurdu?
Kendimi yeniden toparlayabilmek için yaramın üzerine ne sürebileceğimi sezinlemek istiyordum: Biraz yaradan sızan kandan, bir miktar o lime lime olmuş, acıyla erimiş duygulardan, biraz da o arzunun parçalanmış iskeletinden ekleyebilirdim; oh, bakın hele, ortaya başkalarının ona bakan gözlerinden korkan cılız bir adamcağız çıkıyordu
Kendime dokunduğumda, ellerimi sıkarken, evet, diyordum, işte «ben», benim bu ama gerçekten kime diyordum bunu? Ve kim için? Yalnızdım. Koca dünyada bir başımaydım. Kendim için bile yalnızdım. Saç köklerime kadar titrememe yol açan o ürperti anında, sonsuzluğu ve bu sonsuz yalnızlığın verdiği dondurucu soğuğu duyumsuyordum.
Beni başkalarının önünde olduğu kadar kendi gözümde de temsil eden koşullardan ille de bir sonuç elde edeceğim diye, gecenin büyük bir kısmını sayıklamalar içinde geçirdiğimi söylemeliyim (ama söylemeyeceğim).
Dört kişi miydik? Hayır. Birbirinden farklı kaç Moscarda olduğunu az sonra göreceksiniz; zira ben de orada oluşumu fırsat bilip o sabah kendimi çoğaltarak eğlendim.
Size yemin ederim ki aşkı benim için çok değerli olan o zavallı bebeğimi -karım Dida'yı- huzursuz etmemek, çevremdeki beni seven pek çok iyi insanı böyle vahim bir kargaşaya sürüklememek adına, onu orada öylece bırakmaya da hazırdım gel gelelim bunu yapabilmem için, onu orada başkalarına bırakırken, benim kendi namıma başka bir beden ve başka bir adla başka bir yere gidebiliyor olmam gerekirdi.
Kent sakinleri de önceleri bana çok gülünç gelen o saçma dedikodulara hemen inanmayı tercih ettiler. Gerçeğe yakınlıklarının dahi şüphe götürür olduğunu düşündüğüm bu dedikodular, üstüne üstlük bir de gerçek olarak kabul edilmiş; daha da kötüsü sadece bu dedikoduları yayan ve bunlardan çıkarı olanlar tarafından değil, aynı zamanda yaralı halde kollarımda taşıdığım kadın tarafından da ciddiye alınmışlardı. Tamı tamına böyleydi işte
Sanki bana ihanet ederken, önce güvenimi kazanıp beni soyunmaya ikna etmiş, sonrasında ise kapıyı ardına kadar açarak beni orada öyle çıplak ve korunmasız halde sergileyip dileyeni içeri alarak beni onların alay ve aşağılamalarına terk etmişti. Üstelik bununla da yetinmeyip ailem hakkında öyle değerlendirmeler, en doğal alışkanlıklarıma ilişkin öyle yargılarda bulunmuştu ki ondan hiç ummayacağım şeylerdi bunlar. Kısacası, çok başka ve gerçekten bana düşman bir Dida ile karşı karşıyaydım
Bu zamana dek Tanrı inancımı içimde, kendi bildiğim şekilde taşımak bana yetmişti. Başkalarının inancına saygı duyduğum için de kiliseye girmek isteyen Bibl’ye daima engel olmuştum; gel gelelim yalnız onu sokmamakla kalmıyor, kendim de girmiyordum. Başkalarının inşa ettiği bir eve gidip diz çökmek yerine, duygumu, inancımı kendi içimde taşıyor ve diz çökmeden, ayakta durarak muhafaza etmeye çalışıyordum.
Durumumun aslında tahmin ettiği gibi tam anlamıyla bir vicdan vakası olmadığını anlatmayı başarabilir miydim acaba? Kendimi riske atıp durumu anlamasını sağlamaya çalışmam halinde, onun da gözünde hemen deli damgasını yiyiverecektim.
Buraya gelerek kendisinden yardım ve koruma talep ettiğim Tanrı, her şeyi sonradan inşa edenin ta kendisiydi.
Hayatta olan bir kişi ise yaşamakla meşguldür ve kendini göremez. Kendini tanımak, ölmek demektir. Siz yalnızca buna değil tiim aynalara uzun uzun bakıp duruyorsunuz çünkü aslında yaşamıyorsunuz; yaşadığınızı bilmiyor, yaşayamıyor, yaşamak istemiyorsunuz. Kendinizi tanımayı gereğinden fazla istiyor ve tam da bu yüzden yaşamıyorsunuz.
