02 Ocak 2021

Joanne Greenberg / Sana Gül Bahçesi Vadetmedim (Alıntılar)

 

Bir gün, hastalığın olduğu kadar sağlığın da nerede olduğunu bize gösterecek bir test yapmalıyız. (s.24)

Suskun bir insanın yardım çığlığı olan o, intihar girişimi... (s.34)

Yıllarca, beyniyle komut vermeyi hiç akıl edemediği sözcükler öylece ağzından çıkıvermişti hep. Kimi zaman, içini bir duygunun sardığı olurdu. Bu duygu söze dökülür, ama altında yatan ve dünyayı ikna etmeyi sağlayabilecek mantık suskun kalırdı. (s.36)

Bir çocuğun bağımsız olması, kimi ana babaların kırılgan dengesi için çok büyük tehlikeydi. (s.39)

Bir keresinde kendine korkunç işkenceler yapan bir hastam olmuştu. Ona neden böyle şeyler yaptığını sorduğum zaman "Bunları bana dünya yapmasın diye." karşılığını vermişti. Sonra "dünyanın neler yapacağını görmek için biraz bekleseniz" demiştim. O da "Anlamıyor musunuz? Eninde sonunda oluyor bunlar, bu şekilde hiç olmazsa kendi yıkımımı kendim yönetiyorum." diye yanıt vermişti. (s.48)

Sevdiğiniz insanları korumak için hiçbir zaman dünyayı yeniden kuramayacağınızı anlatmaya çalışıyorum size.. (s.49)

Benim düşmanım, ne nefret edebileceğim ne de bağışlayabileceğim bir insan. (s.52)

Lanet olası aptallar çocuklara yalan söylememeyi ne zaman öğrenecek bunlar! (s.53)

Niye hepiniz böyle kötü yalanlar söylüyorsunuz? (s.53)

Sinirli değilim ben; kaçığım. (s.54)

Kadın ufak tefek, siyah saçlı ve üzgün görünümlü biriydi. Ama bir başkasının korkusunu görebilecek kadar kendi dışına bakabilmişti. (s.59)

Sen hiçbir zaman onlardan biri olmadın, hiçbir zaman. Tamamen farklısın sen. (s.60)

Kimseye ait değilim ben! Ne size ne de dünyaya. (s.72)

Biliyor musun.. akıl hastası olmanın en kötü yanı, hayatta kalabilmek için ağır bir bedel ödenmesi. (s.73)

Her yerde olduğu gibi, burada da saldırganlar saldırıya uğrayanlardan üstün tutuluyordu. (s.77)

Cehennem’in eşiğine gelmiş kişilerin şeytandan ödü kopuyordu; zaten cehennemin içinde olanlar içinse şeytan özel biri değildi, yalnızca başka biriydi, o kadar. (s.77)

Hiç durmadan ummadığım yönlerden darbe yemek acı veriyor. (s.80)

Eskiden nasılsam şu anda da öyleyim, -içim yanardağ olan devinimsiz bir dağ. (s.87)

Bütün hasta insanların hastanelerde olduğunu mu sanıyorsun sen? (s.103)

Birisi seni kırdığı zaman hiç ağlama, gül. Seni üzdüklerini bilmelerine asla izin vermemelisin. (s.105)

Gurur, sanki her gün yapılan bir şeymiş gibi, soylu bir biçimde üzüntüden ölme yetisi anlamındaydı. (s.105)

Deborah, akıl hastaları ile dindar fanatikler arasındaki benzerlik konusunda düşündürücü bir takım gözlemlerde bulunuyordu. (s.106)

Anılar biçim olarak değişmeyebilir, ama yıllar boyu önemlerinin vurgulanması onlara korkunç boyutlar kazandırabilir. (s.107)

Bütün hasta insanların hastanede olduğunu mu sanıyorsun sen? (s.108)

Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim. Ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vaad etmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... Üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur.
(s.115)

Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor peki? (s.121)

Bütün bu şeyleri öğrenebiliyorsam dedi Deborah, okuyup öğrenebiliyorsam, neden hâlâ her şey bu kadar karanlık? (s.130)

