Başlığı farklı birşey koymuştum ama sevgili Sezer'le arada yaptığımız sohbetlerin birinde "nadasa çekilme" diye birşey geçti oradan
aklımda kaldı. Hoş bu başlık gs lilerin penaltımsısı gibi bir şey oldu ama olsun.🤪 Uzun zamandan sonra evde olacağım yeniden. Doğum ve
pandemi dışında uzun süreli evde kalmamıştım son 10 yılda. Bugün
itibariyle 1 yıllık ücretsiz izne ayrıldım, sonrasında da büyük
ihtimalle memurluktan istifa edeceğim gibi duruyor. Eşime kalsa şimdi
istifa et yurt dışına yerleşelim diyor. Önceden hep ben derdim "çok
yanlış coğrafyada doğmuşum, imkan olsa bir dk durmam yurt dışına
gidelim" diye. Şimdi o ortam oluştu ama ben gitmek istemiyorum, tabi
bunda çocukların küçük olmasının ve Avrupada artan milliyetçiliğin
etkisi de var. Çöl bedevileri yüzünden kendi ülkemizde mülteci gibi
olduk zaten, bir de yurt dışında işgalci muamelesine gelemem.
Aklımda
çok şey var ama hiç birini yapacak halim yok şuan. Tembelliği
ertelemeyi bırakabilirsem yarım kalan kitaplarımı tamamlayıp ikisini
birden yayımlamayı
düşünüyorum. Sonra tura çıkma niyetimiz var ama dediğim gibi halim
yok, henüz bir
rota belirlemedik. Fransa'da bir dostla görüşme niyetim oldu ama o da
niyet olarak, hatta kursakta kalan heves olarak kaldı ne yazık ki. Neyse her zaman ki gibi canı sağolsun, iyi olsun yeter. Ama canım
İrlanda seni unuttum sanma, en kısa zamanda kavuşacağız seninle.
Hem
niyetimin hem hevesimin olduğu zamanlarda bol bol kitap okuyup
yapabildiğim kadarıyla blogda paylaşmayı düşünüyorum. Derin'in önerdiği
dizilere filmlere bakabilirim. Maşallah iki ayaklı kütüphane hatta yapay
zeka gibi Derin'de yok yok.. Neyse benden şimdilik bu kadar, yeni bir
kitapta alıntıda, sohbette ve melodilerde görüşmek üzere...
Uykunun sınır kapısında pasaportumu damgalatmadan önce kendime iyi bir müzik şöleni çekmekti dileğim. -Anthony Burgess-
Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin. -Jose Saramago-
Bir yanı erken büyümüş çocuklar, hiç büyümeyen yanlarını görmekte zorlanırlar. -Murathan Mungan-
Güçlü olmak, kas geliştirip şişirmek
anlamına gelmez. İnsanın, kaçmadan kendi tanrısallığıyla buluşması,
kendi kafasına göre vahşi doğayla iç içe bir hayat yaşaması anlamına
gelir. Öğrenebilmek, bildiklerimize katlanabilmek anlamına gelir.
Dayanmak ve yaşamak anlamına gelir. -Clarissa P. Estes-
Bütün tutkuların kaderi, günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. Akıl ise beklemesini ve direnmesini bilir. Kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde tozuttuklarında, susmak zorunda kalır. Ama onun sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep gelmiştir. -Stefan Zweig-
İnsan sadece yeni olana sahip olmak için çalışıyordu. Yeniliğin ve yeni olan her şeyin ne kadar sevildiğini düşündüm. Bebekler bile belki de bu yüzden seviliyordu. Hiç kullanılmamış insanlar oldukları için için. Son model, gıcır gıcır, el dememiş bir et parçası.. -Hakan Günday-
Unutulmaz bir gün oldu bu benim için, çünkü bende büyük değişimler yarattı. Zaten herkesin yaşamında böyle olmaz mı? Yaşamınızdaki sayılı günlerden bir tekini silin... yazgınızın yönü kim bilir nasıl değişik olurdu! Bunu okurken bir dakika durun, sizi çekip götüren zinciri düşünün; ister demirden olsun ister altından, ister çiçeklerden ister dikenlerden örülü olsun... o unutulmaz günlerin birinde ilk halkası yaratılmasaydı, bu zincir belki de size, yaşantınıza hiç dolanmayacaktı! -Charles Dickens-
Eğer Yaradılış kitabını Havva yazmış olsaydı, insan türünün ilk aşk gecesi acaba nasıl olurdu?