Kendinizi daima görmek istiyorsunuz. Hayattayken yaptığınız her eylemde. Her davranışınızda, her hareketinizde kendi görüntünüz hep gözünüzün önünde sanki. Ve tahammülsüzlüğünüz belki de bundan kaynaklanıyor. Siz, hissiyatınızın kör olmasını istemiyorsunuz. Onu gözlerini sürekli açık tutmaya ve karşısına koyup durduğunuz aynada kendisini görmeye mecbur ediyorsunuz. Ve hissiyatınız aynada kendisini gördüğü an donup kalıyor. Sürekli bir aynanın karşısında yaşamak mümkün değildir. Aksine, kendinizi asla görmemek için çaba gösterin derim. Zira ne kadar uğraşsanız da kendinizi asla başkalarının sizi gördüğü biçimde tanıyamayacaksınız. O halde kendinizi sadece kendiniz için tanımanızın ne anlamı var ki? Hatta ileride neden ille de aynanın size iade ettiği o görüntüye sahip olmak zorunda olduğuııuzu anlayamaz duruma bile gelebilirsiniz.
Bu konuşmanın ve ruhumdaki tarifsiz işkencelerle ilgili anlattıklarımın ardından, onulmaz yalnızlığımızın o sonsuzluk kadar uzun gelen anda, korkunç olduğu kadar da açık ve net bir biçimde, tüm gerçekliğiyle benim gibi onun da gözlerinin önüne seriliverdiğinden eminim. Her nesnenin görüntüsü, bizi ürkünç bir şekilde soyutluyordu. Ve bu yalnızlığın ortasında ona dışarıdan bakıp bir şekilde sınıflandıran diğerleri onu kim bilir nasıl görüyorlarken, kendisinin dahi yaşadığını göremedikten sonra, sahip olduğu o yüzü taşıması için artık hiçbir neden kalmadığım düşünmüştü belki de. Bütün gurur kalkanları düşmiiştü. Her şeyi, başka gözlerin nasıl gördüğiinü bilemeyen gözlerle görmek. Birbirini anlamadan konuşmak.
Bir pencereye yanaşırsınız; dünyaya bakarsınız ve dünyanın size göründüğü gibi olduğuna inanırsınız. Aşağıda yoldan geçip giden insanlar görürsünüz; onlara yukarıdan, o pencereden baktığınızdan görüş açınız genişlemiştir ve bu nedenle aslında büyük olan o insanlar size küçük görünürler.
Ah, orada kendimi kaybetmek; uzanıp kendimi gökyüzünün sessizliğinde otların arasına bırakmak; ruhumu herhangi bir amaçtan uzak o uçsuz bucaksız mavilikle doldurup bütün düşüncelerimi, bütün anılarımı enginliğinde batırmak ne güzel olurdu!
Herkesten daha aklı başında olduğumu ispatlamak zorunda olduğum bir zamanda giriştiğim bu yeni macerayla, nasıl büyük bir skandala meydan verdiğimi nasıl olup da fark etmemiştim?
her şeyin suçlusu olan suçlu tutku, az daha hayatıma mal oluyordu!
Beni en çok rahatsız eden, bu tamamıyla teslim olmuş, boyun eğmiş halimin gerçekten pişman olduğum şeklinde algılanmasıy-dı; oysaki ben, başkaları için bir değeri ya da bir anlamı olabilecek her şeyden artık çok uzaklaştığım, kendime ve bana ait her şeye yabancılaştığım ama yine de bir şeylere sahip birisi olarak kalabilme ihtimalinin dehşetini içimde yaşadığım için her şeyimi veriyor, hiçbir şeye karşı gelmiyordum. Hiçbir şey istemediğim için, artık konuşamayacağımı da biliyordum. Ve susuyor, karşımdaki aksine çok şey istediğini bilen o zayıflıktan âdeta saydamlaşmış yaşlı rahibe hayranlıkla bakıyordum; isteklerini büyük bir maharetle kabul ettirmeyi başarıyor ve bunu kendisine çıkar sağlamak ya da başkalarına iyilik yapmak istediği için değil, büyük bir inançla bağlı olduğu ve hizmet ettiği Tanrı’nın evini onurlandırmak için yapıyordu. Alın size kendisi için hiç kimse olan bir kişi daha. Belki de herkesin gözünde birisi olabilmek için baş vurduğu yöntem buydu.
Ona bakarken bir yandan hayranlık duymaya devam ederken, diğer yandan da acıyordum aslında.
Kendime bir daha asla aynada bakmadığım gibi, yüzümün ve dış görünüşümün aldığı hali merak edip de aynaya bakmak, aklımın ucundan dahi geçmiyor artık. Mahkeme salonunda beni karşılayan şaşkınlık ifadesi ve kahkahalardan anlaşıldığı üzere, başkalarının gözündeki dış görünüşüm yalnız değişmekle kalmamış, oldukça gülünç bir değişikliğe uğramış olmalıydı.