Bir şeyi övmek bir başka şeyi kötülemek anlamına gelmez. (s.141)

Coşkuları baltayla parçalamayın. (s.171)

İnsanlar karşı-ateşler yakarlar, bir yangını söndürmek için bir başka yangın çıkarırlar.
(s.175)

Kapayın çenenizi! Düşüncelerimi duyamıyorum.. (s.175)

Vazgeçmiş değilim; yalnızca yorgunum, o kadar. (s.175)

Dünyada bile aynı dilden konuşan iki insan yok muydu hiç? (s.195)

Birbirimizle geçinemedik, işte o kadar. Birbirimizden hoşlanmadık. Galiba birbirimize çok fazla benziyorduk… (s.215)

Yaşamak savaşmak demektir. (s. 244)

Okuduğu bütün kitaplar ona kesin ifadeler kullanmamasını, tartışmamasını ve duygularını belli etmemesini, neşeli ve yardımsever olmasını söylüyordu. (s.260)

Hiçbir şeye ilgi duymuyordum ve bu bana bir çeşit huzur veriyordu. (s.276)



01 Ocak 2021

Lou Andreas-Salome / Feniçka (Alıntılar)

 
- Bir gece uyumamak sizi zorlamayacak belli ki.
- Buna alışkınım, geceleri kitapların başında oturmayı tercih ederim. Ortalık o kadar sessizken…

Ben kitaplara gömülmekten daha yeni kurtuldum.. Ve siz.. kendinizi gönüllü olarak teslim ediyorsunuz.

“Bakış açımızı genişleten, hayatı önümüze seren ve bizi bağımsızlaştıran kitaplar niye bir cephe hizmeti olsun ki ,” diyerek şaşkınlıkla ona baktı kız .” Bu dünyada bizi özgürlüğe yaklaştıran tek bir şey varsa o da zihinsel çalışmalardır.”

Düşünceleri bambaşka bir yerdeymiş gibi dağınık bir hali vardı.

Hiçbir şey talep etmeden bahşeden bir kraliçe gibi seviyor beni. Kadın gururunun en inatçı türü.

.. kendimi gerçekten de toparlanma dönemindeki bir hasta gibi hissediyorum; o zaman insan çok farklı yaşıyor, daha edilgin, sezgileri daha açık, almaya hazır.Tam olarak tetikte değilsiniz, fakat uykuda da değilsiniz..

"Gökyüzünün sonsuzluğuna yükselmek istiyorum,
Denizin derinliklerine gömülüyorum,
Sana bütün dünya nimetlerini vermek istiyorum!
Yeter ki sev beni! Sev beni!

İnsan kadınları ister idealize etsin ister şeytanileştirsin, her durumda erkeğe bağlı değerlendirip basitleştiriyordu.

- Aşkın size verebileceği en değerli şey nedir peki?
- Huzur!

Benim onurum için başka insanların endişe etmeleri son derece nahoş ve ben buna alışık değilim. Ayrıca onur kırılgan bir şey ola bilir, ama ben değilim!

Benim duyduğum en aşağılayıcı şey, insanın yürekten inanarak yaptığı bir şeyi saklamak veya inkar etmek zorunda kalması. Sevinmeniz gerekirken utanç duyuyorsunuz!

Erkekler meseleye böyle bakabilir, onlar ki, her şeye hakları vardır ve bir şeyi gizlemeleri için içsel nedenlerinden başka bir gerekçe söz konusu değildir. Fakat bizim için durum çok farklı.

Ama bütün bunların hepsi boş laf aslında. İki âşık için önemli olan her zaman dünyaya değil, birbirlerine nasıl baktıklarıdır.

Büyük kuramlar geliştiriyoruz, ruhen uyumlu olmak istiyoruz, her şeyi kılı kırk yararcasına sınamak istiyoruz, ama sonunda başka hiçbir işarete bakmadan anın bahşettikleriyle seçiyoruz birbirimizi.