Havva kaburga kemiğinden falan doğmadığını, hiç yılan tanımadığını, kimseye elma vermediğini, Tanrı'nın ona acı çekerek doğuracağına ve kocasının ona hükmedeceğine dair bir şey söylemediğini açıklığa kavuşturarak başlardı. Bütün bu hikayelerin Adem'in basına anlattığı yalanlar olduğunu söylerdi. -Eduardo Galeano-
Tek bildiğim, bu muhteşem güzellikle göz
göze geldiğimde dünyanın gözümde cennete dönüştüğüydü. Böylesine delice
hayran olmanın tekinsiz bir yanı da vardır; kaybetmekten korkarsın ki
bu durumda kaybetmek en az elinde tutabilmek kadar tehlikelidir... -Oscar Wilde-
Fahişe ve çingeneleri severim. Biri namuslu numarası yapmaz, öteki milliyetçilik. -Charles Bukowski-
Bir bebek gibi sallanabilen bir yalnızlık var. Kollar kavuşmuş, dizler
karna çekilmiş, bir gelininkine benzemeyen bu devinimi sürdürmek,
sürdürmek, sallayanı yatıştırır, denetler. Bu, içedönük bir yalnızlık
-insanı bir deri gibi, sımsıkı saran türden. Bir de, dolaşıp duran bir
yalnızlık var. Hiçbir sallama onu yatıştıramaz. O canlıdır, dik
başlıdır. Kuru, yayılan bir şeydir; insana kendi ayak seslerini çok
uzaklardan geliyormuş gibi hissettirir. -Toni Morrison-
“Tek bildiğim şu, aklımı kaçırıyorum,” dedi Franny. “Ego ego ego. bıktım
usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak,
farklı ve ayrıcalıklı birşeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen
herkesten bıktım usandım. İğrenç birşey bu - iğrenç iğrenç. Kimin ne
dediği umrumda bile değil. -J. D. Salinger-
Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu
insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben
düşündüğümü söylemeye kalktım. -YusufAtılgan-
Şehirlere kapanmış hayatlarımızda kim, hayalperest gibi gün gelip
yapayalnız ölmekten korkmaz ki? Bir gece yarısı uyanıp yanında yaşam
yoldaşının soluduğunu duymak yerine, çıplak tavana bakıp sessizliği
dinlemekten korkmayan biri var mıdır? -Dostoyevski-
Şayet ruhlara hükmetmek dillere hükmetmek kadar kolay olsaydı, bütün
hükümdarlar güvenli bir şekilde hüküm sürerdi ve zalim güç diye bir şey
olmazdı. Zira o zaman bütün insanlar hükümdarlarının fıtratına göre
yaşar, neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin adil
olduğunu neyin olmadığını sadece onların buyruklarına göre
değerlendirirdi. Fakat... bir insanın ruhunun, başka bir insanın hakkına
tamamen bağlı olması imkansız bir şeydir. Hiç kimse kendi doğal
hakkını, yani her konuda özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme
yetisini bir başkasına devredemez; dahası, hiç kimse bu bapta baskı
altına alınamaz. İşte bu yüzden diyoruz ki, devlet ruhlara yöneldiğinde
şiddet uygular.'' -Spinoza-
Kimseyle konuşmuyorum. Böyle daha iyi oluyor sanki. Bir anlamı olduğundan değil. Konuşamadığımdan da değil. Canım istemiyor sadece. Aslında canım isterse bir saksı bitkisiyle hava durumu hakkında bile konuşabilirim. Ama hiç canım istemiyor işte. Sahiden de hiçbir şey söylemeden susarsam ne demek istediğim anlaşılabilir mi ki ?" -Ali Lidar-
Bir panik atak, şehrin sokaklarındaki soluksuz koşuya çevrilmiş; çünkü
