11 Ekim 2020

İki ileri, bir geri


Beni anlamayan insanlara karşı her zaman sessiz kalmak zorunda hissediyordum kendimi. Onlar beni aptal sandılar her zaman. Beni anlayacaklarını sandığım insanları hissettiğimde ise geveze sandılar, 
çizgiyi tutturamadım.
-Murat Aydın - Sineklerin Kanadı Yoktur-


10 Ekim 2020

Sigmund Freud / Grup Psikolojisi ve Ego Analizi (Alıntılar)


  Sıkılgan biri olduğum için, genelde aynı anda iki hatta bazen üç kitap okuyanlardanım. Uzun süre ara vermezsem zor olmuyor, aksine zihni dağıtıyor iyi geliyor bu yöntem. Önceki yazılarım da belirtmiştim Zeno'nun Bilinci'ni okuyorum diye. Sabah birini okuyorsam akşam birini yada farklı günlerde birini okuyorum. Zeno'nun Bilinci'ni bitirince alıntılayacağım.

  Freud'un kitabına gelince, dün geldi merak edip hemen okuyayım dedim ama beklentimden farklı çıktı.  Altını çizdiğim yerleri paylaşacağım, fakat bazı yerleri çok sevdiğimi söyleyemeceğim. Sayfa 38'de Özdeşleştirme bölümü ve o bölüm de sayfa 41'de "Erkeklerde eşcinselliğin oluşumu genelde şöyledir" diyerek kısaca şöyle özetlemiş. Erkeklerde eşcinselliğin oluşumu genellikle Oidipus Kompleksi ile açıklanır. Her erkek, çocuk yaşta annesiyle özdeşleşir ama bazılarında bu özdeşleşme kalıcı hale gelir ve kendi benliğini yitirip annesinin hoşlanabileceği şeylere (erkeklere) ilgisini artırmasına yol açar.
Bana saçma geldi bu kısım.

Altını çizdiğim hoşuma giden yerleri paylaşıyorum, iyi okumalar..

 

Bir bireyin yalnızken olduğu haliyle grup içindeki halinin ne kadar farklı olduğunu kanıtlamak kolaydır ama bunun nedenlerini keşfetmek çok da kolay değildir.

Zihnin bilinçli olan kısmı bilinçaltı ile karşılaştırıldığında daha küçük bir öneme sahiptir. En usta analizciler, en zeki gözlemciler bile bireyin davranışlarını belirleyen az sayıdaki güdülerden daha fazlasını bulurken nadiren başarılı oldular. Bizim bilinçli hareketlerimiz, zihnimizde kalıtsal olarak var olan bilinçaltı temelinin bir sonucudur. Bu temel, nesilden nesile miras bırakılan ve bir ırkın düşünce yapısını oluşturan çok sayıda ortak özellikten oluşmaktadır. Hareketlerimizin belirli olan nedenlerinin arkasında, hiç kuşku yok ki itiraf etmediğimiz gizli nedenler de vardır. Bu sebeplerin de arkasında bizim bilmediğimiz daha da gizli birçok neden vardır. Bizim günlük hareketlerimizin büyük bir kıdmı gözlemlemekten kaçtığımız gizli dürtülermizin sonucudur.

Grup içindeki en çelişkili fikirler bile yan yana olabilir ve aralarındaki mantıksal zıtlıktan hiçbir sorun çıkmaksızın birbirini hoş görebilir. Psikanalistlerin de uzun zamandan beri dikkat çektikleri bu durum bireylerin, çocukların ve sinir hastalığı olan kişilerin, bilinçaltındaki zihinsel hayatlarında olan durumdur.

Yalnız olan bireylerde kişiyi harekete geçirme gücü sadece kişisel ilgiler iken, grup içindeyken kişisel ilgiler çok nadir öne çıkar.
Birey yalnızken görgülü biri olabilir; kitle içindeyken içgüdüleriyle hareket eden bir barbardır.

Dini inançların ne kadar hoş görüşsüz olduğunu ve insanlar üzerinde ne kadar baskıcı etki uyguladıklarını herkes bilir. Kitleler zayıflamayan muhafazakarlık iç güdülerine sahiptirler ve geleneklere puta taparcasına saygı duyarlar. Hayatlarının gerçek şartlarını değiştirecek her yenilikten, bilinçsiz olarak nefret ederler.