Karşınıza bir şey çıkıyor ve sizi teslim alıyor, siz de kendinizi bırakıyorsunuz, artık hesap kitap yapmıyorsunuz, hiçbir şeyden çekinmiyorsunuz ve artık yarım kalan bir şeyle yetinmiyorsunuz, hiç düşünmeden, hiç kuşkuya kapılmadan, hatta ayrımına varmadan alıyor ve veriyorsunuz; tehlikeye gülerek, kendinizi unutarak bakıyorsunuz; takatten kesilen bir akıl ve yoğunlaşan bir ruhla ilerliyorsunuz, ilerliyorsunuz...

Odamda kalmaya katlanamıyorum. Ama dışarıda olmaya da katlanamıyorum. Korkunç kaygılar içindeyim.. 

Sonuçta siz kadınlar çok farklı hissediyorsunuz - daha duyarlı, daha derin. Bunları inanarak söylüyorum. Aslında siz kadınlar süreklilik ve tam bir aidiyet istiyorsunuz, inan bana; bunları beni seven kadından biliyorum.

Hasta değilim. Sadece öyle sanılmak istiyorum. Dışarı çıkmak, bir yere gitmek, insanları görmek şimdi katlanamayacağım şeyler..

Ona șunu söylemek, ondan șunu rica etmek istiyordum: lütfen uzaklaș benden, beni tümüyle bırak ve git! Fakat ona söylediğim șu oldu: Benimle kal! Benimle kal!

Kadınları salt insani zenginlikleri içinde kavramanın, hep cinsiyetleri açısından bakmaktan, hep yarı şematize ederek görmekten kaçınmanın bu kadar zor olması ne tuhaf.

Belli ki birinin onun arkasında durması,sorumluluğunu alması, korumak veya savunmak için önlemler düşünmesi Fenya’ya sıkıntı vermişti...ansızın kırılacak eşya muamelesi görmek kıza herhalde hem rahatsız edici hem de gülünç gelmişti.

Dostluğun içimde aşka kadar yükselmesini bekledim. Ara sıra yükseldiği de oldu, giderek daha yukarılara doğru, fakat aşka ulaşmadı, yükseldikçe inceldi, sivrildi ve her defasında günün birinde ucundan kırılıverdi.

30 Aralık 2020

Kelime Oyunu - 5 ( 1. öykünün devamı)

Merhaba bu haftanın kelimlerini sevgili Bonheur belirlemiş. Ayrıca ben bu hafta, ilk hafta yazdığım öykünün devamını getirdim, ilk öyküyü okumayanlar buradan okuyabilir.
https://kirmiziruh.blogspot.com/2020/12/kelime-oyunu-1.html



                                                   Kelimeler : Kedi - Film - Keman - Hasret - Ağaç



"29 harf arasına sıkışmış devrik bir cümleyim ben" elindeki notu tekrar tekrar okudu. Kitaptan mı alıntıydı bu yoksa replik miydi? Neden böyle bir cümleyi koymuştu kitabın arasına, ona ne demek istiyordu. Yoksa kendisinin de aynı şeyleri hissettiğini mi anlatmaya çalışıyordu.. Aklından tüm bu sorular geçerken, hayatının özeti olan yeni bir cümle daha karşısında duruyordu. Acaba başka not ya da altı çizili bir şey var mı diye kitabı inceledi, yoktu. Kitabı okumaya çalıştı ama aklını veremedi. Saatine baktı, vakit henüz erkendi ama o, günü yarılamış gibi hissetti.