panik zihinsel kaçışın bir ifadesidir; köşeye sıkıştığın, gerçek
kaldıramayacağın kadar ağır geldiği, bu kaçınılmaz gerçeğin haksızlığına
karşı koyamadığın zaman içinde kabaran sınırsız güçtür; o yüzden
dehşete verebileceğin tek tepki kaçmak, kendini soluk soluğa seyirten,
çılgınlaşmış bir bedene dönüştürerek aklının kapılarını kapatmaktır;
hangi gerçek bundan daha korkunç olabilir? Birkaç saat ya da birkaç gün
içinde ölmeye mahkum olmak, hiç mi hiç anlayamadığın nedenler yüzünden
hayatının yarı yerinde bitmek, yaşamının bir anda bir avuç dakikaya,
saniyeye, kalp atışına indirgenmesi. Güneşin parladığı, çamaşırların
çabucak kuruduğu, camcıların, onarım işlerinin, işçi tazminatlarının ya
da su basan bodrumların olmadığı bir yer vardır daima. -Paul Auster-
Kimlik'te, tutkulu, güçlü bir kadın ile duygusal, serseri
ruhlu genç sevgilisinin yıpranan, eskiyen aşklarını sorgulamalarına, bir
kimlik arayışına tanık oluyoruz. İki insanın kendilerini ve aşkı anlama
çabalarının çarpıcı hikayesi. Birbirlerinin gizli yönlerini keşfetmeye
çalışırken giriştikleri küçük oyunun, bir karabasana dönüşme serüveni. (Arka kapak)
Bu kitabı konusuna bakmadan sırf ismine bakarak almıştım. Beklentimden farklı çıktı. Neden bilmem bana Marquis de Sade'in kitaplarını anımsattı, tabii ki çok çok yumuşatılmış haliyle. Diyaloglar fena değildi.
Sevdiğiniz biri ortadan kayboluyor ve siz onun başına ne geldiğini hiç bilemiyorsunuz, varın düşünün! insan deliye döner! (s.10)
Ondan hiç haber alamamak, olup biten hakkında yalnızca düş kurmaktan başka elinden bir şey gelmemek. Canına bile kıyamazdı, çünkü ihanet olurdu bu, beklemeyi reddetmek, sabrını yitirmek anlamına gelirdi. Sonuçta, yaşamının sonuna kadar hiç yakasını bırakmayacak bir dehşet içinde yaşamaya mahkum olurdu. (s.11)
Düşün, içinde uyandırdığı huzursuzluk öylesine büyüktü ki, bunun nedenini çözmeye çalıştı. Onu bu kadar huzursuz kılan şeyin, düşün, şimdiki zamanı silip atması olduğunu düşünüyor. Çünkü, içinde yaşadığı zamana öylesine sıkı sıkı sarılır ki, karşılığında dünyayı verseler, onu ne geçmişle ne de gelecekle değiştirir. Düşleri işte bu yüzden sevmez. Düşler, aynı yaşamın farklı dönemleri arasında kabul edilemez bir eşitliği dayatır insana, insanın hiç yaşamadığı şeyler arasında eş düzeyli bir eşzamanlılığı dayatır; ayrıcalıklı durumunu yok sayarak şimdiki zamanın varlığını yadsır. Tıpkı bu gece gördüğü düşte olduğu gibi. Yaşamının çok büyük bir bölümünü kaplayan her şey karanlığa gömülmüştü. (s.12)
Eski dostun o hasta hali dayanılacak gibi değildi. Belleğinde onu lisedeki haliyle korumuştu; kırılgan bir genç, her zaman kusursuz giyimli, doğal bir incelikle donanmış. (s.13)
Bir an sustu. Sonra: "Bilincimin bütünüyle berrak olduğunu söylemiyorum. Olup bitenin farkındaydım, ne var ki, her şey biraz deforme olmuştu, düşte olduğu gibi. Ama gerçek yaşamda gördüğün karabasan kısa sürer, bağırmaya başlar ve uyanırsın, oysa ben bağıramıyordum. Bir karabasanın ortasında, bir türlü bağıramamak.” Yeniden sustu. Sonra: “Ölmekten hiç korkmadım. Ama şimdi korkuyorum. İnsanın, öldükten sonra canlı kaldığı düşüncesinden kendimi kurtaramıyorum, ölü olmak, sonsuz bir karabasanı yaşamak demek. Neyse geçelim. Geçelim bunu. Başka şeylerden konuşalım.” (s.14)