...kendini sevgi dini olarak adlandırsa bile bir din kendisine ait olmayanlara karşı sert ve sevgisiz davranmaya mecburdur. Aslında temel olarak ele alındığında, aynı şekilde, her din, sadece kucakladığı insanlar için bir sevgi dinidir. Öte yandan kendisine ait olmayanlara karşı ise zalim ve hoşgörüsüz olmak bütün dinlerin tabiatında vardır.

Bizim bilinçli hareketlerimiz, zihnimizde kalıtsal olarak var olan bilinçaltı temelinin bir sonucudur. Bu temel, nesilden nesile miras bırakılan ve bir ırkın düşünce yapısını oluşturan çok sayıda ortak özellikten oluşmaktadır. Hareketlerimizin belirli olan nedenlerinin arkasında, hiç kuşku yok ki itiraf etmediğimiz gizli nedenler de vardır. Bu sebeplerin de arkasında bizim bilmediğimiz daha da gizli birçok neden vardır.

 



09 Ekim 2020

En güzel doğum günü hediyesi

  Hediyeler her zaman güzeldir. Benim için en anlamlı hediye her zaman kitap olmuştur. Kitap, konser bileti ve branş fark etmeksizin Fenerbahçe maçlarına bilet, baktığım zaman birilerini hatırlatacak hediyeler her zaman favorim.

Bu kitaplar birkaç saat önce geldi. 24 Eylül doğum günüm dü 36 yaşına girdim. İş arkadaşlarım güzel bir sürpriz yapıp D&R dan hediye çeki yapmışlardı, kitaplar indirime girmişken bunları aldım. İdari izinim nedeniyle şuan yanlarında olamasam da, varlıklarını sevgilerini her zaman hissetiğim güzel dostlar. Hazır evdeyken hafta da 1 kitap hedefimi gerçekleştirmeye çalışacağım benim küçük kurbağalardan fırsat buldukça. Yeni alıntılarda görüşmek üzere..


Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar (Alıntılar)

Geçen yazımda bahsetmiştim bu kitapla ilgili düşüncemi, bunun üzerine  Lady Wednesday'in yorumu geldi. Onun için kitapta altını çizdiğim alıntıları paylaşmak istedim. Lady gibi Tezer kitaplarını okumamış yada okumak isteyenlerin Tezer hakkında bir fikri oluşur belki diye.
İyi okumalar

Önsöz- Leyla Erbil 1994

Tezer Özlü ile iki konuda birbirimize söz vermiştik.
İlki evlilik kurumunu, kocaları, daha çok eşlerimizi anlatacak birer roman yazmaktı. Ben sözü Mektup Aşkları'yla yerine getirmeye çalıştım. Yazık ki Tezer, kendininkini yazmaya fırsat bulamadan, benimkini de göremeden hayata veda etti.
İkinci sözümüz ise, mektuplarımızı yayınlamaktı.

Hepimizin hayatında karşılaşmaktan, dostluk etmekten pişmanlık getirdiğimiz insanlar olmuştur. Hayatımızı güzelleştiren karşılıklı olarak yüreklerimizi değiştirdiğimiz insanlar da. Tezer Özlü benim yaşamımda, ne şanslıyım ki sayıları pek de az sayılamayacak derin dostluklar kurabıldığım bir kişi olarak yerini aldı.

Özverinin, kardeşlik duygusunun silinip, kullanmanın, çıkar ilişkilerinin egemen olduğu bir dünyada dostlar olmadan ne yapardık bilemiyorum.. (s.7. Önsöz- Leyla Erbil 1994)

"Bu adam benim ölümüm Leyla" diye tanıştırıyor sevgilisini. "Bak bak bu benim ta kendim! Kafatasım bu; kendi ölümüm!" (s.11)

Türkiye, aslında aşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır Tezer'in.
Din kökenli ilkellik, resmi ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülke.
Buyurgan, yasakçı, ataerkil toplumun yatışmak bilmez gizli şiddeti, sadece on yılda bir sıkıyönetim dönemlerinde değil, sivil yönetimlerde de insan ilişkilerinin tüm alanlarını kaplamış, yurttaşların tümünü hasta etmiş, cehemmene çevirmiştir yaşamı. Hele Tezer gibi kozmopolit kültür sahibi insanlarınkini.. (s.13)

Sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor.(Tezer Özlü) Mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben, o ise, "burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" diyerek sürekli yineliyor... Hâlâ da öyle değil mi? (s.14)