İçinde garip bir huzursuzluk oluştu, böyle hissettiği anlarda yaptığı şey geçti yine aklından, gitmek...  Yaptığı en iyi şeydi bu, çünkü kendisini huzursuz mutsuz eden şeylerden anca bu şekil sıyrılabiliyordu, kendince bir savunma şekliydi belki. Bu herkesin yapabileceği bir şey değildi ardına bakmadan gidebilmek. Güçlü olduğu için mi gidiyordu yoksa kendini güçsüz hissettiği için mi?  Kıpırdamadan oturduğu yatakta, uzun uzun düşüncelere daldı. Sabah sevdiği sokak kedileri geldi aklına, onlara benzetti kendini, okşayan bir ele hasret ama örselendiğini hissetiği an tırnaklarını gösterip, kaçıyordu.. Farklı olmak için uğraşanların aynı olduğu bir dünyada, farklılık adına hiç bir şey yapmıyordu. Onu bu kadar özel ve güzel kılan şeyde buydu belki. Günahlarıyla sevaplarıyla, hatalarıyla doğrularıyla yanlışilarıyla yalnızca kendisiydi. Tüm kusurlarıyla bile kusursuzdu. Düşünceden düşünceye daldı. Sahip olduğu ya da olamadığı bir çok şeyin hasreti vardı içinde. Çalışmayı hiç sevmiyordu, ona göre çalışmak geninde yoktu ama çok iyi bir eğitim ve iş hayatının ürünü olarak aranan biriydi ve 2 işte birden çalışıyordu. Anne olmayı çok istiyordu ama karşısına hayatının erkeği daha çıkmamıştı. Karşısına çıkanlar da onu yanıltmıştı.. Başarısız ilişkiler, ihanetler, sevdiği herkesten uzak bir otel odasında bir nottan sonra hayatını gözden geçirip bazı şeyleri anımsadığında huzursuzluğu iyice arttı... Gitmeliydi.

Acentayı arayıp biletini öne almak istedi ama Paris uçağı için o gün yer yoktu. Biraz düşündükten sonra Peru'ya uçak olup olmadığını sordu, akşam 11:30 da uçuş olduğunu öğrenince hemen biletini ayırttı. Telefonu kapattıktan sonra kendi yaptığına şaşırmıştı, "neden Peru dedim ki" dedi kendi kendine. Sonra o masum gülümsemesiyle "tabi ki huzur" dedi. Peru'ya en son gittiğinde ormanda kamp kurmuş. Peru'nun eşsiz doğasına hayran kalmış ve kendini çok huzurlu hissetmişti, şuan en çok ihtiyacı olan da huzurdu. Eşyalarını hazırladı. Araba kiraladığı firmayı arayıp arabanın alınmasını istedi ve plansız seyahati işlerini engellemesin diye uçuşa kadar düzenlemeler yapmak istedi...
 

Otelden çıkış işlemlerini yaptırıp aşağı indiğinde taksi hazır bekliyordu, "havaalanına" dedi, "ama uçağım 23:30 da, vakit varken biraz gezelim son bir İstanbul turu yapmak istiyorum" dedi. Taksicinin gözleri parladı "hay hay ablacım" dedi. "Birde yavaş git, gittiğim her yerin havasını içime çekmek istiyorum", taksici başını salladı. İş çıkış saati olduğu için trafik vardı, hayalini kurduğu turu yapamayacaktı ama olsun bu da yeterdi. Taksici "radyoyu açayım mı abla "dedi, "olur" dedi, keşke demeseydi, 90'lar radyosunda Levent Yüksel'in Karaağaç şarkısı çalıyordu, sözleri ok gibi saplandı kalbine, gözleri doldu ama ağlamadı.

"Gurbete giden döner mi dönmez mi?
Belli değil bilirim.
Ben bir karaağaç gölgesi buldum.
Cebimde ümitlerim".

Sanki herkes el birliği yapmıştı, İstanbul'dan daha çabuk gitmesi için. Bu kadar duygu yoğunluğuna alışık değildi, şarkı eşliğinde İstanbul'u içine çekiyordu. Film karesindeymiş gibi hissetti kendini, sadece ardından yetişen, dur gitme diyen biri eksikti. Bir kişi hariç herkesten giden oydu. Bu duygular içinde, kırmızı ışıkta beklerken, taksici radyoyu değiştirdi. Açık Radyo'da müthiş bir keman solosu vardı. Hüzünlü ama umut dolu, mini İstanbul turuna güzel yoldaş olmuştu müzikler. Saatine baktı uçağın kalkmasına 2,5 saat vardı, "artık gidelim" dedi...