Gerçekten bu kadar soğuk, bu kadar duygusuz bir insan mı? (s.14)
...seni her zaman ustam konuşuyormuş gibi dinlerdim. (s.15)
Erkekler de bir tuhaf oldu. Baba değil, iskele babası hepsi, yani: baba otoritesi olmayan babalar. (s.17)
Sevdiği kadının fiziksel görünüşünü bir başka kadınınkiyle karıştırmak. Bunu şimdiye kadar kaç kez yaşadı! Hep aynı şaşkınlığa düşerek. Onunla ötekiler arasındaki fark bu kadar az mı? En çok sevdiği varlığın siluetini, benzersiz saydığı bir varlığın siluetini nasıl olur da ayırt edemez? Odanın kapısını açıyor. Sonunda görüyor onu. Bu kez, hiç kuşku yok, bu o, ama o da kendisine benzemiyor. Yüzü yaşlı, bakışı tuhaf biçimde kötücül. Kumsalda el kol işareti yaptığı kadın, daha şimdiden ve sonsuza kadar sevdiği kadının yerini almış sanki. Jean-Marc’ın, onu tanıyamamış olmasından dolayı cezalandırılması gerekiyor sanki. “Ne var? Ne oldu?” “Hiç, hiçbir şey," diyor. “Nasıl, hiçbir şey? Yüzün allak bullak olmuş.” “Çok kötü uyudum. Neredeyse hiç uyumadım. Sabah da iyi geçmedi.” “İyi geçmedi mi? Neden, peki?” "Hiçbir nedeni yoktu, gerçekten yoktu.” “Söyle bana.” “Gerçekten hiçbir şey yok.” Jean-Marc ona bakıyor, dediğini, demek istediğini anlayamadan. Erkeklerin artık ona dönüp bakmamalarına mı üzülüyor? Ona şunu söylemek istiyor: Peki, ya ben? Ya ben? Seni kilometrelerce kumsalda arayan ben, ağlayarak adını bağıran ve peşinden dünyanın öbür ucuna kadar gelebilecek olan ben? Söylemiyor. Bunun yerine yineliyor, ağır ağır, alçak sesle, biraz önce düşündüğü sözleri yineliyor: “Erkekler artık dönüp sana bakmıyor. Üzüldüğün şey gerçekten bu mu?" (s.23-24)
...göstereceği sevginin zorlama ve sahte olduğu izlenimi bırakmasından korkuyordu. (s.25)
Ben gülmüyorum. Unutma, benim iki yüzüm var. Bu özelliğimden belirli bir zevk almayı öğrendim, buna karşın, iki yüzü olmak kolay değil. Çaba gerektiriyor, disiplin gerektiriyor! İsteyerek ya da istemeyerek, ne yaparsam yapayım, yaptığım şeyi iyi yapma tutkusuyla davranırım ben, bunu anlaman gerekir. Bunu, işimi yitirmemek için yapıyor olsam da. İnsanın kusursuz biçimde çalışması, aynı zamanda da o işi hor görmesi çok zordur. (s.28)
sahip olduğum birbirinden farklı o iki yüzü korumayı daha ne kadar sürdürebilirim? İnsanı tüketen bir şey bu. Bir gün gelecek, tek bir yüzüm kalacak. Ve bu, kötü yüzüm olacak kuşkusuz. Yani ciddi olan. Razı olmayı kabul eden. (s.29)
“Hiç renk vermiyorsun, kafanın içinden ne geçtiği bilinemiyor; ve darbeyi vuruyorsun.” (s.33)
Chantal, Jean-Marc’a dayanılmaz bir özlem duyuyordu. Özlem mi? Karşısında oturduğuna göre, ona nasıl özlem duyabilirdi ki? İnsan, var olan birinin yokluğundan nasıl acı duyabilir? (Jean-Marc bu soruyu cevaplayabilirdi: İnsan, sevdiği adamın karşısında özlemle yanabilir; onun gelecekte var olmayacağını seziyorsa; sevdiği adamın ölümü, görülmemekle birlikte daha o zamandan varlığını duyuruyorsa.) (s.38)