-Mektuplar-

21 Haziran 1982 Berlin
Sevgili Leyla

Bundan sonra bana hangi insan ne verebilir, diye düşünüyor ve Türkiye'de tanıdığım insanları bir anda kafamdan geçiriyordum. Zaten bana orada bir şeyler veren tek dostum Leyla, diyordum kendi kendime, senin yanına bir kişi koymaya, bulmaya çalışıyordum. O sırada Deniz senin mektubunu getirdi.
Tabi sende, ya da bende sana benzeyen çok yönler var. Mektubunu okuduktan sonra otobüs beklerken bunları düşündüm. erkeklerin beğendiği istediği bir kadınsın. Hep sevildin. Güzelsin, temizsin. (Pis kadın olur mu diyeceksin.) Ama kimlerin pis olduğunu sen de çok iyi biliyosun. Sonra senin, benim gibi ( Galiba kendimi çok koydum bu işin içine) eleştirici yanın çok güçlü. Sonra cin gibisin, bir kere kendikendini iyi gözlüyorsun. Bu gariban insanlar ne kendilerinin, ne yazdıklarının farkındalar. Zaten farkında olsalar bunları yazmazlar. Cahil insanlar. (s.29)

Bizim D., E. gibi (düşünürlerimiz) Türkiye'yi o denli tanıtmamış ki, herkes bizi şalvar giyer, başını örter, yazsa yazsa geri kalmış bir toplumun geri, egzotik öykülerini yazar diye düşünüyor. (s.30)


9/10 Ekim 1982 Berlin
Sevgili Leyla'cığım

Sana ne kadar uzun süredir yazamadım.
....
Sevdiğim kitapları yeniden okumak, sözcükler, dünyayı sözcüklere çevirerek algılamak. Bunun dışında her birey bana çözümlenmeyecek bir dünya gibi görünüyor. Bu korkular birer fantazi gibi tabii. (s.33)

Burada kapitalist gelişimin bunalımını yaşayan insanların çıkmazı ve sorunları bizden daha mı güç bilemiyorum. Bu açıdan dönecek bir yerimin olması beni çok mutlu kılıyor. Dönecek yeri düşünürken, döneceğim yerdeki değer ve mutlulukları düşünürken de, senin yerin ne denli büyük bilemezsin. Sana günlerce anlatabileceğim gözlemlerim var. (s.34)

Artık ikiyüzlü ilişkileri yürütemeyeceğim. Geçmiş ola. (s.34)

Türkiye'de edebiyat cahillerin elinde. cümle kurma estetiği olmayan, düşünceleri de bunamayı kanıtlayan herkes tuttu. Şaşılacak şey. Oysa Can Yücel gibi büyük bir şairin adını bile geçirmiyorlar. (s.35)

Artık bir kent insanı değilim. doğayı, sessizliği ve küçük kasabaları seviyorum. (s.44)


22 Mayıs 1984
Sevgili Leyla'cığım

Mektubunu aldığımdan beri, kafamda sana yazıp duruyorum, ayrıca bu büyük sevinci, sana yazmanın mutluluğunu belki bilinçli olarak biraz sakladım durdum.Yaşamımda birlikte olmaktan hiçbir an sıkılmadığım ender insanlardan biri sensin, bir ikincisi var mı, bilmiyorum. Sıkılmak bir yana, tam aksine içim direnç ve yaşam sevinciyle dolmuştur, beni hep coşturmuşsundur.
Düşümcelerimi dilediğim doğrultuda yönlendirebildiğim günlerde herşeyle çok mutlu oluyorum. (s.47)

İnsanın kendisi kadar duygulu bir insanla bir sevgiyi bölüşmesi, birbirine sevgiyi aktarması ve o insanla bir arada yaşaması ne kadar güzel, ama o kadar zor ki. (s.49)


16 Temmuz 1984 Zürih

Biz, Türkiye olarak gerçekten yalnız kalmış, batılılaşma sürecinin de artık içinde boğulmuş bir durumdayız, ama bu durumdan belki sıyrılırız. (s.53)


20 Temmuz 1984

Burada 100 yaşını bulan, 20 yıl bitki gibi yaşayan insanlar var. Yoğun yaşayıp, ölebilmek de güzel. (s.55)


27 Ağustos 1984

Özlediğim sessizliğe kavuştuğum için mutluyum. Ama bu sessizlik de koşullu, her olgunun içerdiği çelişkiyi sen çok iyi bilirsin, yaşamışsındır, sürekli yaşarsın. Senin gibi bir yakınuım olduğu için mutluyum. (s.59)


3 Ocak 1985 Zürih

Burada en çok seni arıyorum. Ne önemli, yeri doldurulamaz bir doşlukmuş, dostlukmuş...