Havaalanına vardığında daha sakinlemiş hissetti kendini, gezi ferahlatmıştı içini az da olsa. Güvenlik, bilet, pasaport kontrolü derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Uçağa binme sırasına girip koltuğuna oturdu. Şansına kuyruğa yakın bir yer geldi, zaten hayatı da hep uçlarda yaşamış gibi için önemsiz bir ayrıntıydı. Pilot uçuşun 28 saat süreceğini ve Meksika aktarmalı Lima'ya ulaşacaklarını söyledi. Hava durumu bilgisi ve kemer uyarısından sonra kalkış anı geldiğinde derin bir nefes aldı. Uçak yavaşça havalandığında, son kez baktı 7 tepeli şehire. Uçak havalandıkça kendini hafiflemiş hissetti. Kulaklığını takıp hiç bir şey düşünmeden müzik dinlemekti niyeti, gözlerini kapatıp gülümsedi..


27 Aralık 2020

Mim : Kitap Sayfalarında Kaybolmak

 Merhaba, bugünü es geçeyim bir şey paylaşmayayım dedim ama canım İlkay'ım Mimlemiş beni. Kendi yazısını okumak için adına tıklayabilirsiniz.  Teşekkürler eski ben, seviliyorsun :)
Bu arada cevapları düşünmedim aklıma gelen ilk şeyleri yazdım, belki düşünsem aa bu vardı aa bunu neden yazmadım diyeceğim çok şey çıkacak eminim ama aklıma ilk gelenleri seçtim.. Başlayalım
 


1. Tekrar tekrar okumak istediğiniz kitabın adı nedir?

Henry Miller - Uykusuzluk
Georges Perec - Uyuyan adam


2. Konusuyla sizi içine çekmiş bir kitabı bitirdikten sonra yazara olan övgünüzü/hayranlığınızı nasıl gösterirsiniz?

Ben sevdiğim şeyleri biraz saplantılı seviyorum. Yazar, müzisyen, oyuncu fark etmez. Birine hayranlık duymuşsam onun tüm film- dizilerini izler, tüm kitaplarını albümlerini alırım. O kişiye ait her şeyi merak ederim.

3. Unutamadığınız sizde iz bırakan kitap karakteri/karakterleri ?

Kinyas ve Kayra ilgimnçti. An geliyor Kinyas, an geliyor Kayra oluyordunuz. Bir de Feniçka'da ki Fenya karakteri değişikti, bulunduğu o ortama göre farklıydı.

4. Okurken kendinizi üzgün, hüzünlü ve ağlarken bulduğunuz bir kitap var mı?

Ben kolay ağlayan biri değilim, birikim olursa anca, Cin Ali'de bile ağlarım. Ağlamak değil de Khaled Hosseini'nin Uçurtma Avcısı beni etkilemişti, sonra filmini de izlemiştim.

5. Çocukken okuduğunuz sizi etkileyen fakat konusunu silik olarak hatırladığınız bir kitap var mı?

İpek Ongun kitapları dışında kitap okumadım. Çünkü ben kitap okumaya 25 yaşında başladım. Evet yanlış okumadınız 25 yaşında. Ben sağlık sorunu fazla olan biriyim, hayatım hastanelerde geçti diyebilirim, belki de o yüzden bu kadar soğuk kanlıyım bilmiyorum ama benim lisede sol gözüm kör oldu. Keretakonus diye bir hastalık, o yüzden başka telaşlarım vardı. Hatta nenim iki gözümde nakil, ilerleyen yıllarda yeniden nakil olma durumu da var. O yüzden ben 25 yılın eksiğini kapatmak için 2 günde 1 kitap, hatta 2 gün önce 1 günde 2 kitap okudum. Öyle işte...

Tekrardan teşekkür ediyorum İlkay'cım çok çok kalp..