Ne var ki duygulara kimse karşı koyamaz, oradadırlar ve her türlü bastırma girişiminden bağımsızdırlar. İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur. (s.38)
... başkalarının kin dolu öfkesini uyandırmamak için, aşkının sınırsızlığını gizli tutmaya kendi kendine söz verdi. (s.39)
“Onu hâlâ bağışlayamıyor musun?” “Yaptığı her şeyi bağışladım. Söz konusu olan bu değil. Sana vaktiyle onu bir daha hiç görmemeye karar verdiğimde içimi kaplayan o tuhaf sevinç duygusundan söz etmiştim. Bir buz parçası kadar soğuktum ve bu beni sevindiriyordu. Onun ölümü bu duyguyu hiç değiştirmedi.” “Beni korkutuyorsun. Gerçekten korkutuyorsun beni." “Hastaneye yaptığım ziyaretin sonuna doğru anılardan söz etmeye başladı,” dedi. “On altı yaşında ona söylemiş olduğum bir şeyi anımsattı bana. İşte o anda, bugün insanlar arasındaki tek dostluk biçiminin ne olduğunu anladım. Dostluk, bir insana yalnızca belleğinin doğru çalışmasını sağlamak için gerekli. Geçmişini anımsamak, onu hep sırtında taşımak, dedikleri gibi, belki de insanın kendi “ben”ini koruyabilmesi için gerekli tek koşul. “Ben”in çekip küçülmemesi, oylumunu koruması için, anıları bir saksı çiçeğini sular gibi sulamak gerekiyor ve bu sulama işi, geçmişin tanıkları ile yani dostlar ile sürekli temas halinde kalmayı zorunlu kılıyor. Onlar bizim aynamız; belleğimiz; onlardan hiçbir şey beklemiyoruz, yeter ki zaman zaman o aynayı parlatsınlar, parlatsınlar ki, yüzeyinde kendimizi görebilelim. Ne var ki, benim lisedeyken ne yaptığım umurumda bile değil! İlk gençliğimden beri, hatta çocukluğumdan beri, benim istediğim bambaşka bir şeydi. Dostluğun, değer olarak tüm öteki değerlerin üstünde tutulmasını özlüyordum. Şunu söylemekten hoşlanıyordum: Gerçeklik ile dost arasında seçim yapmak gerektiğinde, ben her zaman dostu seçerim. Bunu, biraz da çevremi kışkırtmak için söylüyordum ama cidden öyle düşünüyordum. Bugün bu özdeyişin artık eskidiğini biliyorum. Bu, Patroklos’un dostu Akhilleus’un, Alexandre Dumas’nın “silahşörlerinin ve aralarındaki tüm anlaşmazlıklara karşın, ustasının gerçek dostu olan Sancho’nun yaşadığı dönemler için geçerli olabilir. Bizler için artık öyle değil. Bu konudaki kötümserliğimi öylesine ileri götürüyorum ki, bugün, gerçekliği dostluğa yeğ tutmaya hazırım.’’
İçkisinden, tadına vara vara bir yudum daha aldıktan sonra, “Dostluk, benim gözümde, yaşamda ideolojiden, dinden, ulustan daha güçlü bir şeylerin var olduğunun kanıtıydı,” dedi. "Dumas’nın romanında, dört arkadaş kendini çoğu kez karşıt kamplarda bulur, böylelikle de birbirleriyle dövüşmek zorunda kalırlar. Ama bu, aralarındaki dostluğu hiç bozmaz. Birbirlerine gizliden gizliye, hileye başvurarak ve adına savaştıkları tarafın gerçekleriyle alay ederek yardım etmekten geri durmazlar. Dostluklarını, gerçeğin, davanın, üstlerinden aldıkları buyrukların, kralın, kraliçenin, her şeyin üstünde bir yere koymuşlardır."