Aslında memnunluk ya da rahatsızlıklarımızın tümü kendi içimizden kaynaklanmıyor mu? Türk edebiyatında çığır açmış bir yazar olmana karşın, çağdaşlarının geriliği nedeniyle cahillerin baskısı altında kaldın. Ama bu, yalnız sana özgü bir durum değil, tüm ülkelerde örneği var. seni anlayan, seven, değerini bilen mutlak önemli bir kesim var, bu kesimde hiç de küçük değil. Zamanlara dayanacak bir öncüsün. Senin gibi bir kadın - kadın olmasın, kadın demeyeyim, insan- kiminle yaşarsa yaşasın, sorunlar olacaktır. Bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belkide toplulumumuz buna el vermediği için evlilikler yapan kadınlarız... Paris, New york gibi kentlerde olsaydık, belki başka türlü yaşardık... bilmiyorum. Ama İstanbul'da da çok derin yaşadığımızı, içten insanlar bulduğumuzu... burada daha iyi algılıyorum. (s.60)

İlk kez çocukluğumdan uzaklaşıyorum. Kendi zamanım içindeyim. (s.61)

İnsanların birçoğu depresif. Burada depresyon çok yaygın. O yüzden ben de kendimi uzak tutuyorum. (s.63)

13 Ocak1986
Sevgili Leyla'cığım

Kendim de hastalığın neden olduğu depresyon ve üzüntüleri yenmeye çalışıyorum. Zaman geçerse iyi olacak. Okuyorum, yürüyüşe çıkıyorum. İstanbul'da sizlerle olsam daha mutlu olurdum, burada hep yalnızım. Yalnız olunca insan acı düşüncelere saplanıyor. ama iyi olacağıma inancım büyük. Gözlerinden öperim. (s.69)
 

Bu Tezer özlü'nün son mektubuydu, iyi olacağına umudu vardı fakat  18 Şubat 1986'da eşi Hans Peter'in  kollarında kansere yenik düştü. Işıklar içinde uyu Tezer.



06 Ekim 2020

Günlükler mektuplar anılar

   Son bir kaç yıldır günlüklere, mektuplara anılara sardım. Sevdiğim beğendiğim hatta hayranlık duyduğum isimlerin anılarını, ilişkilerini, aklından geçenleri, üzüldüğü sevdiniği öfkelendiği şeyleri okumak kitaplarını okurkan farklı bir anlam katıyor.  Yazara farklı bir pencereden bakmama ne demek istediğini altını çizmesede anlamamı sağlıyor. Benzeyen yönlerimi içimden geçenleri gördüğüm zamansa hayranlığım daha çok arttığı gibi neden tanışmadık diye üzüntümde çoğalıyor.
Bunun ilk örneği Tezer Özlü. Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e mektuplar kitabı, bu türlere sarmamın fitilini ateşledi. Tezer Özlü'nün tüm kitaplarını okudum fakat ona ait anıları ve arkadaşı ile mektupları hayata edebiyata, bazı yazar arkadaşlarına, ülkeye siyasete bakış açısı eleştirisi o kadar tanıdık ve benimde içimden geçen şeylerdi ki, onu neden sevdiğimi bir kez daha anladım. Keşke daha uzun olsaydı dedim, Tezer Özlü'nün vefatı ile son bulan güzel mektuplar.

Sonrasında Mina Urgan, keşke oturup sohbet edebilseydim dediğim diğer isimlerden biri. Bir Dinozor'un Anıları ve Bir Dinozor'un gezileri okuması çok keyifli. Hepsine tek tek sırayla geleceğim, vaktim olursa alıntılayabilirim ama az önce yaptım cidden çok meşakkatli.

Pandemi döneminde deyim yerindeyse eve kitap stokladım, baya abarttım diyebilirim. Bu türden okuduğum diğer kitaplar belirttiğim gibi zamanla alıntılayacağım.
Huzursuzluğun kitabı ve Yaşama Uğraşı okuduklarım.
Bulantı ve Sylvia Plath Günlükler okumak için sırada bekleyen kitaplar.