26 Aralık 2020

Virginia Woolf / Yalnızlık Ömür Boyu (Alıntılar)


Kahvaltıdan sonra otuz yaşında bir adam olarak evden çıkıp, akşam yemeği vakti eve en az elli beş yaşında bir adam olarak döndü dersek abartmış olmayız. Kimi haftalar yaşına yüzyıllar eklerken, kimi haftalarsa taş çatlasa üç saniye ekliyordu. (s.10)

İnsan evladının yüreğindeki hiçbir tutku başkalarını da kendi inandıklarına inandırma arzusu kadar kuvvetli değildir. Hiçbir şey sizin kutsal saydığınız bir şeyi, bir başkasının küçümsediğini hissetmek kadar mutluluğunuzu kökünden koparıp sizi öfkeye boğamaz. (s.11)

Büyüyorum... ve kimi yanılsamalarımdan... belki de yerine yenilerini koyabilmek için kurtuluyorum.(s.12)

Bir sarsıntıyı atlatmamızı mümkün kılan şey, bizi bir yanda geçmişin diğer yanda geleceğin kolluyor olmasıdır. (s.16)

Benlik nedir peki? İnsanların görmekte olduğu şey midir? Yoksza o kimsenin olduğu şey midir? (s.17)

Bir 'hiç' olmak - önünde sonunda bu dünya üzerindeki en tatmin edici varoluş hali değil midir? (s.17)

Bir sene içerisinde kadınlar hakkında kaç kitap yazıldığıyla ilgili bir fikriniz var mı? Bu kitaplardan kaçının erkekler tarafından yazıldığını biliyor musunuz? Şu evrende belki de en çok tartışma konusu haline getirilen hayvan olduğunuzun farkında mısınız? (s.18)

Kadınlar erkekler hakkında kitap yazmazlar - büyük bir rahatlama eşliğinde buyur ettiğim bir gerçek, çünkü erkeklerin kadınlar hakkında yazdığı her şeyi okuyascak olsam, yüzyılda bir çiçek veren ödağacı, daha ben kağıt kalemin başına oturmadan iki kez çiçek vermiş olurdu. (s.18)

Neden kadınlar erkekler için, erkeklerin kadınlar için olduğundan daha ilginçtir? (s.19)

İmgesel bağlamda kadına büyük değer atfedilirken gerçek yaşamda bütünüyle önemsiz görülmektedir.(s.21)

On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğmuş herhangi bir kadın kesinlikle delirir, kendini vurur ya da günlerini köyünün dışındaki bir kulübede yarı cadı, yarı büyücü, korkulan ve alay edilen birisi olarak tamamlardı. (s.21)

Canınız öyle istiyorsa kilit vurun kütüphanelerinize; ancak aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, sürebileceğiniz hiçbir sürgü, üzerime kapatabileceğiniz hiçbir bahçe kapısı yok. (s.22)

İnsan soyunda ne iyilik ne inanç ne de anın keyfini artırmaya hizmet etmenin ötesinde yardımseverlik mevcuttur. Sürüler halinde avlanırlar. Bu sürüler çöllerde sürüklenip haykırarak el doğmamış doğanın içinde kaybolurlar. düşüp öleni oracıkta bırakır giderler. (s.23)

Bir kez düşmeye gör, insan doğası üstüne çöküverir.(s.23)

Dünya bir bütün,bense onun dışındayım.Kurtarın beni sonsuza dek zaman döngüsünün dışına fırlatılmaktan. (s.27)

Otorite kelimeleri onları kullananların ağzında bozulurlar. (s.27)

Sahip olduklarımı ortaya çıkarabileceğim seçilmiş bir yalnızlık istiyorum. (s.28)

Kendi önemimizi ölçmek için arkadaşlarımızı kullanırız. (s.28

Gerçek şu ki; derin düşünceye dalma yeteneğim pek az. Her şeyde somutluk arıyorum. Sadecde bu yolla dünyaya dokunabiliyorum. Ancak, bana öyle geliyor ki, iyi bir cümlenin bağımsız varlığı var. Yine de en iyilerinin insan yalnızken kurulduğunu düşünüyorum. (s.29)

Duygular dolup taştığında -ne rüzgar daha çılgındır ne şimşek daha beklenmedik-şiirimi aldım ve fırlatıp attım. Kapıyıda arkamdan çekip çıktım. (s.30)

Zihnimin tez canlılığı bedenime çok ağır geliyor. Sona ulaşamadan başarısızlığa uğruyor ve nemli, belki de iğrenç bir çuval gibi çöküp kalıyorum. (s.30)