“Dumas, ‘silahşör’lerinin serüvenini, olayların üzerinden iki yüzyıl geçtikten sonra yazdı. Daha o zamandan, dostluğun yitirilmiş dünyasına mı özlem duyuyordu acaba? Ya da dostluğun yok olması daha sonralara mı rastlıyor?” "Bunun cevabını veremem. Dostluk, kadınların sorunu değildir.” "Ne demek istiyorsun?” “Söylediğimi. Dostluk, erkeklerin sorunudur. Onların romantizmidir. Bizim değil.” Jean-Marc, içkisinden bir yudum aldı, sonra düşüncelerine geri döndü: “Dostluk nasıl doğdu? Düşmanlığa karşı birleşme olarak doğduğuna kuşku yok; birleşme olmasaydı, insanlar düşmanlarının karşısında çaresiz kalırlardı. Böyle bir birleşme bugün belki de yaşamsal bir önem taşımıyor.” “Düşmanlar her zaman olacak.” “Evet, ama onlar bugün görülmez ve anonim niteliktedirler. Yönetmelikler, yasalar. Birileri, senin pencerenin önüne bir havaalanı yapmaya karar verirse ya da seni kapının önüne koyarsa, dostun olan biri senin için ne yapabilir? Sana ancak, yine görülmez ve anonim olan biri yardım edebilir, örneğin toplumsal yardımlaşma örgütü, tüketiciyi koruma örgütü, baro. Dostluk artık, elle tutulabilir kanıtlarla ölçülebilen bir şey değil. Savaş alanında yaralanmış dostu arama ya da kılıcını çekip onu haydutlara karşı koruma fırsatı hiç çıkmıyor. Yaşamlarımızın içinden, büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmadan, buna karşın dostlukları da yaşamadan geçip gidiyoruz.” "Söylediğin doğruysa, bunun senin F. ile uzlaşmanı sağlaması gerekirdi.” “Açıklamış olsaydım, ona yapmış olduğum sitemleri hiç anlamayacağından zerre kadar kuşkum yok. Ötekiler benim üzerime saldırdığında o sustu. Ne var ki, dürüst davranmalıyım. O, kendi suskunluğunu bir cesaret gösterisi olarak kabul etti. Sonradan, bana karşı oluşan toplu psikoza onlarla birlikte düşmediği ve ağzından bana zarar verebilecek tek bir söz çıkmadığı için böbürlendiğini söylemişlerdi. Dolayısıyla, bu konuda bilinci berraktı ve ben hiçbir açıklama yapmadan onunla görüşmeyi kestiğimde, kendini yara almış gibi duyumsamış olması gerekir. Ondan, tarafsız kalmaktan öte bir davranış beklemekle hata ettim. O kötücül ve hırçın ortamda beni savunmaya kalkışmış olsaydı, onların nefretini üzerine çekme, onlarla çatışmaya girme, başına dert açma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Öyle bir davranışı ondan nasıl bekleyebildim? Üstelik o benim dostumdu! Bu, benim adıma, hiç de dostça bir davranış değildi! Başka türlü söyleyelim: Kibar bir davranış değildi. Çünkü dostluk günümüzde eski içeriğinden boşaldığı için, insanların birbirlerine karşılıklı olarak gösterdiği ilgi ve saygı anlaşmasına dönüştü, kısacası, bir nezaket anlaşmasına dönüştü. Böyle olunca da, bir dosttan kendimiz için, onun canını sıkacak ya da hoşuna gitmeyecek bir şey yapmasını istemek nazik bir davranış olmaz.” “Elbette olmaz. Ama senin bunu burukluk duymadan söylemen gerekir. İşin içine acı alay katmadan.” “Alay katmadan söylüyorum. Durum bu.” “İhanet seni kahrediyorsa, suçlanmışsan, günah keçisine dönmüşsen, seni tanıyan kişilerden iki farklı tepki bekleyebilirsin: İçlerinden bazıları, post kapma peşinde koşanlara katılacak, ötekiler de sana sezdirmeden, hiçbir şey bilmiyormuş, hiçbir şey duymamış gibi davranacaklardır, öyle ki, onlarla görüşmeyi, konuşmayı sürdürebilirsin. Bir şey sezdirmeyen, incelik gösteren o ikinci kategoriye giren insanlar senin dostlarındır. Sözcüğün modern anlamıyla dostlarındır. (s.41-42-43-44)
Bende, ilkgençliğimde yaşadığım bir saplantıyı uyandırdınız: Önümdeki yaşamı bir ağaç gibi düşünüyordum. Ona, olasılıklar ağacı adını vermiştim, insan, yaşamı ancak kısa bir süre bu biçimiyle görebilir Yaşam, sonra insana, değişmez biçimde dayatılmış bir yol gibi, içinden bir daha hiç çıkılmayacak bir tünel gibi görünür. Bununla birlikte, o eski ağacın görüntüsü içimizde silinmez bir özlem olarak kalır. Siz bana o ağacı anımsattınız, ben de buna karşılık size onun imgesini aktaracak, onun büyüleyici mırıltısını duyuracağım. (s.64)