Şuan İtalo Sevivo / Zeno'nun Bilinci'ne başladım bitince görüşürüz.


 


Jules Payot / İrade Terbiyesi (Alıntılar)

 


Uzun zamandır elimde olan fakat tembelliğim nedeniyle anca okuma imkanı buldum İrade Terbiyesi'ni,  Fransız Pedagog Jules Payot tarafından 1893 yılında yazılmış. Bu kitabı almamı sağlayan en büyük etken kapağında ki Cemil Meriç'in "Disiplin içinde çalışmayı bu kitaptan öğrendim" sözüdür. Bu aralar çok ihtiyacım var disipline toparlanmaya. Bazı bölümleri çok sabit fikirli, tutucu bulsam da genel olarak sıkılmadan okudum diyebilirim. Bu arada basım, çeviri yayın evi farklılığı olabilir, benim elimde ki kitap sonsöz kısmıyla 176 sayfa. Normalde 208 miş.

Altını çizdiğim alıntılar.
İyi okumalar..



  ...tüm başarısızlıklarımızın neredeyse tek sebebi vardır. O da irade zayıflığı. Çaba göstermekten ve özellikle süreklilik gerektiren bir çabadan korkarız. Rahata düşkünlüğümüz, tembelliğimiz gibi insani huylar tıpkı yer çekimi kanunu gibi doğaldır.
(s.13)

  Gerçek şu ki kararlı bir iradenin karşısında ancak devamlı bir güç durabilir. Tutkularımız ise doğası gereği geçicidir; ne kadar şiddetli olursa bir o kadar kısa sürer. Takıntı haline gelen ihtiraslar haricinde tutkuların sık oluşu düzenli bir çabanın yerini tutabilecekleri anlamına gelmez.
(s.13)
 
Ancak hantallık, rehavet, tembellik veya aymazlık diye adlandırılan huylarımız süreklilik arz eder. Bu huylarımıza karşı yapılacak düzensiz mücadele, mücadeleyi tekrar etmekten başka bir şeye yaramaz, sonunda başarılı da olunmaz. (s.13)

  Mücadele etmeden mutlu olunmaz, her mutluluk az çok bir çaba ister. Kitap okumak, müze ziyareti, ormanda dolaşmak hep bir teşebbüs gerektiren zevklerdir. Ayrıca tembelin kendini mahrum bıraktığı zevkler istediğiniz kadar tekrarlanabilen ve çaba gerektiren etkinliklerdir. Tembeller yumruklarını sıkmadıkları için mutluluğun avuçlarının içinden kaçıp gitmesini seyrederler. (s.15)

  Birçok öğrenci koşuşturmacaya üniversitede de aynen devam eder. Hatta daha hızlı. Ek olarak modern hayat şartları ruh dünyamızı yok etmeye ve zihnimizi meşgul etmeye gayret eder. İletişimin kolaylaşması, seyahat sıklığı, gezme alışkanlığı düşüncelerimizi dağıtmaya sebep olur. Okumaya zaman bile bulamayız. Coşkulu ama bir o kadar da boş bir hayat yaşıyoruz. (s.20)

  Günlük gazetelerin yaydığı sahte telaş, dünyanın dört bir yanından gelen üçüncü sayfa haberleri yığını, bazı insanları okumanın ne kadar da tatsız bir şey olduğu duygusuna sevk eder. (s.20)

  Peki bunca dikkat dağıtan olay karşısında eğitim sistemimizin vasatlığı da göz önünde bulundurulursa bu durumdan nasıl kurtulmalıyız? Ayrıca bizi bu hâlden çıkaracak olan irade terbiyesine eğitim sistemimizde yer verilmemesi de ne acı değil mi? (s.20)

  İrademizi güçlendirmek için yapılması gerekenleri yapmıyoruz. Beynimizi depolamakla meşgulüz. Zihnimizi çalıştırırken irademizden de istifade edeceğimiz için onu beslememiz gerek. Buğday ekip büyütmek gibi canlandırmaktan bahsediyorum. Gençler bugünün ötesini göremiyor. Günümüzde öğretmen baskısı, arkadaş alayları, bir taraftan cezalar, diğer taraftan ödül, iltifatlar. Yarın ise uzak olmasına rağmen lisans eğitimi, sınavlar, hatta en tembelin bile kolaylıkla başarabileceği ezberci baro ve tıp sınavları. İrade terbiyesi pek ciddiye alınmaz ancak insanı insan yapan, hayatını düzene koymasını sağlayan bu değil mi? En parlak yetenekler dahi özgüven olmazsa sönmez mi? İnsanlığın büyük başarılarında en büyük pay sağlam iradelerin değil midir? (s.20-21)