Anladığım ifadelerin hepsi aşk, öfke ve acı haykırışlara dair. Bu konuşma, kıyafeti benliğinin bir parçası olan yaşlı bir kadını soymak gibi; ama şimdi, biz konuştıkça teni pembeleşiyor. Sustuğunda yine güzel oluyorsun. (s.31)

Öyle yoruldum ki öykülerden, öyle yoruldum ki ayakları yere basarak güzelce söze dökülen cümlelerden. Yarım sayfa kağıdın üzerine karalanan düzgün yaşam kurgularına hiç mi hiç güvenmiyorum. Aşıkların kullandığı türden, tıpkı kaldırımda yürüyen ayaklarıon çıkarttığı ses gibi kırık, anlaşılmaz kelimelerden oluşan küçük bir dilin özlemini çekiyorum. (s.33)

Bizler, mahremiyeti olan ve bu mahremiyeti sonsuza dek en değerli varlığı olarak koruyup saklamaya kararlı bizler, farklı tavırdan şüphe ettiğimiz kadar hiçbir şeyden şüphe etmeyiz. Karşı çıkarız, kurallar koyarız, tavrımızı belli ederiz, helak oluruz. Biz kendimiz için değil, başkaları için yaşıyoruz... Varlığımızın özü hareket ve değişimdir; kaskatı, hareketsiz durmak ölümdür; toplumun geneline uymak ölümdür; aklımıza ne gelirse söyleyelim; kendimizi tekrar edelim, kendimizle çelişelim, ağzımızdan en olmayacak saçmalıklar çıksın ve dünyanın ne yapıp ne düşündüğüne ya da ne dediğine aldırmadan en akıl almaz hayallerimizin peşinden gidelim. (s.34)

Dinin verdiği teselli yarattığı dehşete denktir. (s.36)

Kendini ifade etmekten daha zor bir şey varsa, o da insanın kendisi olabilmesidir. (s.41)

Başka insanların gözleri hapishanelerimiz; düşünceleriyse kafeslerimizdir. (s.45)

Dans etmek, gülmek, pembe ya da sarı kekler yemek ve sert şarap içmek istiyorum. Ya da edepsiz bir öykü; işte bundan keyif alabilirim. İnsan yaş aldıkça edepsizlikten daha da fazla keyif alıyor. (s.45)

Bırakın başkalarının ruhunu tanımayı, kendi ruhumuzu bile tanımıyoruz. (s.47)

"Mutfaktan sonra bir evin en güzel yeri her vakit kütüphanedir." Tam eşikten geçerken de "Kütüphane ruhun aynasıdır," diye ekledi. (s.49)

'Kanlı canlı insanlara vermeleri gereken sevgiyi,'  diye düşünüyordu, 'kiliseye veriyorlar.' (s.52)

Akılları ve bedenleri gereğinden fazla yakındı ama yine de yeterince yakın değildi. Her biri tek tek hissetmek ya da düşmekte serbest olmadığını hissediyordu. Fazla yakın ama yeterince yakın değiliz. Böylelikle kıpırdanıp durdular. (s.53)

Peki neden birbirleriyle bu kadar rahat konuşabiliyorlardı? "Belki de daha önceden tanışmadığımız ve bir daha karşılaşmayacağımız için 54

Siz de hissetmiyor musunuz? Yaşam süregelen bir uyuşmazlıktır.(s.56)

İnsan birisine acıyınca ister istemez hoşlanıyor da ondan. (s.58)

Eğer çok güzel değilseniz insanlar ne dediğinizi dinlemez... (s.60)

Sessizlikle ilgili bir roman yazmak istiyorum," dedi; "insanların söylemedikleri şeyler hakkında. Ancak bunu yapmak çok çok zor. (s.61)

Trajediler insanın karnının aç olduğu saatlerde yaşanır. (s.61)

Melankoli bir kış gecesindeki seslerdir. (s.62)