Akşam, Jean-Marc’la o lokantaya gitti. Yandaki masada bir çift, sonsuz bir suskunluğa gömülmüştü. Suskunluğu başkalarının gözü önünde sürdürmek zordur. O iki insan, bakışlarını nereye yöneltecek? Hiçbir şey söylemeden birbirinin gözünün içine bakmak gülünç olur. Sürekli tavana mı baksınlar? Öyle yapsalar bu, suskunluklarını başkalarına sergilemek anlamına gelirdi. Çevredeki masaları mı incelesinler? O durumda da suskunluklarıyla eğlenen bakışlarla karşılaşırlardı ve bu daha da kötüydü. Jean-Marc, Chantal’a şunları söyledi: “Dinle, birbirlerinden nefret etmiyorlar. Ya da aşklarının yerini ilgisizliğin aldığı söylenemez. İki insanın karşılıklı sevgisini, birbirlerine söyledikleri sözlerin azlığıyla ya da çokluğuyla ölçemezsin. Kafalarının içi boşalmış durumda yalnızca. Belki de şu anda birbirlerine söyleyecek bir şey bulamadıklarından, boş laf etmemek için, kibarlıklarından konuşmuyorlardır. (s.66)
"Bugün, can sıkıntısının miktarı -can sıkıntısı ölçülebilir bir şeyse- eskiden olduğundan daha fazla. Eskiden yapılan meslekler, hiç olmazsa birçoğu, insanın o mesleğe karşı kişisel bir tutkusu yoksa, akla bile getirilmeyen mesleklerdi: topraklarına âşık köylüler; güzel masaların büyülü yaratıcısı dedem; köydeki insanların tümünün ayak ölçülerini ezbere bilen ayakkabıcılar; ormancılar, bahçıvanlar; o dönemlerde askerlerin bile birbirlerini tutkuyla öldürdüklerini düşünüyorum. Yaşamın anlamı, insanlar için ‘bir soru işareti’ değildi, yaşam onlarla birlikteydi, tüm doğallığıyla, işliklerinde, tarlalarındaydı. Her meslek, kendine özgü düşünce tarzını, kendine özgü varoluş biçimini yaratmıştı. Bir doktor, bir çiftçiden başka bir biçimde düşünüyordu, bir askerin davranışı, bir köy öğretmeninin davranışına benzemiyordu. Oysa bugün, hepimiz birbirimizin benzeriyiz; işimize karşı gösterdiğimiz ortak ilgisizlik bizi birbirimize bağlıyor. Bu ilgisizlik bir tutku haline geldi. Çağımızın tek büyük, kolektif tutkusu.” (s.68)
“Seni tanıdığımdan bu yana her şey değişti. Bunun nedeni, yaptığım küçük işlerin benim gözümde daha tutkulu hale gelmiş olması değil. Çevremde olup biten her şeyi, ikimizin arasında konuşulacak konulara dönüştürmem.” “Başka şeylerden de konuşabilirdik!” “İki insanın birbirini sevmesi, kendilerini dünyadan yalıtması çok güzel bir şey. İyi de, bu baş başalıklarını ne ile besleyebilirler? Dünya, üzerinde konuşulmayacak kadar iğrenç de olsa birbirleriyle konuşabilmek için bunu yapmaya gerek duyarlar.” “Karşılıklı konuşmasalar da olur.” “Şu yandaki masada oturanlar gibi mi?" diye güldü Jean-Marc. “Oh, hayır, hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez.” (s.69)
Konformizmin kötülük, karşıtının da iyilik olduğuna hangi yargıç karar vermiş? Uyum sağlamak, başkalarına yaklaşmak demek değil mi? Konformizm, herkesin aynı noktaya yöneldiği, birbiriyle buluştuğu, yaşamın daha yoğun, daha canlı ve daha ateşli olduğu o yer değil mi? Bu dünyada doğmuş olmak ister şans, ister şanssızlık olsun, yaşamını burada geçirmenin en iyi yolu, benim şu anda yaptığım gibi, ilerleyip giden neşeli ve gürültücü bir kalabalığa kendini bırakmaktır. (s.107)
Tek özgürlüğümüz, acı ile zevk arasında seçim yapmaktı. Mademki her şeyin anlamsız oluşu yazgımızdı, bu anlamsızlığı bir safra gibi taşımamak, onun zevkini çıkarmayı bilmek gerekirdi. (s.116)
Bir şekilde ağır günleri ve işlek günleri ve sıkıcı günleri ve nefret dolu günleri ve ender günleri atlatacaksın, hepsi hem çok güzel hem de umut kırıcı, çünkü hepimiz aynıyız ve çok farklıyız. -Charles Bukowski-
Anlamadıkları bir şeyi ezbere tekrarlamalarını istemek, papağanlar
yaratmaktır. Akla itaat etmeye alışmaları için çocuklara sorgulayıcı
olmayı öğretin: ne kıt zekaların otoritesine ne de ahmakların
geleneklerine itaat etsinler. Bilgisiz birini her önüne gelen kandırır.