Bir fikrin veya bir duygunun içimizde canlanması ve yerleşmesi için samimi olması, devamlı olması ve tekrar etmesi gerekir. Bu fikir veya duygu yavaş yavaş ama sebatkar bir şekilde etkisini arttırır, adeta etrafını çevreleyen kaynakları oluşturup, kendisini empoze eder ve bir değer yargısı halini alır. Sanat eserleri de böyle ortaya çıkar. Bir dâhinin kafasındaki fikir genellikle bir gençlik hayalinde ya da yaşanmışlıkta gizlidir. Bir yerlerde okunmuş birkaç satır, hayata dair bir anı, bir yerlerden kalan bir mutluluk ifadesi, irticalen söylenen bir söz bereketi anlaşılmayan bir fikre kaynak oluverir. Fikir o güne kadar ulaşan her şeyden beslenir. Seyahat, muhabbet, iki satır yazı, ona yoğuracağı ve kendine mâl edeceği aynı zamanda güçleneceği kaynağı sağlar. İşte tam da bu şeklide Goethe, Faust eserini oluşturmak için tam otuz yıl boyunca yanında dolaştım. Bu süre boyunca tohum toprak altında olgunlaşmakta, büyümekte, gitgide derine inip kök salmakta, diplerde ihtiyacı olan şaheseri oluşturan can suyunu arayıp bulmaktadır.

  Tüm önemli fîkriler için geçerli olan bir kuraldır. Fikir sadece içimizden geçip giderse hiçbir kıymeti olmaz ve vuku da bulmaz. Fikre düzenli itina, hassasiyet, samimi bir dikkat göstermek gerekir. Tek başına yaşayabilmesi için Özel ilgi göstermek, saklamak, sahiplenmek gerekir. Onu uzun süre bilincinde canlı tutmak, ara sıra üzerinde düşünmek gerekir. Böylece Fikirlerin uyuşumu diye adlandırdığımız çekim gücü sayesinde güçlü duygularla yaşam kaynağını bularak kendine çekecek ve kendine mâl edecektir .(s.24-25)

    ... "bir harem dolusu  kadındansa akılcı, gözlem yeteneğine sahip bir kadının varlığı düşünür için daha değerlidir." (s.38)

    Kendini beğenmişlik, kendini gösterme peşinde olmak eziklik göstergesidir. Çalışarak başarmanın verdiği onurun yanına yaklaşmaz. (s.50)

   Arkadaş dediğimiz figürün arkasında geleceğimizin en azılı düşmanı olabilir. (s.52)

  Paris'te yaşamanın küçümsenemeyecek tek avantajı şehirdeki güzel sanatlardır. Müzik, resim, heykel, hitabet gibi sanatsal etkinlikler birçok taşra şehrinde eksik olabilir ancak oralarda da zihni çalışma imkanı açısından sayısız fırsatlar sunulur. Zaten taşralı olmak köyde, kasabada oturmak anlamına gelmez. Paris'te yaşayıp taşralı olabilirsiniz. Manası da yüksek zevklerden uzak olmaktır. Taşralı olmak anlam itibarıyla boş dedikodularla ilgilenmek, sadece yemek, içmek, yatmak, para kazanmak gibi şeylerle meşgul olmaktır. Sigara içmekten başka zevki olmayan, iskambil oynayan, kendi akıl seviyesindeki insanlarla oturup kaba saba espriler yaparak gülen kişiyi kast eder. Ancak doğa sevgisi olan, büyük düşünürlerin eserlerini okuyan genç, sırf taşrada bulunmakla bu sıfatların hiçbirini hak etmediğini bilir.
Büyük şehirlerden uzaklaşmak için daha hangi nedeni sayalım? Bazı yazarlar küçük şehirleri manastıra benzetirler. Doğrusu sükunet, sakinlik açısından benzerdir. Sürekli çevreden etkilenmeden düşüncelerimizi olgunlaştırabiliriz. Kafanız rahat olur, iç dünyanızda yaşarsınız. Düşünmekten mutlu olursunuz. Sükunet içindeyken en derinlerdeki düşüncelere ulaşmak mümkün olur. Fikirlerimiz git gide gelişir, olgunlaşır ve amaçlarına göre netleşir. Hatıralarımız yeniden canlanır. Şehirde yavaşlayan, ket vurulan beyin burada kendine gelir, hızına kavuşur. (s.61)