Tüm erdemi bir iki sayfada toplanan kitaplardan hoşlanıyorum. İçinden bir ordu da geçse yerinden kıpırdamadan duran cümlelerden. (s.63

Bir kadın olarak ülkesizim. Bir kadın olarak bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak ülkem tüm dünya. (s.65)

Sıradışı kadın sıradan kadına bağlıdır. (s.65)

Demek istiyorum ki, kadın nedir? Sizi temin ederim ki bilmiyorum. Sizin de bildiğinizi düşünmüyorum.. (s.66)



Sadık Hidayet / Kör Baykuş (Alıntılar)

 


Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.
Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilâç şarap yardımıyla unutmaktır. (s.15)

Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Belki genel bir sonuca varırım, hayır, fakat içim rahat eder, inanabilirim kendim. — Çünkü benim için hiç önemi yok, inanmış inanmamış başkaları. — Lâkin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.
— Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. (s.15)

Uzun zamandır başkalarıyla bütün bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum. (s.16)

Bana benzeyen, görünüşte bendeki ihtiyaçlara, tutkulara, arzulara sahip bu insanlar niçin kırarlar beni? Ancak benimle eğlenmek, bana çatmak için yaratılmış bir avuç gölgeden başka bir şey mi bunlar? (s.16)

Ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım. (s16)

Bütün hayatımı bir salkım üzüm gibi avucumda sıkmak istiyorum, suyunu, hayır, şarabını damla damla, gölgemin kurumuş boğazına akıtmak istiyorum. (s.39)

Pencereden dışarı bakmaya korkuyorum, kendimi aynada görmekten korkuyorum. Nereye baksam çoğalmış gölgelerimi görüyorum. Fakat iki büklüm gölgeme hayatımdan bahsedeceksem, bir hikâye anlatmam gerekir. (s.40)

Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, (s.40)

Adını "kahpe" koydum, çünkü hiçbir isim bundan daha uygun düşmez ona. (s.53)

Ben eski ben değildim; çağırsaydım getirseydim de konuşsaydım onunla, duymaz anlamazdı beni. Yüzü eskiden tanıdığım bir adamın yüzü olurdu da benim yüzüm olmazdı, benim bir parçam bile olmazdı. (s.55)

Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi taşanlarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır... (s.63)

Kalp durunca duygular düşünceler de kayboluyor mu, yoksa kılcal damarlarda kalan kan sayesinde belli belirsiz bir hayat sürüp gidiyor mu? Ölüm olayı aslında korkunç bir şey; ya öldüklerini kavrayanların hissettikleri? (s.68)

Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim? Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için. (s.69)

Kışın bir deliğe gizlenen hayvanlar gibi kendi içime ne kadar çekilsem, başkalarının seslerini o kadar net duyuyor, kendi sesimi boğazımda işitiyordum. (s.69)

Cinsel ilişki ânında, iki kişi yalnızlıklarından kurtulmak için birbirine yapışır, herkeste aynı delice kıpırdanışlara bir kapıdır bu, ve yavaş yavaş ölümün derinliklerine yönelmiş bir pişmanlıkla karışıktır.. (s.69)

Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır... (s.69)

Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekânı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. (s.70)

Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. Tutumlu kimselerdir bunlar. Bir kısmı evlatlarına saklarlar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşlandıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde, ve bu da pek çabuk eskir, o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya. (s.70)

Ayna karşısında konuştum kendimle: "Derdin öyle derin ki, gözlerinin ta derinlerinde. Ağlayınca gözyaşın gözlerinin derinlerinden geliyor, yoksa akmazdı gözyaşların!.." (s.72)

Sergilediği her şey, hayatın bir kenara attığı kirli, kalıntı öteberinin küf kokusunu saçıyordu etrafa. Hayatın bu süprüntülerini herkesin burnuna burnuna uzatması, kendisinin de bir döküntü olduğunu göstermek için miydi yoksa? (s.74)

Duygusuz olduğunu sandığım bu kadın, benim bu davranışıma kırılmıştı! (s.76)

Nedir aşk? O aşağılık kimseler için bir edepsizlik, geçici âdi bir zevk, bir eğlence. (s.78)