Hiçbir şeyi olmayan insanı her önüne gelen satın alır. -Simon Rodrigez-
Önemli
olan hep hangi açıdan baktığındır derler. Buna inanmıyorum. Asıl önemli
olan, hangi mesafeden baktığın. Ben, her şeye mikroskopla bakıyorum ve
hepsi korkunç görünüyor. Hayat, her bölümde ayrı bir hikayenin döndüğü
neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı
sıkıcı bir filmdir. -Hakan Günday-
Daracık dünyamda, insanlardan kopuk, manevi olarak çürümüş, yeraltında
sahip olduğum kinimle başa baş nasıl boğuştuğumu anlatmak pek de hoş
olmasa gerek. Üstelik romanların bir kahramanı olur, bense bir
kahramanın taşımaması gereken tüm özellikleri taşıyorum. Bizim gibi
insanları anlamanın en kolay yolu budur. Bizler, yaşama yabancılaşmış,
zorla yürüyen insanlar olduğumuzdan dolayı bu yazdıklarım etkili
olacaktır. Üstelik gerçek hayata öyle yabancılaşmışız ki, adını bile
duymak istemeyiz. Bunda da o kadar ileri gideriz ki, gerçek hayatı
kitaplardan öğrenebileceğimize inanırız. -Fyodor Dostoyevski-
Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem
aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi,
karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her
şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete
gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın
bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü
fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle
karşılaştırılabileceğini iddia ederdi. -Charles Dickens-
Seni budala! Yazmak istedin ve yazmayı denedin, oysa yazacak hiçbir
şeyin yoktu. Ne vardı kafanda? Bazı çocukça yaklaşımlar, olgunlaşmamış
hisler, hazmedilmemiş bir sürü güzellik, kapkara bir cahillik yığını,
patlayacak kadar aşkla dolmuş bir yürek, aşkın kadar büyük ve cehaletin
kadar yararsız bir tutku. Yine de yazmak istedin! Oysa, yazacak bir
şeyler bulmanın eşiğindesin daha. Güzellikler yaratmak istedin ama,
güzelliğin doğası hakkında hiçbir şey bilmezken bu nasıl olacaktı? Yaşamın temel niteliklerini bilmezken, yaşam hakkında yazmaya kalktın. Dünya ve varoluşun düzeni hakkında yazmak istedin, oysa senin için dünya
bir çin bilmecesinden farksızdı ve bilgisizliğini kâğıda dökebilirdin
ancak. Ama neşelen Martin, evladım. yazmayı başaracaksın. Bir şeyler
öğrendin, az bir şeyler; daha fazlasını öğrenme yolunun başındasın. Bir
gün, şanslıysan eğer, bilinecek her şeyi öğrenmeye çok yaklaşacaksın. O
zaman yazabilirsin. -Jack London-
Sevebilirim, hem de nasıl, dile benden ne dilersen, canımı, gözlerimi
Anlayabilirim çoğu kere burnumla, yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak ve döğüşebilirim, doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için, yaşım başım buna engel değil, ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık. -Nazım Hikmet Ran-