Israr etmenin bir anlamı yok. Yetenek dışarıdan, tepeden inen bir şey değildir. Gelişim de dışarıdan içeriye doğru değil, içeriden dışarıya doğru olur. Dış etkenler sadece bir aksesuardır. (s.62)

 Yunan filozof  Epiktetos olayları ikiye ayırır: Bizden kaynaklananlar ve bizden kaynaklanmayanlar. Bizden kaynaklanmayanların da acılarımızdan, hayal kırıklıklarımızdan kaynaklandığını söyler. Tembelin mutluluğu sadece başkalarına bağlıyken, çalışmaya alışık olan işiyle meşgul olarak mutlu olur. (s.66)

Bir çoğumuzun tercihlerini eğitimimiz, arkadaşların ve ya kamuoyunun eleştirileri, özlü sözler, telkinler şekillendirir. Çok azımız hangi limana gittiğimizi, ne zaman nerede demirleyip kendimizi toparlayacağımızı biliriz. (s.90)

Küçüklüğümüzden itibaren bize bazı şeylerin iyi, bazı şeylerin kötü olduğuıu öğretilir. Bunları konuştuğumuz insanların düşüncelerinden, hareketlerinden anlarız. Oysa o kavramları gerçek anlamlarıyla değil insanların ona yüklediği anlamlarla öğrenmiş oluruz. (s.93)

Bizim arzuladığımız sükunet insanı faydasız işlerden uzaklaştırıp içimizde olumlu duyguları uyandırmaya yetecek bir dinginliktir. Bunun için her gün veya her hafta biraz zaman ayırıp iç dünyanıza gezintiye çıkarak içinizdeki şevki ve isteği uyandırmak kafidir. (s.94)

Çocukların, kadınların veya erkeklerin davranışlarına dikkatlice bakılırsa anlık tepkilerle yaşadıklarını, anlık kararlarla hareket edip daha sonra oluşan durumu adapteolmak zorunda kaldıklarını görürüz. Toplum içinde prensip olarak saygı koruma adına daha kontrollü oluruz. Kendimizi sakin ve naif biri gibi gösterme eğilimine gireriz. Oysa toplum nezdinde ortalığı karıştıran kişi olarak görünmemek için değil kendi yanlışlarımızı görebilmek için tefekkür etmemiz faydalı olur. (s.94)

Ortalığı birbirine katanlar, politikacılar, kahramanlar, tarihi saçmalıklarıyla dolduran heyecanlı tipler insanlık adına sadece basit, vasat bir basamak oluştururlar. (s.94)

Kargaşadan uzak durmak, tefekkür etmek, içimizi dinlemek, faydası olacak kitaplar okumak, notlarımızı tekrar tekrar okumak ve hangi davranışın nasıl bir tehlike yaratabileceğini somut olarak derinlemesine düşünmek akıl yürütürken bize yardımcı olacak en önemli adımlardır.
Alelacele konunun üzerinden geçmeyi kastetmiyoruz. düşünmek, koklamak, dinlemek ve dokunmaktan bahsediyoruz. (s.101)

Psikolojide hiçbir şey yok olmaz. Doğa ince hesap yapan  bir muhasebeci gibidir. Görünüşte hiçbir anlam ifade etmeyen eylemlerimiz birike birike yerinden kımıldamayan davranışlara dönüşür. Kendimizi aşmamızda önemli bir iş birlikçi olan ''zaman'' amacımız doğrultusunda çalışmaya zorlanmazsa aleyhimize dönebilir. Çünkü zaman, alışkanlıklar teorisi gereği psikolojimiz üzerinde lehimizde ya da aleyhimizde baskı kurar. Alışkanlıklar sinsi bir şekilde yavaşça ilerler. (s.103)

Tüm isteksizliğe rağmen kalkıp bilmediği bir kelimenin anlamını sözlükten bakan, tembellik yapma arzusuna rağmen işini tamamlayan, can sıkıcı olsa da o sayfayı okuyup bitiren öğrencidir cesur olan. İrade de bu saymakla bitmeyen, tek başına anlamsız eylemlerin toplamının meyvesidir. (s.104)