Düşkünler yurdu kırın ortasında, oldukça hoş bir yere kurulu. Ben her sabah gün ağarırken dışarı çıkıyorum çünkü artık böyle, gün ağarırkenki tazelikte, henüz ortaya çıkmış, gecenin çiğliğini hâlâ üzerinde taşıyan her şeyle birlikte, güneşin onların nemli soluğunu kurutup kavurmasına izin vermeden korumak istiyorum ruhumu.
Bu yazıyı aslında kitapta yazmayı düşünüyordum ama şuan okuduğum bir kitap başlangıcı buradan yapmamı sağladı. O yüzden özet olarak yazacağım. Nadasımsı yazımda söylemiştim, önce dinlenme sonra sadece kitap okumaya ayıracağım bir kaç ayı diye. Ben direkt kitaba daldım. Bir haftada üç kitap okudum, ki onları da zaten bloga ekledim. Pdf lerini bulmam alıntıları eklememde kolaylık sağladı değilse sayfa sayfa yazmak zorunda kalıyordum. Dördüncü kitabı da hafta sonuna eklerim.
Neyse gelelim konumuza, şuan yarısına geldiğim "Luigi Pirandello-Biri, Hiçbiri, Binlercesi" kitabına. İtalyan yazarın 1909'da yazmaya başlayıp 1925'te tamamladığı en ünlü romanı. 99 yıl önce yazılmış ve günümüz insanının estetik kaygısının getirdiği sonuçlar ve bu durumdan insanların bozulan psikolojisini resmetmiş adeta. İnsan zihninin kendisine
ne tür labirentler tuzaklar kurduğu ve labirentlerin arasında kendisini, olduğu, olduğunu sandığını ve olmasını istediği şeyi aramasının en saf örneği. Karısının laf arasında burnunun eğri olduğunu söylemesinden sonra adamın bunu takıntı hale getirip herşeyi sorgulamasından sonra kişilik bölünmesi yaşaması. Günümüzde ki psikolojik rahatsızlıkların, narsizmin, empati yoksunluğunun, intiharın, sosyapatlığın, antisosyal kişilik bozukluğunun hat safhada olduğu bir ortamda neredeyse 100 yıl önce bunu kaleme alması aslında şaşırtmamalı.
Beyin ve psikoloji konusu benim neredeyse ilkokuldan beri hep merak ettiğim şeylerdir. Özellikle seri katiller. Bu her dediğim de insanların bakışı biraz değişiyor ve bir adım geri atıyorlar 😆 Sosyopat falan değilim ayrıca feci kan tutar beni. Şansıma işim de hep pskikopatın sosyopatın pisliğin bol olduğu bir ortam oldu. Sadece adliye koridorları değil, yolda okulda, bir kafe de, aynı sokakta aslında yanından geçtiğimiz ama ne olduğunu bilmediğimiz insanlarla dolu heryer. Hep merak etmişimdir, ne oluyorda insanlar empati, merhamet, acıma ve insani duygularını kaybedip onca sosyopatlık psikopatlığı yapıyor diye. Genetik miras, kalıtımsal bozukluk, çocukluk travmaları, istismar, kötü ebeveyn seri katillerin ortak özellikleri. Kütüphanemde yirmiye yakın bununla ilgili kitap araştırma var.
Herkes Charles Manson'u seri katil sanıyor ama Manson kimseyi öldürmemiştir. evet kimseyi öldürmemiş. Manson tarikatı adı altında insanları kullanarak başkalarını öldürtmüştür. Bunun en bilindiği Roman Polanski'nin hamile eşi aktrist Sharon Tate cinayeti.. Ayrıca 90 ları hatırlayanlar bilir, dini bir oluşum domuz bağıyla toplu mezarlarla insanları katletmişti o misal. İnsanlar birilerinin boyunduruğu, kulu kölesi olmaya pek hevesli ne yazık ki.
İnsanlar kendilerini beğendirebilmek adına, milyonlarca paralar vererek saçma sapan şekillere giriyorlar. Neden? Kendilerini iyi hissetmek, beğenilmek adına. Gary Small'ın Bir Psikiyatristin Gizli Defteri adlı kitabında buna uygun bir örnek vardı. Adam bacağı kesilince iyileşeceğini sanıyor. Sağlıksal olarak hiçbir sorunu yok ama kendini hasta mutsuz hissediyor ve kimse ikna edemiyor. Sağlam bacağı kesiliyor ve mutlu oluyor. Bu gibi örnekler zihnimizin bize oynadığı ya da oynamasına zemin hazırladığımız durumlar... Aklınıza mukkayet olun ve sevgiyle kalın...